EDEBİYAT AKIMLARI, EDEBİ AKIMLAR, BATI AKIMLARI, SANAT AKIMLARI DERS NOTU

Ana Sayfa » LYS EDEBİYAT » EDEBİYAT AKIMLARI, EDEBİ AKIMLAR, BATI AKIMLARI, SANAT AKIMLARI DERS NOTU
Sitemize 16 Ağustos 2014 tarihinde eklenmiş ve 308 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.
Genel Özellikler
Yazın akımlarını incelerken, her bir akımın yaşandığı zaman diliminin değişik olaylar ve bu olayların nedenleriyle dolu olduğu görülür. Hiçbir akım, kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Toplumların sosyal, siyasal ve ekonomik yapıları, beklenti ve beğenileri bu durumu doğrudan etkilemiştir.
 
Toplum içinde oluşup geliştiği göz önüne alındığında, sanatın da farklı olay ve düşüncelerden etkilenmesi kaçınılmaz olacaktır. Ayrıca her bir yazın akımının ortaya çıktığı dönemde, diğer sanat türleriyle ilişkisi, onları etkilemesi ya da onlardan etkilenmesi söz konusudur. Bütün bunlar toplumsal gelişim ve değişimden ayrı düşünülemez.
 
19. yüzyılın sonlarında, özellikle gerçekçilik akımının etkisinde ya da ona tepki olarak ortaya çıkan akımları görürüz. Bunlar çok kısa süreli olmuş ve çok belirgin olmayan zaman dilimlerinde etkin olmuşlardır. Öyle ki bazıları birbirleriyle ortak düşünceleri savunmuş; ancak küçük ayrıntılarda ayrılmışlardır.
 
Bu akımlar Türk yazınında da etkili olmuşlardır; fakat akımların çıktığı toplum ile Türk toplumunun gerçekleri farklı olduğundan, akımların etkisi de kısa sürmüştür. Özellikle Tanzimat ve Servet-i Fünun yazar ve şairleri Fransızca bildiklerinden, Fransız yazınını yakından izlemişlerdir. O dönemin Türk şair ve yazarlarının yapıtlarında akımların etkilerini görmek olasıdır. Yine de bu durum, bir etkilenme olarak kalmıştır. Araştırmacılar, yazarları farklı akımların etkisinde gösterebilmişlerdir. Bu nedenle, ünitede akımlara Türk yazınından örnek verilen şair ve yazarlar, üzerinde hemen hemen görüş birliği sağlananlardan seçilmiştir.
 
Toplumlardaki değişimler, sanatta da kendini gösterir. Sanatın bir kolu olan yazın alanında da bu değişimi görürüz. Şair ve yazarların yapıtlarında ortak özelliklere rastlanır. Ortak özellikler, birçok sanat alanındaki sanatçılar tarafından kullanıldığında bir akımı oluşturur.
 
Klâsisizm bunların başlangıç noktası gibi kabul edilse de bu akımdan önce de akımlar vardır. Gerek antik düşüncenin yeniden değerlendirilmesi, gerek yazın türlerinin gelişme süreci ve diğer sanatlarla ilişkileri, gerekse Rönesansla birlikte değişen değerlerin anlam kazanmaya başladıkları dönem olduğundan klâsisizmden başlanması uygun görülmüştür.
 
Klâsisizm, 17. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkmıştır. Antik Yunan ve Roma sanatının etkileri görülür. Bu akımda amaç, ideal bir güzellik duygusu yaratmak, herkes için geçerli olan değer ölçüleri oluşturmaktır. 20. yüzyılda neoklâsizm olarak tekrar kendini göstermiştir.
 
Romantizm (Coşumculuk), 19. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkmıştır. Yalnızca klâsik anlayışa tepki değil, aynı zamanda insan yaşamının bütün olanaklarını kapsayan bir bilinç değişimidir.Coşumculuk akla karşı duyguyu, seçkin sınıfa karşı halkı, süslülüğe karşı doğallığı, kurallara karşı kuralsızlığı işler.
 
Parnasizm, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransız şiirinde ortaya çıkmıştır. "Sanat sanat içindir" görüşünü benimseyen parnasizmde, anlatımın nesnelliği önemlidir. İçerik kadar biçim de önemlidir.
 
Gerçekçilik, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da coşumculuğa tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu akımda sanatçıya bazı sorumluluklar yüklenilmiştir. Doğaya ve insana özgü olup bitenleri tüm gerçekliği ile olduğu gibi anlatmak sanatçının en önemli sorumluluğudur. Bu dönemde eleştirel doğalcı ve toplumcu gerçekçilik oluşmuştur. Eleştirel, gerçekçilikte, kentsoylu yaşam eleştirilmiş ve bu yaşamın insanı nasıl körelttiği vurgulanmıştır. Doğalcı gerçekçilikle, doğa olaylarındaki "aynı nedenler, aynı sonuçlar doğurur" ilkesi yaşama aktarılmıştır.
 
Toplumcu gerçekçilik ise insan ve doğayı Marksist dünya görüşü ile açıklar. Buna göre, toplumsal çatışmayı ve bu çatışmanın insan üzerindeki etkilerini yansıtır.
 
19. yüzyılın sonlarında özellikle gerçekçilik akımının etkisinde ya da ona tepki olarak ortaya çıkan akımları görürüz. Bunlar çok kısa süreli olmuş ve çok belirgin olmayan zaman dilimlerinde etkin olmaya çalışmışlardır.
 
Simgecilik, 19. yüzyılın sonlarında Fransa'da ortaya çıkmıştır. Özellikle şiir türünden örnekler sunan bir akımdır. Simgecilikte görünen değil, görünenin gerisindeki önemlidir. Şiir dilinin müzikle bütünleşmesi gereği savunulmuştur.
 
Kübizm, bir resim akımı olarak ortaya çıkmıştır. Sonradan yazın alanında da görülmüştür. Kübistlere göre dünyadaki küçük olayları ve anlamları yakalamak gerekir. Söylenmemiş olanı, görülmemiş olanı gün ışığına çıkarmak aklın değil, düş gücünün işidir.
 
I. Dünya Savaşı başlamadan ortaya çıkan gelecekçilik akımında yazarlar, var olan biçimleri ve işlenen temaları terk edip çağdaş anlayışta bir tekniğin sağlayacağı bolluğu, huzuru ve varlığı savunmuşlardır.
 
Dadaizm hareketi, geleneksel değerlere ve inançlara us ve usa dayalı değerlere karşı çıkıştır. Onları yıkmayı amaçlar.
 
Gerçeküstücülük, kendisinden öncekilerce umursanmayan çağrışım biçimlerine, rüyanın gücüne, çıkarsız düşünceye dayanır. Usun dışında kendiliğinden ortaya çıkan ruhsal durum ve olaylar bilinçaltının ürünüdür.
 
Varoluşçuluk, önceleri bir felsefe akımı olarak ortaya çıkmıştır. Sonradan yazın alanında da görülmeye başlanmıştır. Bu akıma göre, insan kendi özünü kendisi seçer. Bu dünyaya anlam vermek insana aittir ve kendi özünü yaratmada da özgürdür.
 
Postmodernizm 1960 sonrası Amerika'da ortaya çıkmış bir akımdır. Düşünce olarak mimaride, plastik sanatlarda ve yazın alanında etkili olmuştur. Postmodernizm yaşam biçimi olarak da benimsenmiştir. Modernizme karşı çıkış değil, modernizmin bir sonraki sürecidir.
 
 
Klâsisizm
Bu akımın kuramsal dayanağı yazın alanında Rönesansta oluşturulmuştur. Bu nedenle de bazı araştırmalarda Rönesans dönemi sanatçıları klâsisizm içinde gösterilmektedir. Örneğin; W. Shakespeare, Montaigne vb. sanatçılar Rönesans dönemi yazarları olmalarına karşın klâsikler arasında sayılmışlardır.
 
Diğer sanat alanlarında olduğu gibi yazın (edebiyat)da da klâsisizm denilince akla ilk gelen 17. yüzyıldır. Ancak klâsisizmin ortaya çıkış nedenlerine bakıldığında Antik Yunan ve Roma sanatının özellikleri görülür.
 
Antik sanat anlayışına temel olan biçimsel kesinlik, düzen, denge, uyum gibi nitelikler 17. ve 18. yüzyıl Avrupa sanatını da kapsamıştır. Başka bir deyişle klâsisizm diye bilinen anlayışın uzantısı İ. Ö. 5. yüzyıla değin uzanır.
 
Klâsisizmin ilk örnekleri, Fransız yazınında Boileau'nun eserlerinde görülür. Boileau klâsik sanatı şöyle tanımlar: "Bir yapıt hoş bir şeyle ve insanların genel beğenisine uygun bir tatla dolu değilse, az sayıda bilen kişice beğenilse de boşunadır, hiçbir zaman iyi bir yapıt sayılmayacaktır… Herkesin usundan geçen bir düşünce, ancak canlı ve yeni bir biçimde söylenirse değeri olan bir düşüncedir."
 
Klâsisizm usa dayalı öğreten, eğiten, yücelten bir sanattır. 17. yüzyıl yazını da bu anlayışla Aristoteles'in Poetika'sının etkisiyle oluşturulmuştur. Klâsisizmde duygusallığa yer yoktur. Biçimci kurallarla yer, zaman ve eylem birliği tek düze olarak kullanılmıştır. "Üç birlik kuralı" diye de bilinen bu kural, klâsik sayılan imgelerle oluşturulmuş, ortak beğenilerin dışına çıkılmamıştır.
 
Klâsik sanatçı işleyeceği konuları doğadaki en güzel örnekler arasından seçer ve bunların düzensizliklerini ayıklar. Elde ettiği biçimin bütünlük ve uyum içinde olmasına çalışır. Parçalar arasında uyumun sağlanması, belli bazı oranların uygulanmasıyla sağlanabilir. Bu oranlar ise en ideal varlık olan insanın organları arasındaki oranlardan oluşturulur ve üç amaca ulaşmayı sağlar:
 
– İdeal bir güzellik duygusu yaratmak,
– Sistemleştirme eğilimini karşılamak,
– Herkes için geçerli olan değer ölçüleri oluşturmaktır.
 
Klâsisizmde konular insan doğasına uygun olarak seçilmiştir. Davranışlar aklın denetimi altındadır. Gerçekçi konular ele alınmış, karakterler yerine tipler işlenmiştir. Yöresellikten öte evrensel olanlar, klâsik dönemin özellikleri olarak yansımıştır.
 
Alman yazınından Goethe (1749 – 1832), Schiller (1759 – 1805); Fransız yazınından Corneille (1606 – 1684), Racine (1639 – 1699), Moliere (1622 – 1673); İtalyan yazınından Goldoni (1707-1793); İngiliz yazınından Drydon (1631 – 1700); Rus yazınından Krilov (1768 – 1844) klâsik dönem için örnek sayılabilecek yazarlardan bazılarıdır.
 
KLASİSİZMİN ÖZELLİKLERİ
1. Akıl ve sağduyu önemlidir. İnsanı yanıltacağı için, duygu ve coşku önemsenmez.
2. "Doğa" olarak, insanın değişmeyen iç dünyası ele alınır; sürekli değişen dış dünya ve doğa, aldatıcı bulunur. Bu yüzden, gerçek doğa betimlemelerinden kaçınılır.
3. Günlük ve gelip geçici konular değil, kalıcı olanlar işlenir. Bu yüzden, Eski Yunan ve Latin edebiyatı kaynakları tekrar tekrar ele alınır.
4. İdeal ve mükemmel insan tipi işlenir, değişmez tipler yaratılır.
5. Konudan çok, konunun en güzel biçimle, kusursuz soylu bir dil ve anlatımla ortaya konması önemsenir.
6. Akla ve doğallığa önem verildiği için, tiyatroda "üç birlik kuralı" uygulanır (üç birlik: yer, zaman, olay birliği).
7. Kötü ve çirkin konular ele alınmaz.
8. Yapıtlarda, sanatçının öznel açıklamalarına yer verilmez.
 
 
KLASİSİZMİN BAŞLICA TEMSİLCİLERİ
DESCARTES (1596-1650): Klasisizmin düşünsel yönünü hazırlamış, Tanrının varlığını kanıtlayacak bir felsefe sistemi kurmaya çalışmıştır. Gerçeği, sahteden ayıran matematik
yöntemini anlatmayı denemiş, metafizik ve fiziksel evren üzerine yapıtlar vermiştir.
 
Yapıtları: Metot Üzerine Konuşma, Metafizik Düşünceler, Felsefenin İlkeleri, Ahlak Üzerine Mektuplar, Tabiat Işığı Altında…
 
BOİLEAU (1636-1711): Yergiler ve eleştiriler yazmıştır. Eleştirilerinde, sanatta işçiliğin önemini belirtmiş ve nazmın kurallarını koymuştur. Yapıtı: Şiir Sanatı.
 
CORNEİLLE (1606-1684): Fransız tragedyasının kurucusu sayılır. Kahramanları, tüm engelleri aşan, iradesi güçlü kişilerdir. Komedyaları da vardır. Yapıtları: Le Cid, Horace, Cinna, Polyeucte…
 
LA ROCHEFOUCAULT (1613-1680): Özdeyiş türünün kurucusu ve en büyük yazarıdır. İnsanların kusurlarını, yaşam deneyimlerine dayalı özdeyişlerle yansıtmıştır. Yapıtı: Özdeyişler.
 
LA FONTAİNE (1621-1695): Yunan fabl ustası Aisopos'tan etkilenmiştir. Hayvanlar ve insanlar üzerinde gözlemler yapmış; hayvanlar arasında geçen olaylardan hareketle
insanların kusurlarını anlatmıştır. Yapıtları: Fabller (12 cilt).
 
MOLİÉRE (1622-1673): Dünya komedyasının en büyük ustasıdır. Güldürürken düşündürmeyi amaçlamıştır. Yapıtlarını gülünç gelenekler ve karakterler üzerine kurmuş; olumsuz tipleri işleyerek mükemmel insanı duyurmak istemiştir. Yapıtları: Tartuffe, Don Juan, Zoraki Tabip, Cimri, Kibarlık Budalası, Gülünç Kibarlar, Hastalık Hastası, Kocalar Okulu, Kadınlar Okulu…
 
PASCAL (1623-1662): Fizikçi ve matematikçidir. Genç yaşında manastıra çekilmiş; orada teoloji, felsefe ve psikoloji konusunda notlar tutmuştur. Yapıtlar: Düşünceler, Taşra Mektupları.
 
KLASİSİZMİN TÜRK EDEBİYATINA ETKİLERİ
Klasisizmin Türk edebiyatına etkileri çok belirgin değildir. Ancak, Şinasi'nin Şair Evlenmesi'nde üç birlik kuralını uygulaması ve La Fontaine'den yaptığı çeviriler; Ahmet Vefik Paşa'nın Molière'den yaptığı çeviri ve uyarlamalar; Yusuf Kâmil Paşa'nın Fenelon'dan yaptığı Telemak çevirisi; Åli Bey'in Molière'den yaptığı Kokona Yatıyor uyarlaması, klasisizmin Türk edebiyatındaki etkisini göstermektedir.
 
CİMRİ'den
 
PERDE I / SAHNE I
 
VALÈRE : Ne oluyor, Elise, güzelim? Nedir bu mahzun halin? Bana bu kadar umut verdikten sonra? Ben sevincimden uçarken sen sanki matem içindesin. Söyle, pişman mı oldun beni sevindirdiğine? Bana verdiğin sözü zorla mı verdin? Olur a, benim coşkunluğum seni istemeye sürüklemiş olabilir.
 
ELİSE : Hayır Valère; senin için yaptığım hiçbir şeye pişman değilim. Öyle tatlı bir zor ki bana bunları yaptıran, istesem de elimde değil pişman olmak. Ama, doğrusunu istersen, bu kadar mutluluk ürkütüyor beni. Seni sevmekte belki fazla ileri gittim diye korkuyorum.
 
VALÈRE : Beni sevindirmek korkunç bir şey mi? Nedir seni korkutan? Ne var?
 
ELİSE : Ah, neler var, bir bilsen! Babam küplere binecek. Evde herkes benden yüz çevirecek. Konu komşu adımı kötüye çıkaracak. Ama bütün bunlar bir yana, beni asıl korkutan, ne, biliyor musun? Sen, senin kalbinin değişmesi, Siz erkekler bir tuhafsınız: İnsan sizi yüreğinin bütün açıklığıyla sevdi mi, sevgisini gösterdi mi, hemen soğuyuverirsiniz; hemde nasıl! Ölsek kılınız kıpırdamaz.
 
VALÈRE : Beni başkalarına benzetmeye nasıl dilin varıyor? Bende istediğin kötülüğü gör, ama sana bağlılığıma toz kondurma. Şunu bil ki, benim sana sevgim, tükenecek sevgilerden değil. Ben yaşadıkça yalnız sen olacaksın kalbimde.
 
ELİSE : Ah, Valère, hep böyle derler. Bütün erkekler birdir konuşurken, zamanla anlaşılır her birinin ne olduğu…
 
VALÈRE : Madem zamanla anlaşılır, bekle; ne yapacağımı gör de sonra yargıla sevgimi. İçinden geçen yersiz korkular yüzünden bütün suçları yükleme bana. Kuşkularını bir hançer gibi saplama yüreğime. Yalvarırım, bekle bekle biraz canıma kıymadan önce, bekle de sevgimin gerçekliğine inandırayım seni, yüzlerce kanıt sereyim önüne.
 
ELİSE : Ne kolay, ne kolay inanıyor insan sevdiğine! Evet, Valère, beni aldatmayacağına, yüreğinin buna varmayacağına inanıyorum. Beni gerçekten sevdiğine, beni bırakmayacağına inanıyorum. Bütün kuşkuları atıyorum içimden. Bir korku kalıyor geriye: Ayıplama korkusu.
 
VALÈRE : Peki ama bu korkuya sebep ne?
 
ELİSE : Herkes seni benim gözlerimle görse, hiçbir tasam olmazdı. Ben seni bildiğim için, doğru buluyorum seninle her yaptığımı. İyi bir insan olmam kalbimi haklı çıkarıyor kendime karşı. Üstelik sana hayatımı da borçluyum; Allah'ın gücüne gider sana nankörlük etmem. Bizi tanıştıran o korkunç kaza hiç gitmiyor gözümün önünden. Kendi canını hiç sakınmadan nasıl sulara atıldın beni kurtarmak için! Ne candan uğraştın benimle, sudan çıkardıktan sonra beni. O gün bugündür de bir an eksik olmadın yanımdan. Bunca zaman, bunca zorluklara inat, yılmak bilmedi sevgin. Ananı, babanı, yerini yurdunu aramaktan vazgeçip kaldın burada. Beni her gün görebilmek için kim olduğunu gizlemeye, babamın uşağı olmaya razı oldun. Bütün bunlar bir peri masalı gibi geliyor bana. Daha ne arayabilirim sana bağlanmak için? Ama hiç sanmam ki başkaları bununla yetinsin, benim duyduklarımı duysun.
 
VALÈRE : Bütün bu söylediklerin içinde değer verebileceğin bir şey varsa o da sevgimdir, yalnız sevgim. Öteki kaygılarına gelince, baban elinden geleni yapıyor sana hak vermem için. Bir yandan aşırı cimriliği, bir yandan çocuklarına karşı sertliği, daha da olmayacak şeyler düşündürebilir insana. Babandan böyle konuştuğum için beni affet, Elise. Bu taraflarını kimsenin övemeyeceğini sen de bilirsin. Ama umutlarım boşa çıkmaz da anamı babamı bulacak olursam, onun gönlünü yapmak hiç de zor olmayacak bizim için. Her gün haber bekliyorum onlardan, gecikirsen kendim gideceğim onları bulmaya.
 
ELİSE : Aman, hiç ayrılma buradan, ne olur, Valère. Babamı kazanmaya, gözüne girmeye çalış, yeter.
 
VALÈRE : Bunun için neler yaptığımı görüyorsun. Hizmetine girebilmek için az mı şeytanca yarandım ona? Takınmadığım surat, dökmediğim dil mi kaldı hoşuna gitmek için? Maymuna dönüyorum her gün, sevdireyim diye kendimi. Ama bir hayli ilerledim bu yolda. Bakıyorum da, insanları kazanmak için en
iyi çare onların sevdiklerini sever görünmek, doğru dediklerine doğru demek, kusurlarını övmek, her yaptıklarını alkışlamak. Yaranacak mısın, aşırı gitmekten hiç korkma. Yalan söylediğin istediği kadar belli olsun, suratından aksın, en zeki insanlar bile kanıveriyorlar dalkavukluğa. Pöhpöhü bastınız mı, en gülünç, yüzsüzce söylenmiş sözleri bile yutuyorlar. Bu benim yaptığım işte insan dürüstlüğünü yitiriyor biraz; ama insanlara muhtaç oldunuz mu, uymak zorundasınız onlara. Onları başka yoldan kazanamıyorsa insan, kabahat pöhpöhleyende değil, pöhpöh isteyende.
 
ELİSE : Peki, kardeşimi niçin kazanmak istemiyorsun? Ya hizmetçi kız bizi ele verecek olursa?
 
VALÈRE : İkisini birden kazanmaya imkân yok. Baba ile oğulun kafaları o kadar ayrı ki, ya birinin adamı olacaksın, ya ötekinin. Ama sen bir yandan kardeşinin üstüne düş; aranızdaki dostluğu artır ki bizden yana olsun gereğinde. İşte, geliyor. Ben kaçıyorum. Bu fırsatı kaçırma. Konuş onunla. Ama, bak, ne kadar açılmak yerinde olursa o kadar açıl, fazla değil.
 
ELİSE : Bilmem hiç açılabilecek miyim ona.
 
Moliere
 
(Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu)
 
 
Neoklâsisizm
Klâsisizm akımı 20. yüzyılda kendini neoklâsisizm olarak yeniden göstermiştir. Klâsik edebiyata dönme eğilimi taşıyan neoklâsikçiler, simgecilikten uzaklaşıp antik olana, Yunan ve Latin geleneğine dönmüşlerdir.
 
Simgeci yazının öncülerinden Jean Moreas (1856 – 1910) zamanla bu sanat anlayışından koparak, geleneksel nazım biçimine dönmüş; klâsik değerleri ve biçimi savunmuştur. Ernest Raymaud, Charles Maurras gibi yazarlar da Jean Moreas'ın yanında yer almışlardır.
 
Türk yazınında da bu akıma ilgi duyulmuş ve klâsisizm etkisinde eserler yazılmıştır. Yahya Kemal Beyatlı'nın (1884-1958) eserleri, bu akıma örnek gösterilmiştir.
 
 
 
Romantizm (Coşumculuk)
 
Romantizmle "Aydınlanma Dönemi" özdeş görülmektedir. Fransız Devriminin getirdiği yeni anlayış, sanatçıların da kendilerini özgürce anlatmalarına olanak sağlamıştır. Romantizm akla karşı duyguyu, seçkin sınıfa karşı halkı, süslülüğe karşı doğallığı, kurallara karşı kuralsızlığı işler. Yaratıcısı, esin kaynağını antik dünyanın klâsik kültür yapıtlarından değil, kişinin kendinde, duygularda ve düş gücünde bulur.
 
Romantizmde sanatsal başarı, kişinin kendini anlatmasında, hatta kişiliğinin çok belirgin bir parçasını yani duygularını dile getirmesindedir. Romantizm sadece bir sanatsal anlatım biçimi olmamış aynı zamanda bir düşünce biçimi de olmuştur. Klâsisizm gibi romantizm de ilk olarak Fransız yazınında görülmüştür. En önemli katkı ise Victor Hugo'dan (1802 – 1885) gelmiştir. Fransız romantizmin bildirisi olarak kabul edilen ve Cromwell adlı oyununa yazdığı önsözde "sanatta özgürlük" görüşünü açıklamıştır. Diğer bütün romantiklerden söz ustalığı ile belirgin olarak ayrılmıştır.
 
Romantizmin sürekliliği, kendinden öncekilere oranla daha belirgin olarak, düzyazı alanında görülmüştür. İlk kez Madame de Stael Edebiyat Üzerine adlı yapıtında, "kurumların ve geleneklerin değişimleri" ilkesine dayandırarak "eleştiri" kavramına yeni bir boyut kazandırmıştır. Düzyazının yanı sıra şiir, roman ve tiyatro örneklerinde de romantizmin belirgin özellikleri görülür. Örneğin tiyatroda güncel konular işlenmeye başlanmış, klâsik dönemin biçim kurallarına karşı çıkılarak, tiyatronun yansıtması öngörülen gerçeğin yeniden tanımı yapılmıştır. Fransız Devriminin hazırladığı özgürlük, eşitlik, adalet, yurt sevgisi, dinsel inançlara bağlılık gibi değerlerle donanmıştır.
 
Coşumculuk yalnızca klâsik anlayışa tepki değil, aynı zamanda insan yaşamının bütün olanaklarını kapsayan bir bilinç değişimidir. Onu bir yazın akımı olarak belirleyen, getirdiği yeni sanat anlayışıyla birlikte kent soylu sınıfın dünya görüşüne koşut biçimde geliştirdiği "birey" kavramı olmuştur. Coşumcu duyarlığın temelinde sanatçının yaşadığı doğa ve toplumu birey olarak algılaması vardır.
 
Bu akıma Fransız yazınından Victor Hugo (1802-1885), Lamartine (1790-1869), Musset (1810- 1857); Alman yazınından Friedrich Hölderlin (1770-1843), Heinrich von Kleist (1777-1811); İngiliz yazınından Byron (1788-1824), Coleridge (1772-1834), Keats (1795-1821); İtalyan yazınından Manzoni (1785-1873), Pellico (1788-1854), Leopardi (1798-1837); Amerikan yazınından Mellive (1819-1891), Edgar A. Poe (1809- 1849), Whitman (1816-1892); Türk yazınından Namık Kemal (1840-1888), Ahmet Mithat Efendi (1844-1913) örnek olarak gösterilebilir.
 
ROMANTİZMİN ÖZELLİKLERİ
Romantizm, klasisizme tepki olarak doğduğu için, romantizmin özellikleri ile klasisizmin özellikleri arasında tam bir karşıtlık vardır:
 
1. Hayal ve duygu, akıl kadar gerekli ve önemlidir.
2. Dış dünya, doğa, renkli ve gözalıcı betimlemelerle anlatılır.
3. Kusursuz, genel ve evrensel olan konular değil, özel ve yerel olan konular işlenir.
4. Yunan mitolojisi yerine Hıristiyanlık mucizeleri ve ulusal efsaneler işlenir. Konular, tarihten ya da günlük yaşamdan alınır.
5. Ölüm, acı, aşk, intihar gibi temalar işlenir.
6. Konular işlenirken iyi-kötü, doğru-yanlış, ak-kara gibi karşıtlıklardan yararlanılır.
7. Tiyatroda üç birlik kuralı kaldırılır ve "dram" türü başlatılır. (Dram türünün ilk izleri Shakespeare'de görülür; ama türü yaygınlaştıran romantiklerdir. Bu nedenle, romantizmin kaynağının Shakespeare olduğu unutulmamalıdır.)
8. Toplum için sanat anlayışı benimsenir.
9. Sanatçı, yapıtında, kişiliğini gizleme gereği duymaz; olaylara karışır ve iyiden yana tavır alır.
 
ROMANTİZMİN BAŞLICA TEMSİLCİLERİ
J.J ROUSSEAU (1712-1778): Romantik bir sanatçı olmaktan çok, bir aydınlanmacıdır. Fransız İhtilali'nin "kalbi" sayılmıştır. Halk egemenliği, eşitlik ve özgürlük temellerine dayanan yeni bir toplum düzeni tasarlamış; bilim ve sanatta ilerlemenin ahlakta ilerlemeyi de birlikte getiremediğini, bu nedenle de ilkel insanın uygar insandan üstün
olduğunu savunmuştur. Yapıtları: Toplumsal Sözleşme, Emile, İtiraflar, Diyaloglar…
 
VOLTAIRE: Romantizm öncesi, aydınlanmacıdır. Kendinden sonraki sanatçıları etkileyen güçlü bir düşünürdür. Yapıtları: Zadig, Candide, Çıraklık Yılları (roman); Seçme Şiirler�
 
V. HUGO (1802-1885): Romantizmin kurucusu ve kuramcısıdır. Ressamlığının izleri yazdıklarına yansımıştır. Şiirlerindeki ana duygu aşk, doğa, özgürlük, vatan ve insan sevgisidir. Roman ve oyunlarında Fransız toplumunun çeşitli dönemlerini anlatmıştır. Yapıtları: Sonbahar Yaprakları, Akşam Şarkıları, Işıklar ve Gölgeler (şiir); Ruy Blas, Kral Eğleniyor, Cromwell, Hernani (oyun); Sefiller, Notre-Dame'ın Kamburu (roman)…
 
GOETHE (1749-1832): Şiir, tiyatro, roman ve yaşamöyküsü türlerinde yapıtlar vermiştir. Şiirlerinde, başlangıçta Halk şiirinin olanaklarından yararlanmış, sonra da "hayat
felsefesi"ni işleyen şiirler yazmıştır. Yapıtları: Roma Mersiyeleri, Divan (şiir); Faust, İphigenie Tauris'te, Tasso (oyun); Werther, Wilhelm Meister'in Çıraklık Yılları ve Gezileri (roman)…
 
A. PUŞKİN (1799-1837): Rus romantiklerin en büyüğüdür. Birçok türde yazmıştır. Hareketli hayatı, yazdıklarının renkli ve canlı olmasını sağlamıştır. Yapıtları: Kafkas Esiri, Bahçesaray Çeşmesi, Çingeneler, Evgeniy Onegin (şiir, manzum öykü), Yüzbaşının Kızı, Dubrovski, Maça Kızı, Biyelkin'in Hikâyeleri (roman, öykü)…
 
ROMANTİZMİN TÜRK EDEBİYATINA ETKİLERİ
Romantizmin Türk edebiyatındaki en yoğun etkisi Tanzimat döneminde görülür. Çeviriler yoluyla başlayan bu etki, özellikle Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi ve Abdülhak Hâmit'in yapıtlarında göze çarpar.
 
ANNABEL LEE
Senelerce, senelerce evveldi;
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz
İsmi Anabel Lee;
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni.
O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi,
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee;
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırlardı bizi.
Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O deniz ülkesinde,
Üşüdü rüzgârından bir bulutun
Güzelim Annabel Lee;
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni,
Mezarı ordadır şimdi,
O deniz ülkesinde.
Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskandı bizi,
– Evet! – bu yüzden (şahidimdir herkes
Ve o deniz ülkesi)
Bir gece bulutunun rüzgârından
Üşüdü gitti Annabel Lee.
Sevdadan yana, kim olursa olsun,
Yaşça başça ileri,
Geçemezlerdi bizi;
Ne yedi kat göklerdeki melekler,
Ne deniz dibi cinleri,
Hiçbiri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabel Lee.
Ay gelip ışır, hayalin erişir
Güzelim Annabel Lee;
Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar
Güzelim Annabel Lee;
Orda geceleri, uzanır beklerim
Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim
O azgın sahildeki,
Yattığın yerde seni.
 
Edgar Allan Poe
(Çeviren: Melih Cevdet Anday)
 
 
 
 
Parnasizm
Parnas sözcüğü Yunanistan'da bir dağa verilen Parnassos adından gelir. Esin perilerinin bu dağda bulunduğu, şairlerin bu bölgede yaşayıp şiirlerini yazdıkları öne sürülmüştür.
Sanat anlayışı olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransız şiirinde ortaya çıkmıştır. "Sanat için sanat" görüşü ile şiirler yazılmaya başlanmıştır. Ozanlar sanat yapıtlarını bireycilikten, coşkusallıktan uzak tutmuş ve biçimsel yetkinliğe, salt güzele ulaşmayı amaçlayan yapıtlar oluşturmuşlardır.
 
Parnasizme geçişte önceleri romantizmin konu ve amaçlarının değiştirilmesi görüşü ortaya atılmıştır. O güne kadar kişisel duyguların, aşkın, coşkuların anlatımı söz konusu iken, artık bunlardan vazgeçilmesi ve yazarın, içinde yaşadığı toplumu ilgilendiren konulara yabancı kalmamasını düşünen yazarlar ortaya çıkmıştır. Halka önderlik edebilecek, yol gösterici olabilecek konuların işlenmesi ve romantizmin sosyal konulara yönelmesini istemişlerdir. Ancak bütün bu görüşlere karşı çıkan, bir başka deyişle romantizmin ilkelerine tepki gösteren sanatçılar ise parnasizmin ilkelerini ortaya atmışlardır.
 
Parnasistler, işlenecek konularda özgürlükten yana olduklarını, şiirde fantaziyi, egzotizmi, yerel renklerini aradıklarını bunun sonucu olarak da sanatı toplum ve etik için değil, "sanatı sanat için" yapmak istediklerini belirtmişlerdir.
 
Bu anlayışın öncülerinden Theophile Gautier, 1856 yılında L' Article adlı dergide görüşlerini açıklamış ve "Biz sanatın özerkliğine inanıyoruz. Bunun için sanat araç değil amaçtır. Bizim gözümüzde güzel olan şeyden başka şey amaçlayan sanatçı, sanatçı değildir." diye belirtmiştir.
 
Sanatta içerik kadar biçimin de önem taşıdığı, bu iki ögenin birbirinden ayrılmaz olduğu görülür. Parnas şiirde anlatımın resimselliği önemli bir özellik olarak yansır. Örneğin Heredia'ın aşağıdaki dizelerinde bir resim tablosu oluşturulmuş gibi farklı renkler birer doğa devinimi olarak aktarılır.
. . . . .
Buğdaylar alacalı ovadan taşmış
Yuvarlanıp dalgalanıp açılıyor serin esen yelde
Ve uzakta bir sapan, göğün üzerinde
Sallanan bir gemiye benziyor
Ayaklarımın altında deniz, erguvan renkli, ufka kadar,
Mavi ya pembe ya menekşe ya renk renk
Ya da gelgitin dağıttığı koyunlar örneği ak
Uçsuz bucaksız bir kır gibi yeşermekte
Ve deniz kuşları gelgitin peşinde
Altın bir dalganın şişirdiği olgun buğdaylara doğru
Sevinç çığlıklarıyla döne döne uçuyor
Karadan kalkan balımsı bir yel
Kanatlı esrikliğin ardında kelebekleri
Kelebekten çiçeğe durmuş okyanusa serpiyor.
 
Heredia
(Çeviren: Semiramis Kantel)
 
Şiirin biçimsellikte bilimden yararlanması gerektiği düşünülmüştür. Bu konuda Leconte de Lisk "Sanatla bilim birbiriyle yakın ilişkide bulunmalıdır" der. Bu anlayış şiirde duygusallığı bir yana bırakıp dış dünyanın, doğanın güzelliklerini olduğu gibi tanımlamıştır. Bir başka deyişle gerçekçiliğe ön hazırlık yapmıştır.
 
Parnasizmin temel ilkeleri:
– Coşumculuğa (romantizme) bir tepki olarak ortaya çıkan parnas şiirde, kişisel duygular yerine nesnellik öne çıkarılmıştır.
 
– Parnaslar biçimciliği amaçlamıştır. Biçimin kusursuz, eksiksiz olması gerektiğini ileri sürmüş; şiirde uyumdan çok tartıma, dilin müziğinden çok plastik sanatlardaki biçim güzelliğine önem vermişlerdir.
 
– Şiirin nesnelliğinin yanı sıra bilimsel olması savunulmuştur.
 
– Coşkunun sanatla bağdaşmayacağı düşünülmüştür. Rastlantısal esinlenmeyle yazmak yerine, klâsiklere özgü bir düzenlilik benimsenmiştir.
 
– Bireycilikten soyutlanmış şiir anlayışı öngörülmüştür. Parnaslarda "ben" duygusu coşumculardaki "ben" gibi acılardan söz etmez. Şair kendini anlatırken insanı anlatıyordur.
 
Parnas şairlerden bazıları şunlardır: Theophile Gautier (1811 – 1872), Leconte de Lisle (1818 – 1894), Jose – Maria de Heredia (1842 – 1905), Sully – Prudhomme (1839 – 1907), Theodere de Banville (1823 – 1891), Türk yazınından Tefik Fikret (1867-1915).
 
 
 
Gerçekçilik (Realizm)
Adını Fransızca realite sözcüğünden alan realizm, Türkçede gerçekçilik olarak kullanılagelmiştir. Tam olarak "var olan, varlığı yadsımayan, aslına uygun nitelik taşıyan, uydurma ya da yalan olmayan " anlamına gelir. "Yaşamı ve doğayı olduğu gibi aktarmak" çabasında olan bu görüş, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da coşumculuğa tepki olarak ortaya çıkmıştır.
 
Doğaya ve insana özgü olup bitenleri tüm gerçekliği ile olduğu gibi anlatmak sanatçının en önemli sorumluluğudur. Bu dönemde eleştirel, doğalcı ve toplumcu gerçekçilik oluşmuştur. Eleştirel gerçekçilikte, kentsoylu yaşam eleştirilmiş ve bu yaşamın insanı nasıl körelttiği vurgulanmıştır. Bunu yaparken de eleştirel gerçekçiliğin, "tipleştirme ve yaşam çözümlemesi" ilkesine bağlı kalınmıştır.
 
Doğalcı gerçekçilikle, doğa olaylarındaki "aynı nedenler, aynı sonuçlar doğurur" ilkesi yaşama aktarılmıştır. Bu görüş aynı zamanda belirlenimcilik (determinizm) olarak da bilinir. Bu anlayışa göre, toplumsal nedensellik bir yana bırakılarak salt yaşananın nesnel olarak yansıtılmasıyla yetinilmiştir.
 
Toplumcu gerçekçilik ise insan ve doğayı Marksist dünya görüşü ile açıklar. Buna göre, toplumsal çatışmayı ve bu çatışmanın insan üzerindeki etkilerini yansıtır. Düşücenin öncelikli olması, güzelliğin ve sanatsal özelliklerin geriye atılması anlamında değildir. İnsan içinde bulunduğu toplumun uzantısı olarak duyan, düşünen, tasarlayan bir varlıktır. Bu nedenle sanatçıya çok sorumluluk düşmektedir.
 
Toplumcu gerçekçiliğin önemli yazarlarından M. Şolohov bu konuda şöyle der: "Okuyucuya namuslu söz söylemek, doğruyu anlatmak gerekir. Sanat, insanların kafalarını ve yüreklerini etkileyecek güce sahiptir. Bir insanın sanatçı tanımına uyması için, bu gücü insanların ruhunda güzeli yaratmaya ve insanlığın iyiliğine yöneltmesi gerektiğine inanıyorum."
 
REALİZMİN ÖZELLİKLERİ
1. Gözlem ve belgeye dayanır; insan, içinde bulunduğu çevrenin özellikleriyle değerlendirilir.
2. Sanatçı, taraf tutmaz; kendi duygu ve düşüncelerini yapıtına yansıtmaz.
3. İnsan ve toplum, "iyi-kötü, güzel-çirkin" demeden, olduğu gibi yansıtılır. (Klasikler, "olması gerektiği gibi"; romantikler, "kendi istedikleri gibi" anlatırlar.)
4. Anlatım kusursuzdur, üsluba önem verilir. Kişiler, sosyal düzeylerine göre değil, sanatçının üslup özelliklerine göre konuşturulur.
5. Betimlemeler, ruhsal özellikleri yansıtmak amacıyla ve yapıttaki kişilerin gözüyle yapılır.
6. Toplum gerçekleri ele alınmasına karşın, "sanat için sanat" anlayışı benimsenir.
7. Realist edebiyatta tiyatro, özellikle de roman türü çok gelişmiştir.
 
REALİZMİN BAŞLICA TEMSİLCİLERİ
STENDHAL (1783-1842): Gezi, anı, deneme, öykü ve roman türlerinde yapıtlar veren yazarın süssüz bir anlatımı vardır. Hafif alaycılığı ve psikolojik çözümlemeleri, yaşadığı dönemde anlaşılamamıştır. Yapıtları: Kırmızı ve Siyah, Parma Manastırı, Kastro Rahibesi, Racine ve Shakespeare…
 
H. DE BALZAC (1799-1850): "İnsanlık Komedyası" genel başlığı altında topladığı romanlarında, insan hayatının çeşitli yönlerini eşsiz bir gözlem gücüyle yansıtmayı başarmış,
dünya edebiyatına ölmez tipler bırakmıştır. Yapıtları: Eugènie Grandet, Goriot Baba, Vadideki
Zambak, Otuz Yaşındaki Kadın, Köy Hekimi, Mutlak Peşinde, Tılsımlı Deri…
 
G. FLAUBERT (1821-1880): Yapıtlarında, kahramanlarının gerçeğe uygun olmasına, söyleyişe ve biçime önem vermiş, kendi kişiliğini gizlemiştir. Yapıtları: Madame Bovary, Salambo, Duygusal Eğitim, Üç Hikâye…
 
Rus Edebiyatında Realistler
N. GOGOL (1809-1852): Öykü, roman ve oyun türlerinde yazmıştır. Yapıtlarında "didaktik" bir eğilim görülür. Yapıtları: Petersburg Hikâyeleri, Palto, Bir Delinin Hatıra Defteri, Masallar, Ölü Canlar, Müfettiş, Kumarcılar…
 
TURGENYEV (1818-1883): Yapıtlarında gerçekle şiir, gözlemle düşsel sezgi arasında uyumlu bir denge kurmayı başaran yazar, köylülerin ve toprak sahiplerinin portrelerini çizmiştir. Toprak köleliğine karşı olan tutumu, toprak köleliğinin kaldırılmasında etkili olmuştur. Yapıtları: Babalar ve Oğullar, Fırtınadan Önce, Bir Avcının Notları, Taşralı Kadın, Köyde Bir Ay…
 
F. DOSTOYEVSKİ (1822-1881): Acıma ve psikoloji, hemen bütün yapıtlarının temel öğesidir. Bu nedenle, çağdaş psikologlar ve egzistansiyalistler, onun sezgilerinden
yararlanmışlardır. Yapıtları: Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler, Budala, Kumarbaz, Ölüler Evinden Hatıralar, Yeraltından Notlar…
 
L. TOLSTOY (1828-1910): Düşünce ve hayal zenginliği taşıyan yapıtlarında yarattığı tipler, anlattığı olaylar, törelerle ilgili betimlemeler, gerçeklere çok yakındır. Bütün bunları yalın bir üslupla anlatmayı başarmıştır. Yapıtları: Savaş ve Barış, Anna Karenina, Diriliş, İvan İlyiç'in Ölümü, Hacı Murat, Sivastopol 1855 (roman, öykü); Karanlığın Kudreti, Yaşayan Ölü (tiyatro)…
 
A. ÇEHOV (1860-1904): Öykü ve oyunlarıyla tanınır. Hayatın gelişigüzel, önemsiz yanlarını anlatır. Olaya pek önem vermemiş, konuyla doğrudan ilgili olmayan ayrıntılardan kaçınmıştır. Yapıtları: Hikâyeler, (4 cilt, öykü); Martı, Üç Kızkardeş, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi (oyun)…
 
M. GORKİ (1868-1936): Hiçbir öğrenim görmeyen; kendini yetiştiren yazar, "Rus edebiyatı" ile "Sovyet edebiyatı" arasında bir köprü ve "sosyal gerçekçilik"in öncüsü sayılır. Yapıtları: Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken, Benim Üniversitelerim, Ana, Klim Samgin'in Hayatı (roman); Stepte, Sıkıntı, Serseriler (öykü); Ayaktakımı Arasında, Küçük Burjuvalar (oyun); Edebiyat Yaşamım, Tolstoy�dan Anılar (anı, deneme)…
 
İngiliz Edebiyatında Realistler
C. DİCKENS (1812-1870): Yazdıklarında toplumsal sorunları sergilemiş; ama bunların nedenlerini, çözüm yollarını göstermede pek başarılı olamamıştır. Yapıtları: Büyük Ümitler, Antikacı Dükkânı, Oliver Twist, David Copperfield, İki Şehrin Hikâyesi…
 
Amerikan Edebiyatında Realistler
M. TWAİN (1835-1910): Yapıtlarında, başından geçen serüvenleri yansıtmış, romantik ve realist öğeleri dengeli bir biçimde kullanmıştır. Yapıtları: Tom Sawyer'in Maceraları, Mississipi'de Hayat, Huckleberry Finn'in Maceraları…
 
J.LONDON (1876-1916): Pek çok yapıtında insanların (ve hayvanların) toplumsal davranışı altında görülen "kabalık" kavramıyla uğraşmıştır. Yapıtları: Vahşetin Çağırışı, Âdem'den Önce, Deniz Kurdu, Kurt Kanı, Demir Ökçe, Martin Eden, Sevginin Katıksızı, Ateş Yakmak…
 
E. HEMİNGWAY (1898-1961): Yalın bir anlatımı vardır. Yapıtları: Güneş de Doğar, Silahlara Veda, Çanlar Kimin İçin Çalıyor?, İhtiyar Adam ve Deniz, Afrika'nın Yeşil Tepeleri…
 
J. STEİNBECK (1902-1968): Genellikle toprakla uğraşan insanları, köy ve sayfiyeleri anlatmıştır. İyi bir gözlemcidir. Yapıtları: Fareler ve İnsanlar, Gazap Üzümleri, Bitmeyen Kavga, Cennet Çayırları, Yukarı Mahalle, Uğurlu Perşembe…
 
REALİZMİN TÜRK EDEBİYATINA ETKİLERİ
Realizm, Tanzimat edebiyatının ikinci döneminden başlayarak Türk edebiyatının bütün topluluklarında etkisini göstermiştir. Recaizade M. Ekrem (Araba Sevdası), Samipaşazade Sezai (Sergüzeşt) ile başlayan realist etkilenme, Servet-i Fünun edebiyatında Halit Ziya ile en önemli temsilcisine kavuşur. Servet-i Fünun'un diğer realist yazarları, Mehmet Rauf ve Hüseyin Cahit'tir. Bağımsız yazarlardan Hüseyin Rahmi, Ahmet Mithat Efendi ve Ahmet Rasim de bu yönde yapıtlar kaleme almışlardır. Türk edebiyatının realist kabul edilen diğer yazarları şunlardır: Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat Nuri, Halide Edip, Ebubekir Hazım, Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Memduh Şevket, Halikarnas Balıkçısı, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt…
 
ŞİŞKO İLE SISKA
Nikolayevski garında iki eski arkadaş karşılaşmıştı; biri tombalak, öbürü kupkuruydu. Şişko, istasyon büfesinde yemeğini henüz bitirmiş, yağlı dudakları olgun kiraz gibi pırıl pırıldı. Keres şarabıyla turunç çiçeği kokuyordu. Sıska olan, trenden yeni inmiş; valizler, bohçalar, şapka kutularıyla yüklü idi. Üstünden jambon, kahve telvesi kokusu geliyordu. Ardı sıra zayıfça, uzun sivri çenesiyle karısı ve uzun boylu, ikide bir, bir gözünü kırpıştıran jimnaz öğrencisi oğlu yürüyordu.
Sıskayı birdenbire farkeden şişko, ona doğru atıldı:
 
– Porfiri, sen misin dostum, diye bağırdı. Yıllar var görüşmeyeli, nerelerdesin yahu?
 
– Vay canına Mişa sen misin?!.. Ne tesadüf bu! Çocukluk arkadaşım… Nereden böyle?
İki arkadaş kucaklaşıp üç kez öpüştükten sonra yaşarmış gözlerle birbirlerini seyre başladılar. Tatlı bir şaşkınlık içindeydiler.
 
– Hay çok yaşayasın dostum, diye öpüştükten sonra başladı zayıf olan. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi burada karşılaşacağımız! Ne hoş sürpriz bu!.. Dur bakayım sana bir; maşallah, hep eskisi gibi yakışıklı, dinç, iki dirhem bir çekirdek Mişa'sın. Ee, anlat bakalım: Herhalde paralandın, evlendin değil mi? Ben de çoluk çocuğa karıştım. İşte karım Lüiza, Wantzenbah'lardan… Protestan… Şu da oğlum Nafanail, üçüncü sınıfta. Nafanya, bak bu amca, çocukluk arkadaşımdır, jimnazda birlikte okuduk.
 
Nafanail bir şey düşünür gibi durakladı, sonra kasketini çıkardı.
 
Sıska devam etti:
 
– Evet okulda birlikteydik. Sana taktığımız adı hatırlar mısın, Mişa? Okul kitaplarından birini cigaranla yaktığın için Herostrates diye takılırdık… Benim adım da arabozuculuğumdan ötürü Ephialtes'di… Kıh-kıh… Çocukluk… Çekinme Nafanya, sokul amcana. Bu da karım, Wantzenbah ailesinden… Protestan.
Nafanail biraz düşündü, babasının arkasına sindi.
 
Coşkun bir sevinçle arkadaşına bakan şişko:
 
– Nerelerdesin şimdi, dostum, diye sordu. Nerede görevlisin? Epey ilerledin herhalde?
 
– Eh, karınca kararınca… İki yıldır 8'inci dereceye yükseldim: Bir Stanislav* taktılar… Aylığımız pek ahım şahım değil, ama ne yapalım?.. Karım piyano dersleri veriyor, ben boş zamanda oymalı tabaklar yapıyorum. Pek güzel tabaklar, görsen! Tanesini birer rubleye satıyorum. On tane alana ıskontom var doğallıkla… Geçinip gidiyoruz işte. Merkezdeyim, şimdi aynı bakanlıktan masa şefi olarak aktarma edildim buraya. Ya sen? Kimbilir, 6'ncı dereceye gelmişsindir yüzde yüz.
 
– Çık azizim, daha çık… 3'üncüdeyiz… İki yıldızım da var.
 
Sıska bir anda değişiverdi: Yüzü sapsarı oldu, durduğu yerde put kesildi. Ama bu hal yalnızca kısa bir an sürdü. Ardından, yüzüne birdenbire bir gülümseme yayıldı. Kırış kırış olmuş yüz çizgilerinden, gözlerinden sanki ince ince kıvılcımlar saçılıyordu. Kupkuru gövdesi büzülüp kamburlaşmış, daha da sıskalaşmıştı sanki… Karısının sivri çenesi daha da uzadı. Nafanail hazır ol durdu, ceketini ilikledi.
 
Sıska, şişko arkadaşının karşısında ellerini uğuşturarak:
 
– Bendeniz, Ekselâns… şey… Çok memnun oldum yani… mutlu oldum. Bir dostum, çocukluk arkadaşımız da diyebilirim… Böyle bir yere ulaşmış olması… Kih-kih!..
 
– Bırak bunları Porfiri, ne biçim konuşma bu! Çocukluk arkadaşları arasında resmiyet olur mu, ayıp!
Sıska daha da büzülerek:
 
– Aman efendimiz… Nasıl olur, diye kihkihlemeye devam etti. Devletlinin yüksek iltifatları… Bizler için baha biçilmez… Devletlimize Nafanail'i tanıştırmakla onur duyarım. Karım Lüiza… Protestanlardan…
 
 
Şişko karşılık vermek istedi; ama sıskanın yüzüne yayılan korku derecesinde saygı, baygınca tatlılık, yaltaklanma midesini bulandırdı. Yüzünü sıskadan çevirerek elini uzattı. Sıska, 3'üncü derece yüksek memurun elinin üç parmağını saygıyla sıktı, bütün gövdesiyle eğilerek selam verdi ve Çinlilerin yaptığı gibi kihkihledi. Karısı gülümsedi. Nafanail reverans yaparken kasketini düşürdü. Üçü, uzaklaşan şişkonun arkasından tatlı bir şaşkınlık içinde bakakaldılar.
 
Anton Çehov
(Çeviren: Nihat Yalaza Taluy)
 
 
 
Simgecilik (Sembolizm)
Simgecilik, 1885 – 1900 yılları arasında Fransa'da yaygınlaşan ve özellikle şiir sanatını etkileyen bir akımdır. "Şey"lerin görünenden öte, görünmeyen yüzlerini ortaya çıkarma çabası denilebilir.
 
Simgeleme, sanatın her döneminde görülmüş; ancak yukarıda belirtilen tarihlerde yazın alanında yeni teknik ve biçimlerin oluşturulması sağlanmıştır. Resim sanatında, müzik sanatında, yazın alanında hep aynı iç sıkıntıları ve karamsarlık görülür.
 
Olguları doğrudan doğruya anlatmaktan öte onları sözcüklerle, seslerle, kimi çağrışımlarla, benzeşimlerle dinleyenin veya okuyanın sezgi gücüne dayanarak sunar. Gizil anlamların anlaşılır hale dönüştürülmesini, okuyucuyla paylaşmayı amaçlar. Jean Moreas 1886 yılında "Sembolizmin Bildirgesi" adlı yazısında "Simgeci şiir sıradan anlatımın, sözde duygusallığın, nesnel tanımlamanın düşmanıdır" der. Ona göre simgeci şiir, düşünceyi duygusal bir biçimde örter. Simgecilere göre, doğadaki her olayın gerisinde bir düşünce vardır. Gördüğümüz, algıladığımız şeyler, düşüncenin dış görüntülerinden başka bir şey değildir. Başka bir deyişle simgecilikte önemli olan, görünen değil, onun gerisindekidir.
 
 
Sembolizmin özellikleri:
– Algılanan dış görüntülerin arkasında gizli olan anlamlar ortaya çıkarılmalıdır. Bunu yapabilmek ise duyumsamayla olur.
 
– Doğa bir bütündür. Görünenin gerisinde bir düşünce vardır. İnsanla evren arasında, insanla nesneler arasında, nesnelerle onları algılamaya yarayan duyumlar arasında bir ilişki vardır. Buna "benzerlikler ve ilişkiler ilkesi" denir.
 
– Simgecilerin görevi dış görüntülerin gerisindeki düşünceyi imgeler yaratarak anlatmaktır; çünkü nesnelere gerçek anlamlarını ancak imgeler verir.
 
– Simgeci şair, konunun yapısına uyarak açık bir anlatımda bulunmamalıdır. Şiirde imgelere dayanan bir anlatım olmalıdır. Bir şeyi nitelemek yerine onu anımsatmakla yetinilmelidir.
 
– Müziğin şiir diliyle bütünleşmesi gerekir. Müzik de gizli olanı, tanımlanamayanı anlattığı için şiire yansıtılmalıdır. Şiirdeki tartım (ritm) ve sözcükler müziksel anlatımla bütünleştirilmelidir.
 
– Belli ölçü ve biçimlerden uzak durulmalıdır. Başka bir deyişle biçimde yenilik olmalıdır. Anlatım için seçilen sözcüklerdeki çağrışım gücünün çok olmasına özen gösterilmelidir.
 
Simgeci şairlere örnek olarak: Fransız yazınından Baudelaire (1821-1867), Verlaine (1844-1896), Mallarme (1842-1898); Alman yazınından George (1868-1933), Hardt (1876-1947), Vollmöller (1878-1948); Rus yazınından Biely (1880-1934), Brioussou (1873-1924); İngiliz yazınından Dowson (1867-1900), Symons (1865- 1945); Türk yazınından Ahmet Haşim (1883- 1933) gösterilebilir.
 
BALKON
Hatıralar annesi, sevgililer sultanı,
Ey beni şad eden yâr, ey tapındığım kadın.
Ocak başında seviştiğimiz o zamanı,
O canım akşamları elbette hatırlarsın.
Hatıralar annesi, sevgililer sultanı.
O akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan!
Ya pembe buğulu akşamlar, balkonda geçen
Başım göğsünde, ne severdin beni o zaman!
Ne söyledikse çoğu ölmeyecek şeylerden!
O akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan!
Ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları!
Kâinat ne derindir, kalp ne kudretle çarpar!
Üstüne eğilirken ey aşkımın pınarı,
Sanırdım ciğerimde kanının kokusu var.
Ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları!
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.
Seçerdim o karanlıkta gözbebeklerini
Mest olur, mahvolurdum nefesini içtikçe.
Bulmuştu ayakların ellerimde yerini.
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.
Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;
Yeniden yaşadığım, dizlerinin dibinde
O "mestinaz" güzelliğini boştur aramak,
Sevgili vücudundan, kalbinden başka yerde,
Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak.
O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler,
Dipsiz bir uçurumdan tekrar doğacak mıdır?
Nasıl yükselirse göğe taptaze güneşler.
Güneşler ki, en derin denizlerde yıkanır.
O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler!
 
Charles Baudelaire
(Çeviren: Cahit Sıtkı Tarancı)
 
 
Kübizm
20. yüzyılın başında Fransa'da ortaya çıkan bir resim akımıdır. Sonradan yazın alanında, özellikle şairler, ressam Picasso'nun da etkisiyle bir anlayış geliştirmişlerdir.
 
Buna göre kübist şair, dış dünyayı izleyip olup bitenleri iyi saptamak zorundadır. Onlara göre dünyadaki küçük olayları ve anlamları yakalamak gerekir. "Söylenmemiş olanı", "görülmemiş olanı" gün ışığına çıkarmak, aklın değil düş gücünün yapacağı iştir.
 
Kübizm, biçimsel anlatım olarak düzenlilikten uzaklaşıp her türlü yeniliğe açık olmuş, noktalama imlerini kaldırmıştır.
 
Apollinaire (1880-1918), Max Jacob (1876-1944) bu akıma örnek olarak gösterilebilir.
 
ŞAPKA SATICISI
Bir elma ağacının üstünde uçtu güvercinler
Avcılar koştu, güvercinler uçtu
Hırsızlara gün doğdu, derman için bir tek elma yok
Yalnız bir sarhoşun şapkası kaldı
En alçak dala asılı
İyi sanat doğrusu şu şapka satıcılığı
İlla ki sarhoş şapkası satıcılığı
Hendeklerde mi dersin
Çayırlar üzerinde mi, ağaçlar üzerinde mi
Bul bulabildiğin kadar şapka
Yenileri ise daima Kermarec'te bulunur
Kermarec, Lannion'da şapka satıcısı
Rüzgârdır onun için çalışan
Bense küçük bir terzi
Ben de şapka satıcısı olacağım
Elma şarabı çalışacak benim için
Ve Kermarec kadar zengin olduğum zaman
Elma şarabı için elmalar veren bir elma bahçesi alacağım
Ve ehli güvercinler
Bordeaux'daysam şarap içeceğim
Ve güneşin altında yürüyeceğim
 
Max Jacob
(Çeviren: Sezai Karakoç)
 
 
Gelecekçilik (Fütürizm)
I. Dünya Savaşı başlamadan ortaya çıkan gelecekçilik akımı "geçmişten kopuşu, yenilik ve değişikliğe yönelişi anlatan" anlamına gelir.
 
Yazın alanında olduğu kadar resim ve yontu (heykel) sanatında da gelenekselleşmiş kalıplara karşı ortaya atılmıştır.
 
İtalyan yazar Marinetti (1876-1944) ve onun düşüncelerini paylaşan bazı yazarlar, var olan biçimleri ve işlenen temaları terk edip çağdaş anlayışta bir tekniğin sağlayacağı bolluğu
Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir

Önceki yazıyı okuyun:
ALMAN EDEBİYATI

ALMAN EDEBİYATIYLA İLGİLİ BİLİNMESİ GEREKENLER Alman Edebiyatı   Rönesans Dönemi Alman Edebiyatı   Bu dönemde Luther (1483-1546) İncil'i Latinceden Almancaya...

Kapat