CEMAL SÜREYA – On üç Günün Mektupları

Ana Sayfa » GÜZEL YAZILAR » CEMAL SÜREYA – On üç Günün Mektupları
Sitemize 20 Temmuz 2014 tarihinde eklenmiş ve 310 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

   12 Temmuz 1972

Zuhal’im, hayat!                                            

Hayatımsın.

Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de şeyi bilmeni isterim: Benden yanlış yere, yok yere kuşkulanıyorsun. Sana hiçbir zaman hainlik etmedim ben. Edemem. Kaç yıldır evliyiz, yan yanayız. Hâlâ başım dönüyor senlen, esrikim senlen, seviyorum seni. Her geçen gün daha büyük bir aşkla. N’olur, akkavakkızı, anla beni.

 

Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırları, ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum. Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanı başımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik, birlikteakıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. “Üçüz, gözüz biz.” Sen de öyle düşünmüyor musun? Ne tuhaf, son bir iki ayda seni, benden biraz uzaklaştın; araya mesafeler, tedirginlikler sokuyorsun diye düşünürken o sırada sen de aynı şeyleri düşünüyormuşsun. Bunlar aşkın hâlleri, aşkın zaman zaman kişinin önüne çıkardığı ezinçler, üzünçler herhâlde. Bunu böyle yorumlamak gerekir. Bir de seviyorum seni: Tek dalımsın. Memo’yla birlikte ama ondan da öncesin.

 

Bunu böylece bilesin. Bilinmelidir bu.

Kahvenin önünden otomobiller geçiyor. Bir tane de at arabası. Seni düşününce o atı da seviyorum. Çay içiyorum. Artık ıhlamur içeceğim. Ne yumuşak, çağrışımlı, bağışçı, düşçül şeydir ıhlamur. Evimizin önünde bir ıhlamur ağacı olsun. Sen saksıda da yetiştirebilirsin ıhlamuru. Gece yatakta Memo’yla hep seni konuştuk. Susunca seni sustuk. Uyuyunca seni uyuduk.

 

Akşamları eve döneyim, kapıyı sen aç. Gözlerin…Memo okuldan dönmüş olsun. Kaçıncı sınıfta olsun? Duygulu bir adamım ben. Bir film görmüştüm eskilerde, bir Fransız filmi: adı: “Je Suis un Sentimental” [Jö Suin Sentimental (Duygulu Bir Adamım Ben)] O filmdeki adam gibi miyim, nedir?

 

Öfkem belli olur, coşkum ortaya çıkar da sevincim, üzüncüm dibe akar, orda büyür. Yalnız seninle güçlüyüm. Sen olmasan bir anlamım olamaz. Sev beni.

 

Yaşayacağız.

Her şeyimi sana borçluyum. Sana rastladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım.

 

Aşk büyüdü, aşk!

Sen hastanedeyken her gün yazacağım sana. Seni nice sevdiğimi anlatacağım.

Yüzüğünden öperim.

Bundan sonra her şey daha güzel, daha iyi olacak, inan buna. Güçlü olacağız her zamankinden.

 

Efendice, dürüst, vakur yaşayacağız bu dünyada. Şimdiye kadarki gibi. Kimin malında gözümüz olmuş.(…) Kime kıl kadar kötülüğümüz olmuş. Anılar: Şu ağaçlıkların ardındaki binada evlendik. Sen şuradan bir otobüse binip Hendek’e gittiydin, Nihal’e falan. Kemal Tahir’lere gitmiştik, Ülkü Tamerler ve Buyrukçu’yla düğün eylemiştik. Avşa’ya giderken kedi için kaygılanmıştık, Çavuş; Çavuş I, sonra tuhaf bir şekilde Memo’yu andıran başka bir kedi geldiydi eve. Neydi adı onun? Çavuş I duvara, hayır perdeye siğdiydi. Çavuş II ise öyle şeyler yapmadı. İyi insanlardık. Ay sonlarında cebimizde para kalmıyordu. Sana mavi, ak çizgili bir süveter aldıydık. Sen bana lacivert bir pantolon diktiydin. Kıyamıyorum şimdi onu giymeye, eskimesinden korkuyorum. O zamanlar bu et tanzim yeri yoktu. Seviyorum seni. Hava güneşli. Sen hastanedesin şimdi. Biliyorum, benim gelmemi bekliyorsun.

 

Memo okula gitmek istemiyor artık. Senin yokluğun nasıl dokunuyor ona. Okula gidişi senin yokluğunla birleştiriyor olmalı. Bense eski kahvemde oturmaktayım. (…) Karşıda Haydarpaşa Garı, gri bir ev ödevi gibi. Adamlar geçiyor; yüzsüz, gözsüz, gülüşsüz adamlar. Böyle şeyler söyleme bana. N’olur böyle şeyler söyleme bana. Şöyle şeyler: “Ankara’ya gelince seni rahatsız etmeyiz…”, “Ameliyatta bir yanım eksik kalırsa senden ayrılırım…” N’olur, söyleme böyle şeyler. Ben sözler karşısında renk vermem ama içime atarım onları. N’olur, zulmetme bana.

 

Biz sadece birleşmiş değil aynı zamanda kaynaşmış, hâl hamur olmuş, üç olmuş, göz olmuş kimseleriz.

Sen ve ben yok. Sen ben var. Bil bunu. Aslında bilirsin de bunu. N’olur! Ha? Evet, anılar. Nice serüven geçirdik, ne dostluklar eskittik, bir biz ikimiz kaldık ayakta. Aynı sapta tüveyçlerini birbirine dönmüş iki çiçek gibiyiz, bir de tomurcuğumuz var.

 

“Dolanırım Paris’imin sokaklarını,

Orda ölmeye cesaretim yok.” [Apollinaire (Apoliner)]

Dinle ak bakışlı bir çeşme söylüyor,

Kaç yıldır akarım bilmem pazar yerini.

O çeşme gibiyim ben de. Sen de o çeşme gibisin.

Seviyorum seni.

Güvercinler rıhtımı eleştiriyor.

Zuhal’im, Elif’im, kolum kanadım.

Yiyeceksin, değil mi verilen bütün yemekleri?

Ay hiç kin tutmuyor.

Bana her yönden güveniyorsun, değil mi?

Anam benim. Yavrum.

Bilmediğimiz kır kahvelerine gidelim. Ayran içelim.

(…)

 

Evin ev olduğunu, evin şu bir günlük sensizliğinde anladım. Memo da anladı. Anladık ki dünyada en büyük acı sensizlik. N’olur, sensiz koma bizi. Bir günler Kars’taydım. Kudura kudura akıyordu Delice Çayı. Aklımda hiçbir şey yoktu.

 

Çünkü o sıralar sana rastlamamıştım daha. Sonra sen çıktın geldin. Ortalığı güzelledin. Beni ben ettin. Memo’yu var kıldın. Sen de bizimle var oldun, unutma bunu.

 

Sözcükler değişiyor.

Anılar sözcüklerini değiştirmiyor.

Gelecek anılardan da güzel olacak.

Gün daha iyi kotarılacak.

Deneylerden ders alınacak.

Çiçekler büyüyecek.

Piliçler palazlanacak.

Yarın gene yazarım.

Seviyorum seni: Biline. 

 

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir

Önceki yazıyı okuyun:
Edebiyat Üstüne

Edebiyat üstüne konuşalım biraz da. Yaşadığımız günlere kadar gelen bir kuşağın daha açığı kuşakların serüveninden, genç yazarlardan, şairlerden dizeler okuyalım,...

Kapat