MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ

Ana Sayfa » EDEBİYAT TARİHİ » MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ
Sitemize 16 Ağustos 2014 tarihinde eklenmiş ve 1.978 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ İLE İLGİLİ BİLİNMESİ GEREKENLER
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ
Genel Özellikler
 
Tanzimat dönemine kadar "Türk" terimi, Osmanlı İmparatorluğundaki Türkleri, Tanzimat döneminde "Türk" terimi bütün Türkleri karşılar olmuştur. Dildeki Arapça Farsça sözcüklerin atılmasını; ezanın hutbelerin, namazdaki surelerin Türkçe olmasını, yazıda kısa cümleler kullanılmasını ilk öneren Ali Suavi'dir. Osmanlıcayı savunanlar da olunca hükümet dil tartışmalarını yasaklar. Akçuralı Yusuf ve onun gibi düşünenler yayınlarını yurt dışında yaparlar. 1908'de Türk Derneği kurulur. 1911'de derneğin dil üzerindeki ilkeleri bir beyanname ile açıklanır. Aynı yıl Türk Yurdu derneği kurulur. Onu Türk Ocağı izler.
 
1912'deki Balkan yenilgisi, siyasileri Osmanlıcılıktan Milliyetçiliğe çeker. İttihat ve Terakki Partisi bu hareketi destekler.
 
1911'de Selânik'te çıkarılan Genç Kalemler dergisi yazarları edebiyatın ulusallaşması için önce dilin ulusallaşması tezinden hareketle konularını da halka dayandırırlar. Onlar ne doğunun ne de batının taklitçisi olmak istemezler. Bu görüşe sanatın evrenselliğini savunan Servet-i Fünuncular ile Fecr-i Atici'ler karşı çıkar. Bir yıl sonra onlar da ulusal görüşü desteklemeye başlarlar.
 
Milli görüşü destekleyenlerden birisi de Ziya Gökalp'tir. Önce Turancılık görüşünü savunur, sonra bu aşırılığın zararlı olabileceğini düşünerek Türkiye Türkçülüğünü benimser. İlkelerini Türkçülüğün Esasları adlı bir kitapta toplar. Bu kitabın bir bölümünü de Türk Dili ve Edebiyatına ayırır. Birçok dilci ve edebiyatçıyı bu amaçta birleştirmeyi başarır. Cumhuriyet kurulurken konuşma dilini ilke edinmiş, halkın sorunlarını konu edinen bir edebiyat hazırdır.
 
Millî Edebiyatın Temel Nitelikleri
 
1911'de Genç Kalemler dergisinin genç yazarlarınca başlatılan Yeni Lisan hareketi gelişerek Millî Edebiyat akımı başlatılmıştır. Ulusal bir dil ve edebiyatın geliştirilmesinin amaçlandığı bu dönem, yeni Türk edebiyatının önemli bir aşamasını oluşturmuştur.
 
"Millî Edebiyat" adını almış olan bu dönemin belli başlı nitelikleri nelerdir?
 
1. Konuşma dilini yazı diline döndürme düşüncesi zamanın yazarlarının büyük çoğunluğunca benimsenmiş; böylece Osmanlıcadan Türkçeye dönülmüştür.
 
2. Şiirde Halk edebiyatı nazım biçimlerinden yararlanılmış; aruz ölçüsünden heceye geçilmiştir. Ancak bir geçiş dönemi özelliği olarak, zaman zaman her ikisi de kullanılmıştır.
 
3. Halkın yaşamı edebî eserlere konu edilmiştir. O zamana dek olayların geçtiği yer hep İstanbul iken, yazarlar artık İstanbul dışına da eğilmeye başlamışlardır.
 
4. Ayrıca Türk tarihi ve gelenekler de yeniden canlandırılmaya çalışılmıştır. Süleyman Nazif, Cenap Şehabettin, Ali Kemal gibi birkaç muhalif dışında zamanın bütün şair ve yazarları Millî Edebiyat hareketine katılmışlardır. Edebiyatın ulusallaştırılması çabası büyük ölçüde amacına ulaşmıştır. 1923'te Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, ağır bir edebî dil yerine konuşma dili kullanılmaya ve halkın yaşayışı, sorunları konu edilmeye başlanmıştır.
 
 
Türkçülük (Milliyetçilik)
 
Tanzimat döneminde, Türk toplumu hızlı bir batılılaşma hareketi içine girmiştir. İmparatorluk dağılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu tehlike "Osmancılık" düşüncesinin gelişmesine yol açmıştır. Bu düşünce devlet yönetimince, özellikle II. Abdülhamit tarafından da desteklenmiştir.
 
Öte yandan 1856'da Islahat Fermanının Hiristiyanlara yeni haklar tanıması, müslümanlararasında tepkiye yol açmıştır. Böylece İmparatorluk içindeki müslümanları gözeten "İslamcılık" düşüncesi ortaya çıkmıştır. İslamcılık, II. Meşrutiyet döneminde daha da gelişmiş ve Mehmet Akif'in temsilciliğiyle edebiyata yansımıştır.
 
Ali Suari, Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Paşa gibi kimi aydınlar ise başka bir düşünceyi işlemeye başlamışlardır. "Türkçülük, başka bir deyişle "Milliyetçilik".
 
Türkçülük (Milliyetçilik) Düşüncesi
 
Tanzimat'tan önce, Türk deyince Osmanlı İmparatorluğundaki Türkler anlışılmıştır. Tanzimat döneminde ise sözcüğün anlamı genişlemiş; dünyada yaşayan bütün Türkler için kullanılmaya başlanmıştır. Pek çok aydın, edebiyatçı, dildeki Arapça ve Farsça etkisinden yakınmıştır. Türk dili üzerine sesini ilk yükselten aydınlardan biri Ali Suavi'dir. Ali Suavi, Türkçenin dünyanın en eski ve en zengin dillerinden biri olduğunu öne sürmüştür. Arapça, Farsça kuralların dilden çıkarılmasını, yazılarda kısa cümleler kullanılmasını; ezanın, hutbelerin, namaz surelerinin Türkçeleştirilmesini istemiştir.
 
1876'da Abdülhamit'in tahta çıkması, ardından Meclis-i Mebusan'ı kapatması ile başlayan istibdat yönetimi, Türkçülük akımının uzun bir durgunluk dönemine girmesineyol açar. 1896'dan sonra Türkçülük düşüncesi gelişmesini sürdüren AhmetCevdet'in çıkardığı İkdam gazetesinde başlığın altına "Türk gazetesidir" sözü eklenir. İkdam'da bu düşünceyi destekleyen yazıların yanı sıra Osmanlıca-Türkçe tartışmalarına yer verilir. Selânikte çıkan Çocuk Bahçesi adlı dergide de Mehmet Emin, Rıza Tevfik gibi şairler yalın bir Türkçeyi ve hece ölçüsünü savunurlar. Onların karşısında ise Osmanlıcayı ve aruzu savunan Hüseyin Cahit, Ömer Naci gibi edebiyatçılar vardır.
 
Bunlar üzerine hükümet dil tartışmalarını yasaklar. Fakat bilginler, aydınlar Türk tarihi ve dili üzerine çalışmalarını sürdürürler. Özellikle Abdülhamit istibdatı yüzünden yurt dışına giden aydınlar, oralarda yayınlar yaparak bu düşünceyi işlemekten geri durmazlar. Akçuralı Yusuf (1879-1935), Kahire'de Üç Tarz-ı siyaset (Osmancılık-İslamcılık-Türkçülük) adıyla önemli
bir kitap yayımları. (1907)
 
Türkçülük düşüncesi, Balkan Savaşına dek, daha çok kültürel alanda etkili olmuş; edebiyatçılar ve fikir adamlarınca işlenmişti. Ancak 1912'de Balkan Savaşının yenilgiyle sonuçlanması üzerine siyasal alanda da kendini göstermiştir. Balkan yenilgisiyle İmparatorluktaki hristiyanların milliyetlerinin farkına vararak teker teker kopmaya başlamaları Osmancılık düşüncesinin yanlışlığını ortaya koydu. Öte yandan Arnavutlar ve Araplar arasındaki ayaklanmalar İslamcılığın da kurtuluş için çözüm olmadığını gösterdi. 19. yüzyılda Avrupa'ya egemen olan milliyetçilik düşüncesine koşut olarak, Osmanlı İmparatorluğunda Türkçülük akımı ivme kazanmaya başladı.
 
Türkçüler, ilk olarak 1908'de "Türk Derneği" adında bir dernek kurdular. Kurucuları arasında Akçuraoğlu Yusuf, Ahmet Mithat, Necip Asım, Rıza Tevfik gibi adların bulunduğu dernek, 1911'de aynı adla bir dergi çıkardı. Bu derginin ilk sayısında "Türk Derneği Beyannamesi" başlığı altında, dilin yalınlaştırılması için yapılması gerekenleri madde madde açıkladılar. Bunlardan kısa şu noktalar vurgulanıyordu:
 
1. Osmanlı Türkçesinin bütün Osmanlılar arasında kullanılan ulusal bir dil olabilmesi için, Türk dilinin nitelikleri ortaya konacak, geçirdiği değişme evreleri araştırılacaktır.
2. Dildeki Arapça ve Farsça sözcükler atılmayacak; ancak Türkçe karşılıkları bulunanlar kullanılmayacaktır.
3. Derneğin yayınlarında en yalın Osmanlı Türkçesi kullanılacaktır.
4. Resmi yazışmalarda, ilân ve levhalarda halkın kolaylıkla anlayabileceği bir Türkçenin kullanılması hükümetten istenecektir.
 
Bu düşünceler uygulanabildi mi?
 
Bu düşünceler istenen biçimde uygulamaya geçirilememiştir. Ancak daha sonraki dilde yalınlaşma için bir adım olduğu açıktır. 1911'de Mehmet Emin'in başkanlığında "Türk Yurdu" derneği kuruldu. Bu dernek de kendi adıyla bir dergi çıkardı. Daha sonra da en uzun süre yaşayan, Türkiye'de milliyetçiliğin gelişmesinde en etkili dernek olan "Türk Ocağı" kurulur. Ayrıca halkın düzeyine inmeyi amaçlayan bir dergi çıkarılır: Halka Doğru (1913). İktidardaki İttihat ve Terakki Partisi de bu hareketi desteklemektedir. Böylece milliyetçilik hareketi hızla gelişir.
 
 
Genç Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi
 
Milliyetçiliğin dil ve edebiyatla ilişkisi, 1911'de Selânik'te çıkmaya başlayan Genç Kalemler adlı dergi ile kurulmuştur. Derneginin başında Ömer Seyfettin ve Ali Canip bulunmaktadır.
 
"Milli edebiyat" adı ilk kez Genç Kalemler'de kullanılır.
 
Ulusal (milli) bir edebiyat yaratma görevini üzerine alan dergi, böyle bir edebiyat için önce dilin ulusallaştırılması (millileştirilmesi) gerektiği gerçeğini ortaya çıkarır.
 
Genç Kalemler'in üyeleri derginin "Yeni Lisan" başlıklı ünlü başyazısında, dilin yalınlaştırılarak Osmanlıcadan kurtarılması gerektiğini öne sürerler.
 
Bunun koşullarını madde madde açıklarlar:
 
1. Türkçede kullanılan Arapça ve Farsça dilbilgisi kuralları kaldırılmalı;
2. Türkçeye girmiş Arapça sözcükler Arapça dilbilgisi değerlerine göre değil, Türkçedeki kullanışlarına göre dikkate alınmalı;
3. Arapça ve Farsça sözcükler asıllarındaki söylenişlerine değil, Türkçedeki
söylenişlerine göre yazılmalı;
4. Konuşma diline girmiş Arapça ve Farsça sözcükler atılmamalı, bilimsel terimlerde Arapça kullanılmasında sakınca görmemeli;
5. Başka Türk lehçelerinden sözcük alınmamalı;
6. Konuşmada İstanbul ağzına uyulmalıdır.
 
Genç Kalemler'in genç üyeleri dilin böylece yalınlaşacağını düşünmektedirler. Bu hareketin başında Ömer Seyfettin, edebiyat ile dili birbirinden ayırmaz. Zamanın edebiyatının ulusal olmayışına neden olarak eski ve yapay dili gösterir. Gereksiz yabancı kuralların dili hasta ettiğini öne sürer. Bu yüzden genç edebiyatçılardan, bu hasta, yapay dilden uzaklaşmalarını ister. Ömer Seyfettin'e göre ulusal bir edebiyatı, ancak bu dilden uzaklaşan edebiyatçılar oluşturabilir. Ayrıca edebiyatın konusununda halkın yaşayışından alınması gerektiğini öne sürerler. Çünkü Tanzimat'a dek İran'ın taklitçisi olan Türk edebiyatı, Tanzimat'tan sonra da Batının taklitçisi olmuştur. Artık bunlardan kurtularak, yaratma aşamasına geçmek ve Türk halkının yaşayışına yönelmek gerekmektedir. Şiirde Genç Kalemler ile Fecr-i Ati arasında önemli bir ayrım yoktur. Çünkü Genç Kalemler'in şairleri "estetik bir haz" aracı saydıkları şiirde Fecr-i Aticiler gibi bireyci anlayışı sürdürürler. Sonraları aruz yerine hece ölçüsünü getirirlerse de hecenin benimsenmesi uzun bir süre almıştır.
 
Bu harekete Servet-i Fünuncular, Fecr-i Aticiler büyük bir tepki gösterirler.
 
Başta Köprülüzade Mehmet Fuat Süleyman Nazif, Cenap Şehabettin ve Yakup Kadri olmak üzere birçok yazar, sert bir eleştiriye girişirler. Çünkü bu kişiler, sanat eserlerinin uluslararası olması nedeniyle edebiyatın ulusal olamayacağını düşünmektedirler. Yeni Lisan'ın de edebiyat dili değil, bilim dili olabileceğini öne sürerler. Yakup Kadri, sanatın kişisel ve saygıdeğer olduğu görüşündedir. Bu yüzden dildeki yalınlaşmaya kesinlikle karşı çıkar. Fakat bir yıl süren tartışmaların sonunda Hamdullah Suphi, Celâl Sahir, Yakup Kadri, Köprülüzade Mehmet Fuat, Refik Halit, Yeni Lisan hareketini kabul ettiklerini bildirirler.
 
Genç Kalemler 1912'de kapanmış, yazarları da İstanbul'a gitmişlerdir. Balkan yenilgisinin kendilerini doğruladığını görerek, Millî edebiyat hareketini Türk Yurdu gibi öteki milliyetçi dergilerdeki yazılarıyla sürdürmüşlerdir. Yeni yetişen gençlerin de katılmasıyla Millî edebiyat akımı genişleyerek, edebiyatımızın yeni bir döneme girdiğini gösterir.
 
 
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ ŞİİRİ İLE İLGİLİ BİLİNMESİ GEREKENLER
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ ŞİİRİ
Genel Özellikler
 
Ulusal şiirin ilk temelini Tanzimat döneminde Şinasi atmıştır, fakat asıl uygulayıcısı 1911'de Mehmet Emin Yurdakul olmuştur. Onu Genç Kalemler Dergisi'nde yazan Ziya Gökalp izlemiştir. Ziya Gökalp Türkçülüğü benimsetmekte Mehmet Emin'den daha başarılı olmuştur. Aynı yıllarda Servet-i Fünun, Fecr-i Ati gibi topluluklarda yer alan kimi şairlerin değişik görüşlerde yeni topluluklar kurdukları görülür.
 
Bunlardan biri Nayicilerdir ki ulusallaşmayı ulusal geçmişe bağlanmakta arayarak Mevlana'yı, Yunus Emre'yi anlamaya çalışırlar. Nev-Yunaniler; olgun, estetik Türk şiirini bir Türk rönesansı yaratmakta ararlar ve Eski Yunan şiirinin kurallarını, Türk şiirine uygulamaya kalkarlar. Bir grup şair, Türk tarihi ve Türk geleneklerini yeniden canlandırmakla ulusal şiire ulaşmaya çalışırken, bir grup şair Osmanlı İmparatorluğu'nun parlak döneminden şiir için bir gelecek umar. Bir başka grup ise Halk şiirine eğilir.
 
1917'de bütün bu küçük kümeleri bir araya toplayabilmek için Şairler Derneği kurulur. Bütün bu çalışmalar sonucu dilde belirgin bir ölçüde ulusallaşma görülür. Beş Hececiler bu dönemde yetişir, fakat artık hece ölçüsünü kullanan şairler beş sayısının çok üstündedir. Şiirin konusu ulusallaşır, Anadolu'ya yönelinir.
 
Yahya Kemal, Neo Klâsik akımın etkisiyle şiirler yazar. "Ok" şiiri dışta tutulursa aruz ölçüsünü kullanır, fakat konusunu Türk tarihinden alarak ulusal şiiri destekler.
 
Milli edebiyat şiirnin temel nitelikleri:
 
1. Halka doğru ilkesi gereğince ilk kez ulusal kaynaklara ve yurt sorunlarına dönülmüştür.
 
2. Sade bir dil kullanılmıştır.
 
3. Hece ölçüsü esas alınmıştır. Halk şiiri nazım biçimlerinden yararlanılmıştır.
 
4. Şiirlerde doğa ve yurt güzellikleriyle birlikte, vatanseverlik ve kahramanlık konuları da işlenmiştir.
 
5. Şiirde Beş Hececiler önemli bir çıkıştır.
 
"Milli Edebiyat"tan ne anlaşıldığı konusunda değişik görüşler göze çarpıyor. "Milli Edebiyat"tan yana olan şairlerin kimileri Milli edebiyatı eski Türk tarihine, efsane ve geleneklerine bağlanma olarak benimseyip bu doğrultuda şiirler yazmışlardır (Mehmet Emin, Ziya Gökalp, M. Nermi). Kimilerinin Osmanlı İmparatorluğunun parlak dönemlerini yaşatmağa yöneldiği görülüyor (Yahya Kemal, Enis Behiç). Bir üçüncü grup da ulusallaşmayı "halk şiirine dönüş" kabul ederek halk şiirine benzer örnekler vermişlerdir (Rıza Tevfik, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya).
 
 
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ ŞİİR AKIMLARIYLA  İLGİLİ BİLİNMESİ GEREKENLER
Milli Edebiyat Dönemi Şiir Akımları
 
Beş Hececiler
 
1917'den sonra genç şairler, şiirlerinde Türkçe ve hece ölçüsünün en güzel örneklerini vermişlerdir. Bir kaç yılı kapsayan çok kısa süre içinde ulaşılan bu başarıda, Cumhuriyet'in ilk yıllarında da şiir yazmayı sürdüren ve Beş Hececiler ya da Hecenin Beş Şairi olarak adlandırılan şairlerin etkisi büyüktür.
 
Bir topluluk oluşturmayan, aynı özellikleri taşıdıkları için bu adla adlandırılan şairler " Halit Fahri (Ozansoy) (1891-1971), Enis Behiç (Koryürek) (1892-1949), Orhan Seyfi (Orhon) (1890-1972),Yusuf Ziya (Ortaç) (1895-1967) ve Faruk Nafiz (Çamlıbel) (1898-1973)'dir.
 
Balkan Savaşı'ndan başlayarak Birinci Dünya Savaşı yılları Türkçe ve hece ölçüsüyle şiir yazma eğilimini güçlendirmiş, Beş Hececi şairlerin kimileri ulusal duyguları kamçılayan şiirler yazarken kimileri de Anadolu'ya yönelmişlerdir. Bu yönelmede genel olarak Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında başlayan Anadolu edebiyatının etkisinden söz edilebilir. Bu şairler arasında değişik yanlarıyla dikkati çekenler Faruk Nafiz ve Enis Behiç'tir.
 
Birinci Dünya Savaşı yıllarında adını duyuran Faruk Nafiz aruzdan heceye kolayca geçen şairlendendir. 1915'te yayımlanan ilk şiir kitabı Şarkın Sultanları'nda toplanan şiirleri aruz ölçüsüyle yazılmış olmakla birlikte bir yıl sonra yayımladığı Dinle Neyden'deki bütün şiirleri hece ölçüsüyledir. İki ölçüyü de başarılı olarak kullanan şairin hece ölçüsüne bağlılığı sürekli olmamış, şiirde müziğe önem verişi onu zaman zaman aruz ölçüsüne döndürmüştür. Lirizmin ağır bastığı şiirlerinde aşkla birlikte değişik temalar işlemiş Anadolu'ya olan sevgisini dile getirmiştir. Konuşulan Türkçenin bütün özelliklerinin egemen olduğu şiirlerinde seçtiği temaya uygun bir söyleyiş göze çarpar. Han Duvarları adlı şiiri Anadolu'yu en güzel yansıtan şiirlerden biridir.
 
Enis Behiç, adını Balkan Savaşı yıllarında duyurmaya başlamış, ortama uygun olarak ulusal konulu şiirler yazmıştır. Bu şiirlerinde aruz ölçüsünü kullanan Enis Behiç, Ziya Gökalp'le tanıştıktan sonra kısa sürede hece ölçüsüne geçmiştir. Bundan sonra Enis Behiç'i Milli Edebiyatçılar arasında görürüz. Hece ölçüsünü kullanmada değişiklikler yapan şair önce halk şairlerinin ve Milli Edebiyat şairlerinin çok kullandığı onbirli ölçünün duraklarını değiştirmiştir. 6+5 olarak kullanılan durakları 7+4 biçimine soktuğu gibi, aynı şiirde değişik hece ölçüsü kullanmayı da denemiştir.
 
Değişik temalı şiirleri arasında kendine en çok ün kazandıranlar, ulusal temalı olanlardır. Çanakkale Şehitliğinde, Venedikli Korsan Kızı, Gemiciler� gibi şiirleri en çok bilinenlerdir. 1927'ye değin yazdığı şiirlerinden bir bölümünü Miras adlı kitabında bir araya toplamıştır. Miras'ın ikinci baskısı, daha sonraki şiirleri de eklenerek, Miras ve Güneşin Ölümü (1951) adıyla yapılmıştır. 1927-1946 arasında bir durgunluk dönemine giren şairin yeniden şiir yazmaya başladığında şiir çizgisini değiştirdiği görülür. Bu değişmede bir Mevlevi büyüğü olan Çedikçi Süleyman Çelebi'nin ruhundan aldığı esinlerin büyük etkisi olmuştur. Dini ve tasavvufi bir içerik kazanan şiirlerinde dil ağırlaşmış, aruz ölçüsüne dönülmüştür. Bu şiirlerini de Varidat-ı Süleyman- Çedikçi Süleyman Çelebi Ruhundan İlhamlar (1949,1951) adıyla yayımlanmıştır.
 
Orhan Seyfi, Yusuf Ziya ve Halit Fahri Milli Edebiyat hareketinin geliştiği, yerleştiği yıllarda yetişen şairler olarak konuşulan Türkçeyi, hece ölçüsünü benimsemişlerdir. İlk şiirlerini Fecr-i Ati'nin etkisiyle aruz ölçüsünde yazan şairler, aruzu bırakıp heceye yönelmekte güçlük çekmemişlerdir. Orhan Seyfi, aruz ölçüsüyle yazdığı Fırtına ve Kar'ın yanında ile hece ölçüsüyle yazılmış masalın en güzel örneklerinden biri olan Peri Kızıyla Çoban Hikayesi adlı şiirleriyle tanınmıştır. Aruza Veda adlı şiiriyle aruz ölçüsünü bırakıp heceye ve konuşulan Türkçeye yönelen Halit Fahri'nin, şiirlerinde bireysel duygulanışlara fazlaca yer verdiği görülür.
 
Beş Hececi şairler, serbest şiire geçilinceye değin kendilerinden sonra gelen şairleri hece ölçüsü ve Türkçe kullanma bakımından etkilemişlerdir.
 
"Milli Edebiyat" şiirinin ilkelerini benimseyen şairler olarak Beş Hececiler'e Salih Zeki Aktay, Ali Mümtaz Arolat, İhsan Raif, Şükufe Nihal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ömer Bedrettin Uşaklı, Halide Nusret Zorlutuna, Necmettin Halil Onan gibi şairleri ekleyebiliriz.
 
Beş Hececilerin temel özellikleri  şöyledir:
 
1. Şiirde sade ve özentisiz olmayı, süsten uzak durmayı benimsemişlerdir.
 
2 Düzyazıdaki söz dizimini şiire uygulamışlardır.
 
3. Dize kümelerinde dörtlük esasına bağlı kalmamış, yeni biçimler denemişlerdir.
 
4. İlk dönemlerinde aruzu veznini kullanmışlardır; Milli edebiyat akımının etkisiyle hece ölçüsüne geçmişlerdir.
 
5. Şiirde memleket sevgisi, yurt güzellikleri, vatan sevgisi, kahramanlık gibi konular işlenmiştir.
 
6. Şiire Milli Mücadele yıllarında başlamışar; Cumhuriyet döneminde de devam etmişlerdir. Bu nedenden dolayı bu şairleri Cumhuriyet edebiyatına da katabiliriz.
 
7. Halk şiirinden etkilenmekle birlikte arayışlarını sürdürmüşler; hece ölçüsüyle serbest müstezat yazmayı denemişlerdir.
 
8. Gerçekçi olmak istemelerine karşın hemen hepsi romantizme sürüklenmişlerdir.
 
9. Şiirlerinde Anadolu'yu coşkulu bir dille anlatmışlardır.
 
 
Milli Edebiyat Dönemindeki Diğer Şiir Eğilimleri
 
Nayîler
 
Yeni eğilimlerden biri Nayiler adı altında ortaya çıkarılmak istenen harekettir. Halit Fahri, Selahattin Enis, Hakkı Tahsin, Orhan Seyfi, Yakup Salih, Hasan Sait gibi gençlerin destekledikleri bu hareket ulusal edebiyatın oluşmasını "ulusal geçmişe bağlanış" ta görür.
 
Bu görüşün temelinde, Türk edebiyatının ilk dönemlerine inerek, 13. yüzyılın büyük mutasavvıflarından Mevlana Celalettin Rumi ile Yunus Emre'nin şiirlerindeki içten söyleyişi, coşkulu, gizemli havayı şiirlerinde yaşatmak yatar. Şahabettin Süleyman'ın, Sefahat-ı Şiir ve Fikir dergisinde (1914 s.1) "Nayiler �Yeni Bir Gençlik Karşısında" başlıklı makalesiyle tanıttığı bu topluluk, düşüncelerini ortaya koyacak yapıtlar veremeden dağılmıştır.
 
Nev-Yunanilik (Havza Edebiyatı)
 
İkinci bir eğilim, Türk edebiyatını temelinden batılılaştırmak amacıyla, "Eski Yunan edebiyatını örnek almak"tır. Yahya Kemal'le Yakup Kadri benimsedikleri bu eğilime Eski Akdeniz uygarlığıyla ilgili olduğu için Havza Edebiyatı ya da Nev-Yunanilik adını vermişlerdir. Bu eğilimin örnekleri de Yahya Kemal'in "Sicilya Kızları" ve "Biblos Kadınları" adlı şiirleri ile Yakup Kadri'nin "Siyah Saçlı Yabancı ile Berrak Gözlü Genç Kızın Sözleri" başlıklı yazısı ile sınırlı kalmıştır. Nayilik gib Nev Yunanilik de dönemini etkileyen bir gelişme göstermemiştir. Şiirimizde tek temsilcisi Salih Zeki Aktay olarak görülür.
 
Sicilya Kızları
 
Sicilya kızları, uryân omuzlarında sebû,
Alınlarında da çepçevre gülden efserler,
Yayar bu mahfile asâbı gevşeten bir bû;
Ve gözleriyle derinden bakar, gülümserler
Sicilya kızları, uryân omuzlarında sebû…
 
Hadîkalarda nevâ-gîr iken şadırvanlar,
Somâki kurnalarından gümüş sular dökülür;
Ve hep civâra serilmiş kadîfe dîvânlar
İçinde, bûseden ölmüş vücûdlar bükülür,
Hadîkalarda nevâ-gîr iken şadırvanlar…
 
Gerer beyaz kuğular nâzenîn boyunlarını;
Füsûn-ı nevm ile, görmez bu âteşîn ravza
İçinde dalgalanan huzûz-ı rehâvetle hâvzdan havza,
Gerer beyaz kuğular nâzenîn boyunlarını…
 
                                               Yahya KEMAL
 
 
MİLLİ EDEBİYAT ROMAN VE HİKAYECİLİĞİ İLE İLGİLİ BİLİNMESİ GEREKENLER
Milli Edebiyat Roman ve Hikayeciliği
 
Millî Edebiyat dönemi roman ve öykülerinde konuşma dili ve anlatımı kullanılmıştır. Halkı ilgilendiren konulara yönelen yazarlar, eserlerinde hem İstanbul'un, hem Anadolu halkının yaşamını, sorunlarını ele almışlardır.
 
Dönemin önde gelen roman ve öykü yazarları Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halit, Aka Gündüz, Reşat Nuri ve Ebubekir Hazım'dır. E. Hazım dışındaki yazarların tümü Cumhuriyet döneminde de yazarlık yaşamlarını sürdürmüşlerdir.
 
Milliyetçiliği, Kurtuluş Savaşı'nı romanlarında ele alan H. Edip, romanlarındaki güçlü kadın tiplerle dikkati çeker. Millî Edebiyat hareketine sonradan katılan yazar Yakup Kadri ise romanlarında toplumun yaşadığı değişimleri eleştirel bir bakışla anlatmışlardır.
 
Millî Edebiyat ve Cumhuriyet dönemlerinin en sevilen yazarlarından biri olan Reşat Nuri; Çalıkuşu romanıyla büyük ün kazanmıştır. Refik Halit Karay, bu dönemde yazdığı İstanbul'un İç Yüzü adlı romanında II. Meşrutiyet yönetimi ile I. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan savaş zenginlerini anlatır. Ömer Seyfettin ise çağdaş Türk öykücülüğünün ilk önemli kişiliği olarak dikkati çeken bir yazarımızdır.
 
Milli Edebiyat Romanı
 
Bu dönemde kimi romancılar İstanbul dışındaki toplumsal konuları işlemiş, kimileri toplumun kuşaklar boyu yaşadığı değişiklikleri yansıtmışlardır. Ayrıca toplumsal bir davranış biçimi ya da siyasal bir düşünce olarak milliyetçiliği işleyen yazarlar da bulunmaktadır.
 
Dönemin önde gelen romancıları Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halit, Aka Gündüz, Reşat Nuri ve Ebubekir Hazım'dır. Bu yazarlar ilk romanlarını Millî Edebiyat döneminde yayımlamakla birlikte, 1923'ten sonra yazdıklarıyla da yazarlık yaşamlarını Cumhuriyet döneminde sürdürmüşlerdir. Bu ünitede 1923 öncesi romanlarını inceleyeceğiz. 1923'ten sonra yayımlananlar ise bir sonraki ünitede ele alınacaktır.
 
Millî Edebiyat döneminin ilk romancısı Halide Edip Adıvar (1884-1964), en tanınmış yazarlarımızdan biridir. Onun birinci derecedeki roman kişileri hep güçlü kadınlardır. İlk romanı II. Meşrutiyet'in ilânından hemen sonra yayımladığı Seviye Talip (1909)'tir. Onu Handan (1912) ve Son Eseri (1912) izler. Mevlut Hüküm (1919) ilk üç romanı gibi mutsuz evlilik ve aşk öykülerini işlediği bir eserdir. Yeni Turan  (1912) ise Halide Edip'in Türkçülük düşüncesini kendi süzgecinden geçirerek işlediği ilgi çekici bir romandır. Daha önceki romanlarında aşk ve evlilik ilişkileri çerçevesinde önce çıkardığı güçlü kadın kahramanın yerini bu kez düşünce ve eylemleriyle toplumun gelişmesinde büyük bir etkisi olan idealist bir kadın alır.
 
Halide Edip'in idealindeki Türkiye'yi anlattığı ütopik romanı Yeni Turan'ın başkişisi Kaya, milliyetçi bir aydın kadındır. Kendini "Yeni Turan" idealini geniş kitlelere yayma ve ülke yönetimine egemen duruma getirmeye adamıştır. Bunu yaparken yalnızca çalşıması yetmemiş, ideali için kişisel mutluluğundan vazgeçebilmiştir. Millî Mücadeleye katılmış bir insan olan yazar, savaş sırasından yaşanan kahramanlıkları, direnişleri ve ihanetleri de Ateşten Gömlek'te 1922 ve Vurun Kahpeye'de (1923) anlatmıştır. Yazar bu iki romanıyla bu toprakların ne özveriler sonucunda, nice insanların canları pahasına kazanıldığını gözler önüne sermiştir.
 
Halide Edip'in Kurtuluş Savaşı'ndaki tanıklığının bir ürünü olan Ateşten Gömlek, Kurtuluş Savaşı üzerine yazılmış ilk romandır.
 
Başlangıçta üyesi olduğu Fecr-i Ati'nin sanat anlayışına uygun olarak bireyci bir yazar olan Yakup Kadri (1889-1974), daha sonra Millî Edebiyat hareketine katılır. Bundan sonra ülke gerçeklerini gören yazar, toplumun sorunlarını eleştirel bir bakışla işlemeye başlar.
 
Yakup Kadri ilk romanları Kiralık Konak ve Nur Baba'yı 1922'de yayımlamıştır. Cumhuriyet döneminde yayımladığı öteki romanlarıyla birlikte, âdeta toplumumuzun çağdaşlaşma tarihini yazmıştır.
 
Kiralık Konak, ilk batılılaşma haraketlerinin başladığı Tanzimat döneminden, Birinci Dünya Savaşının ortalarına dek geçen süreyi kapsar. Yazar bu romanda – ağırlıklı olarak II. Meşrutiyet döneminde – yanlış anlaşılan batılılaşmanın toplumda yarattığı yozlaşmayı, değer kargaşasını; bunların yol açtığı kuşak çatışmasını anlatır. Ayrıca konak yaşamının çöküşünü de göz önüne serer.
 
Reşat Nuri Güntekin (1889-1956) hem Millî Edebiyat, hem Cumhuriyet döneminin en sevilen yazarlarından biridir.
 
1912'de bir gazetede tefrika edilen Harebelerin Çiçeği yazarın ilk romanıdır. Ancak kitaplaşması Cumhuriyet döneminde (1953) gerçekleşebilmiştir. Çocukken bir yangında yaralanması yüzünden çok çirkinleşmiş bir insanın yaşamı anlatılır bu romanda.
 
1920'de tefrika edilen Gizli El ise 1924'te kitaplaşabilmiştir. R. Nuri'nin savaş dönemindeki yolsuzlukları, vurgunculukları anlatmak istediği eser, sansür yüzünden içerikte değişiklikler yapılmış; sonuçta tutarsız ve acemice yazılmış bir romana dönmüştür.
 
Reşat Nuri'nin ünlü romanı Çalıkuşu (1920) hem yayımlandığı yıllarda, hem de daha sonralara büyük ilgi çekmiş; Türk edebiyatında en çok okunan romanlardan biri olmuştur.
 
Reşat Nuri bütün eserlerinde konuşma dilinin egemen olduğu yalın bir Türkçe kullanmıştır.
 
Önce Fecr-i Ati'ye girip, sonra Millî Edebiyat hareketine katılan bir yazar daha var: Refik Halit (1885-1965). Birçok aşk romanı yazmış olan Refik Halit'in yalnızca İstanbul'un İç Yüzü adlı eseri Millî Edebiyat döneminde yayımlanmıştır (1920). Romanda II. Meşrutiyet döneminde yönetimi ele alan İttihat ve Terakki Fırkası üyeleri ile I. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan savaş zenginleri anlatılır. Bir siyasal yergi olan eser, aynı zamanda o günün yaşayışını, gelenek ve görenekleri de göz önüne serer.
 
Bir Millî Edebiyat yazarı da kısa süren ömrüne çok sayıda öykü ve iki roman sığdıran Ömer Seyfettin (1884-1920)'dir. İlk romanı Efruz Bey'de yabancı kültürle yozlaşmış, gösteriş meraklısı bir sahte aydını anlatır. Böylece Efruz Bey'in kişiliğinde zamanın sahte aydınlarını eleştirir. İkinci roman, tefrika edilirken bilinmeyen bir nedenle yayımı kesilen Yalnız Efe'dir. Eser halk edebiyatında görülen "devletin sağlayamadığı adaleti getirmek için dağa çıkan eşkıya" konusunun işlenmiş olması bakımından önemlidir. Yalnız Efe'nin başka bir dikkat çekci yönü de kahramanının kız olması ve romanın İzmir'in işgalinden kısa bir süre sonra yayımlanmasıdır.
 
Millî edebiyat döneminin öteki roman yazarları şunlardır: Aka Gündüz (Kurbağacık), Ebubekir Hazım Tepeyran (Yeni Şeyler: Küçük Paşa), Müfide Ferit (Aydemir, Pervaneler), Halide Nusret Zorlutuna(Küller).
 
Milli Edebiyat Hikayesi
 
Halide Edip Adıvar, Millî Edebiyat döneminin ilk öykü yazarlarındandır. Romanlarından önce yazmaya başladığı öykülerinde dil, Servet-i Fünun'un dil ve anlatımına uygundur. Daha sonraki öykülerinde daha yalın, konuşma diline uyan bir dil kullanmıştır. Romanlarında olduğu gibi öykülerinde de kadın kahramanlar öne çıkmıştır. Yazar öykülerini Harap Mabetler ve Dağa Çıkan Kurt adlı iki kitapta toplamıştır.
 
Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun ilk öykü kitabı Bir Serencam'dır. 1913'te basılan kitaptaki öykülerde Servet-i Fünun'un anlayışına uygun bir dil ve anlatım görülür. Ancak yazar, sonraki baskıda öykülerin dilini yalınlaştırmıştır. Yakup Kadri, bu kitabındaki öykülerinde o dönemin gelenek ve göreneklerinden büyük zarar gören mutsuz insanları anlatmıştır. Kitaba adını veren Bir Serencam öyküsünde tutsaklık konusunu ele almıştır. Yakup Kadri'nin öteki öykü kitapları Rahmet ve Millî Savaş Hikayeleri'dir.
 
Ömer Seyfettin (1884-1920) Yeni Lisan Hareketi'yle dilin yalınlaşmasında önemli bir dönemi başlatmakla kalmamış; bu dili edebiyatta kullanarak başarılı örnekler de vermiştir.
 
Batılı anlamda öykü edebiyatımıza Tanzimat döneminde girmiş olsa da dil ve konu bakımından aksaklıklar vardı. Öykünün diliyle, konusuyla bize ait olması ancak Millî Edebiyatta, daha çok da Ömer Seyfettin'in çabalarıyla gerçekleşti.
 
Çağdaş anlamdaki Türk öykücülüğünün ilk önemli kişiliği olan Ömer Seyfettin, aynı zamanda öykü yazarlığını kendine ilk meslek edinen yazardır.
 
Türk edebiyatında öykü, ancak Ömer Seyfettin'den sonra yazarlar arasında başlı başına bir tür olarak ilgi görmüştür. Dolayısıyla Türk öykücülüğünün gelişmesinde Ömer Seyfettin'in büyük bir etkisi olmuştur.
 
Yazarın ilk öyküsü 1908'de Tenkid adlı dergide yayımladığı At'tır. Bu öyküdeki yalın Türkçeyi sonraki eserlerinin tümünde bilinçle ve başarıyla kullandığı görülür. Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savaşında aldığımız yenilgilerin acısını duyan Ö. Seyfettin gerçek bir milliyetçidir. Bu yenilgileri, devletin gerilemesini ulusal bilinçten yoksun oluşumuza bağlar. Kurtuluşu Türklük bilincinin uyanmasında görür. Onun için de öyküleriyle ulusal bilinci uyandırmak için büyük çaba gösterir.
 
En çok işlediği konular, tarihten aldığı kahramanlık olaylarıdır. Başını Vermeyen Şehit, Pembe İncili Kaftan, Forsa, Topuz bu konuyu işlediği en güzel öyküleridir. Toplumdaki aksaklıkları da mizahi bir bakış açısıyla eleştirir. Batıl inançları, kadın-erkek, çocuk-çevre ilişkilerini, anlamsız korkuları işler. Doğuyu görmek istedikleri gibi algılayan Batılıları da Gizli Mabet türü öykülerinde alaycı bir anlatımla eleştirir.
 
Çok genç yaşta ölen yazarın kimi kitapları ölümünden sonra yayımlanmıştır. Öyküleri şu kitaplarda toplanmıştır: Eshab-ı Kehfimiz, Harem, Efruz Bey, Yalnız Efe, Yüksek Ökçeler, Gizli Mabet, Bahar ve Kelebekler, Beyaz Lâle, Asilzadeler, Bomba, Mahçupluk İmtihanı, Dalga, İlk Düşen Ak, Nokta, Tarih Ezelî Bir Tekerrü…
 
Romanlarıyla ünlenen Reşat Nuri Güntekin, yazarlık yaşamına gazete ve dergilerde tiyatro ile ilgili eleştiriler yazmakla başlamıştır. İlk edebî eseri ise 1917'de bir dergide yayınladığı Eski Ahbap adlı öyküsüdür. Yazar, romanlarında olduğu gibi öykülerinde de yalın bir dil kullanmıştır. Öykülerin çoğunda karşılıklı konuşmalardan oluşmuş bir düzenlemenin ağır bastığı görülür.
 
Reşat Nuri'nin öykülerinin dikkat çekici bir özelliği de ölçülü bir gülmece ögesinin bulunmasıdır.
 
Reşat Nuri'nin öykülerinde olaylar genellikle İstanbul'da geçer. Konular da ağırlıklı olarak evlilik, aile, çocukların eğitimi üzerinedir. Yazarın Cumhuriyet dönemine dek basılan öykü kitapları şunlardır: Recm-Gençlik ve Güzellik, Roçild Bey, Eski Ahbap.
 
Daha çok fıkra ve romanlarıyla tanınan, gazetecilik yapmış olan Refik Halit Karay (1888-1965) da yazarlık yaşamına mizah yazıları ve öyküyle başlamıştır. Öykülerinde yalın bir dil kullanan yazar, anlatımda mizah ögesine sık sık başvurmuştur. Konuşmaya da çok yer vermesi sayesinde doğal, akıcı, canlı bir biçime ulaşmıştır.
 
Ünlü öykü kitabı Memleket Hikâyeleri'nde Anadolu'da geçen olaylar ve Anadolu insanlarını anlatır. Bu öyküler belli sürelerle bulunduğu kimi Anadolu kentlerindeki gözlemlerine dayanır. Olayları ve kişileri aktarır. Ancak aynı başarıyı bu olayların nedenlerini, kişilerin iç dünyalarını çözümlemede gösteremez. Refik Halit öykülerini Memleket Hikâyeleri, Gurbat Hikâyeleri, Ay Peşinde adlı kitaplarda toplamıştır.
 
Millî Edebiyat döneminin öteki öykü yazarları Aka Gündüz (Türkün Kitabı, Türk Kalbi) Ebubekir Hazım Tepeyran (Eski Şeyler), Raif Necdet Kastelli (Ziya ve Sevda), Ercüment Ekrem Talu (Teravihten Sahura) dur.
 
 
MİLLİ EDEBİYAT TİYATROSU İLE İLGİLİ BİLİNMESİ GEREKENLER
Milli Edebiyat Tiyatroculuğu
 
1908'de II. Meşrutiyet'in getirdiği özgürlük, tiyatro etkinliklerini de etkilemiş, hız kazanan tiyatro çalışmaları Milli Edebiyat döneminde de sürmüştür. Bu dönemdeki ilk girişim resmi bir tiyatro kurulmasıdır. Paris'te ünlü bir tiyatronun müdürü olan Pierre Antuan tarafından kurulan bu tiyatronun önemi, oyuncu olmak isteyenleri yetiştirme amacı gütmesidir.
 
1915'te kurulan ve Darülbedayi adını taşıyan bu ilk Osmanlı tiyatrosu amacı bakımından aynı zamanda bir okul niteliği taşır.
 
Bu sırada başlayan Birinci Dünya Savaşı'nın yarattığı çeşitli güçlükler, tiyatronun çalışmalarını engellemiş, ilk oyun ancak 1916 yılı başında sahneye konulabilmiştir. Bu oyun Hüseyin Suat'ın Çürük Temel adlı uyarlamasıdır. Onu Halit Fahri'nin Baykuş'u izler. Bu ilk resmi tiyatro, savaşın gittikçe artan sıkıntıları içinde, çalışmalarını düzenli olmasa da Cumhuriyet ilan edildikten sonra 1926'da Şehir Tiyatrosu'nun kuruluşuna değin sürdürebilmiştir.
 
Darülbedayi, sanatçı yetiştirdiği gibi, o yılların yazar ve şairlerini oyun yazmağa da yöneltmiş, daha çok, roman, öykü, şiir yazan şair ve yazarlar oyun yazmağa başlamışlardır. 1915'ten sonra yazılmağa başlanılan oyunların daha çok hafif güldürüler ya da şarkılı güldürüler olduğu dikkati çeker. Bu türlerin yeğlenmesinde, halkın tiyatroya olan ilgisini arttırmak için ilk sahnelenen oyunların Fransız güldürüleri olmasının etkisi düşünülebilir. Yazılan ve sahnelenen oyunlar, teknik yönden tam bir olgunluğa erişememekle birlikte, dili kullanış bakımından oldukça başarılıdır.
 
Bu dönemde yalnızca tiyatro yazarı olarak tanınan iki yazardan biri Müsahipzade Celâl (1868-1959), öteki de İbnürrefik Ahmet Nuri Sekizinci (1866-1935) dir.
 
1908'de oyun yazmaya başlayan Müsahipzade Celâl'in ilk oyunu 1913'te sahneye konulan Köprülüler'dir. Hafif, müzikli oyunlar yazmayı sürdüren yazarın oyunları daha çok töre güldürüsü niteliği taşır. Konularını genellikle Osmanlı tarihinden seçen, çeşitli dönemlerdeki sosyal yaşayışı, töreleri, inançları, düşünüş biçimlerini gülünç yanlarıyla canlandırmayı yeğleyen Müsahipzade Celâl sosyal eleştiriye büyük ölçüde yer vermiştir. Oyunları bu özellikleriyle daha çok töre güldürüsü niteliği taşırlar. Teknik yönden pek güçlü olmayan oyunlarında, kişileri kendi dönemlerinin söz varlığı ve konuşma biçimiyle konuşturmağa özen göstermiştir.
 
En çok tanınan İstanbul Efendisi (1920,1936), Lâle Devri (1921,1936), Macun Hokkası (1936), Atlı Ases (1936), Fermanlı Deli Hazretleri (1936), Balaban Ağa (1936) adlarını taşıyan oyunları öteki oyunlarıyla birlikte Halk Piyesleri (Müsahipzade Celâl) (1936) adıyla iki ciltte bir araya getirilmiştir.
 
Bu dönemin tanınmış güldürü yazarlarından olan İbnürrefik Ahmet Nuri Sekizinci Fransızca'dan yaptığı uyarlamalarla da tiyatromuza birçok oyun kazandırmıştır. O yılların Fransız güldürülerinin etkisi sezilen oyunlarında dili iyi kullandığı gibi, oyun tekniği yönünden de oldukça başarılı sayılır. Gücü Gücü Yetene (1918), Kadın Tertibi (1918), Kısmet Değilmiş (1920) gibi kendi yazdığı; Hisse-i Şayia, Sekizinci, Ceza Kanunu gibi uyarlama oyunları da vardır.
 
Bu iki oyun yazarıyla birlikte dönemin roman ve öykü yazarlarından Aka Gündüz, Reşat Nuri, Ömer Seyfettin, Halide Edip, Yakup Kadri, Mithat Cemal, şairlerinden Halit Fahri, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz, Necip Fazıl ve Salih Zeki de kimileri sahnelenen oyunlar yazmışlardır.
 
 
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ DERGİLERİ İLE İLGİLİ BİLİNMESİ GEREKENLER
Milli Edebiyat Dergileri
 
1908-1923 yılları arasında, 1908'den sonra ortaya çıkan değişik ideolojileri yansıtanlarla birlikte, "Milli Edebiyat hareketinin düşünceye ve sanata yansıyan tönleri ni kamuoyuna duyuran dergilerle karşılaşıyoruz.
 
Düşüncenin sanata yansıyan yönlerini dergiler duyururlar. 1911'de yayımlanan Genç Kalemler, 1917'den sonra, bir çok edebiyat hareketinin tanınmasında önemli rol oynayan Servet-i Fünun, Yusuf Ziya'nın yayımladığı Nedim (1918), Halit Fahri' nin yönettiği Şair (1919), Sabiha Zekeriya'nın çıkardığı Büyük Mecmua (1919) ve Mustafa Nihat'ın çıkardığı Dergah (1921) dergileri "Milli Edebiyat" hareketinin daha çok sanat ve edebiyat yönüne ağırlık vermişlerdir. Hareketin bilimsel yönünü yansıtan dergiler olarak, Fuat Köprülü'nün yönettiği Milli Tetebbular Mecmuası (1915) ile Celal Sahir'in yönettiği Bilgi (1913)' yi sayabiliriz. Milliyetçiliği ideolojik yönden ele alan dergiler ise, Türk Derneği'nin adını alan Türk Derneği (1911) ile Türk Yurdu'nun çıkarmaya başlayıp, Türk Ocağı'nın sürdürdüğü Türk Yurdu (1912) ve Yeni Mecmua (1917)'dır.
 
 
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDEKİ DİĞER TÜRLER İLE İLGİLİ BİLİNMESİ GEREKENLER
Milli Edebiyat Döneminde Diğer Türler
 
Milli Edebiyat döneminde, roman, öykü, şiir, tiyatro türlerinde olduğu gibi, yergi ve gülmece, edebi eleştiri, edebiyat tarihi türlerinde de bir gelişme göze çarpar.
 
Yergi ve Gülmece
 
Divan edebiyatından başlayarak örnekleri verilen yergi ve gülmecenin, Milli Edebiyat'a gelinceye değin daha çok bireysel çizgide kaldığı görülür. Özellikle yergide zaman zaman ölçünün kaçırılarak hakarete vardığı da dikkati çeker. Milli Edebiyat döneminde bireysellikten büyük ölçüde sıyrılma, siyaset ve sosyal konulara yöneliş, bu türde yeni bir çizgiye gelindiğini gösterir. Ayrıca yergi ve gülmece için gerekli olan, düşünce yapısı, ince buluşlar ve nüktenin de bu dönemde gülmece ve yergiye yansıdığını görüyoruz.
 
Milli Edebiyat döneminde bu türde gerek düzyazı gerekse koşuk biçiminde ürünler verilmiştir.
 
Dönemin yergi ve gülmece şairi olarak tanınanların başında Neyzen Tevfik Kolaylı (1879-1953) gelir. Küçük yaşta ney çalmaya başladığı için "neyzen" lakabıyla anılan şairde gülmece, özellikle yergi yeteneğinin gelişmesinde, genç yaşlarda İzmir'de tanıştığı Şair Eşref'in de etkisi olduğu düşünülebilir. Gülmeceden çok yergi niteliği taşıyan şiirlerinde siyasal olaylarla birlikte bireyleri de ele alan Neyzen Tevfik zaman zaman hakarete vardırdığı yergileriyle Divan şairlerini anımsatır. Hem mevleviliği hem de bektaşiliği benimseyen şair dünyanın kötülüklerini yererken coşkulu ve acımasızdır. Zekası ve esprileriyle de ün kazanan Neyzen Tevfik'in şiirleri Hiç (1919) ve Azab-ı Mukaddes (1924, 1949) adlı kitaplarda bir araya toplanmıştır.
 
Neyzen Tevfik'le birlikte, gülmece ve yergi şairi olarak Halil Nihat Boztepe (1882- 1949) ile İhsan Hamami (1884-1948)'nin adları sayılabilir. Divan şiiri koşuk biçimlerini de kullanan bu iki şair yergiden çok gülmeceyi yeğlemiştir. Kırıcı olmayan, ince bir zekânın yarattığı gülmece şiirleri Halil Nihat'ın, Siham-ı İlham(1924), Maytab( 1924) adlı kitaplarında bir araya toplanmıştır. İhsan Hamami'nin düzyazıyla yazdığı gülmecelerini topladığı Hamsi-name (1928)'si vardır.
 
Edebiyatın başka türlerinde ün kazanan şair ve yazarların da bu konuya eğildikleri dikkati çekiyor. Roman yazarları arasında bu konuya en çok eğilen Refik Halit Karay'dır. Refik Halit bir bölüğünü Kirpi adıyla yayımladığı gülmece fıkralarını Kirpinin Dedikleri (1918,1929,1940), Sakın Aldanma, İnanma Kanma (1919,1941), Ago Paşa'nın Hatıratı (1922,1939), Guguklu Saat (1922,1940) adlı kitaplarında bir araya toplamıştır.
 
Hecenin beş şairinden Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz ve onlarla aynı çizgide olan İbrahim Alaattin Gövsa'nın da bu türde örnekler verdiğini görüyoruz. Refik Halit gibi bu şairler de gülmece yazılarında takma adlar kullanmışlardır.
 
Fiske adını kullanan Orhan Seyfi şiir ve fıkralarını Fiskeler (1922), Asrî Kerem (1942), Kulaktan Kulağa (1943); Çimdik adıyla yazan Yusuf Ziya gülmece yazılarını Şen Kitap (1919), Beşik (1943,48), Ocak (1943), Sarı Çizmeli Mehmet Ağa (1956), Gün Doğmadan (1961); Çam Deviren ve Deli Ozan adlarıyla yazan Faruk Nafiz, şiirlerini Tatlı Sert (1938); Kıvılcım adıyla yazan İbrahim Alaattin de yazılarını Şen Yazılar (1926) adlı kitaplarında bir araya toplamışlardır.
 
Milli Edebiyat yıllarında tanınıp Cumhuriyet döneminde de ünlerini sürdüren bu şairlerle yazarlar, gülmece ve yergiyi geniş bir okuyucu kitlesine tanıtmak ve benimsetmekte önemli rol oynamışlardır.
 
Edebiyat Eleştirisi
 
Tanzimat Döneminde Batı edebiyatından edebiyatımıza yeni giren türlerle birlikte gelen "Edebiyat eleştirisi" bu dönemden başlayıp gittikçe gelişerek Milli Edebiyat dönemine gelmiştir.
 
Bütün edebiyat akımlarının ve hareketlerinin daha çok başlama, gelişme evrelerinde görüldüğü gibi, Milli Edebiyat hareketinin bu evrelerinde de gerek polemikte gerekse eleştiride bir yoğunleşma göze çarpar.
 
Özellikle Genç Kalemler'de Ali Canip ve Ömer Seyfettin'in, Milli Edebiyat anlayışı ve yeni lisan hareketini yaygınlaştırmak, savunmak için yayımladıkları polemik ve eleştiriler bu türün ilk güçlü örnekleridir.
 
Ömer Seyfettin'in Genç Kalemler kapandıktan sonra, aynı amaçla, Türk Yurdu, Yeni Mecmua gibi dergilerle, Gazetelerde yayımladığı yazıları; Ali Canip'in, Milli Edebiyat hareketine karşı olan Cenap Şahabettin'le yaptığı, sonradan (Milli Edebiyat Meselesi ve Cenap Bey'le Münakaşalarım 1918) adlı kitapta bir araya topladığı tartışmalar o yılların en çok ilgi uyandıran edebiyat eleştirileridir.
 
Ali Canip gibi, önce Fecr-i Ati topluluğunda yer alıp, daha sonra yerleştikçe Milli Edebiyat hareketine geçen Hamdullah Suphi, Yakup Kadri, Fuat Köprülü ve Raif Necdet de bu türde önemli yapıtlar bırakmışlardır. Bu yazarların polemik ve eleştirilerinde Milli Edebiyat, yeni lisanla ilgili olanların yanında, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati dönemleri için yapılan değerlendirmeler de yer alır.
 
Örneğin: Hamdullah Suphi, Yakup Kadri ve Fuat Köprülü'nün bu konularla ilgili polemikleriyle eleştirileri, kimi yapıtları değerlendiren yazıları Servet-i Fünun dergisinde yayımlanmıştır. Fuat Köprülü polemik ve eleştirilerinin bir bölüğünü Bugünkü Edebiyat (1924) adlı kitapta bir araya toplamıştır. Ayrıca Batı edebiyatıyla ilgili makalelerini topladığı Hayat-ı Fikriye (1910), Şahabettin Süleyman ile birlikte hazırladıkları, edebiyat bilgileriyle ilgili yazılarını kapsayan Malumat-ı Edebiye (1914- 1915) adlı yapıtları bu alanda önem taşır. Raif Necdet de özellikle Fecr-i Ati'ye karşı olduğunu belirten eleştirileriyle, değişik kişilerle, edebiyatı sorunlarıyla ilgili polemik ve eleştirilerini Hisler ve Fikirler (1901-1910), Hayat-ı Edebiye (1909-1922) adlı kitaplarda bir araya toplamıştır.
 
Milli Edebiyat döneminde yayımlanan eleştiri ve polemikleri gözden geçirdiğimizde, bireysellikten oldukça uzaklaşıldığı, ağırlığın üzerinde tartışılan konuya yöneltildiği görülür.
 
Edebiyat Tarihi
 
Bir toplumun geçirdiği evrelere bağlı olarak edebiyatındaki gelişmesi bakımından önem taşıyan edebiyat tarihi denemeleri, edebiyatımızda Tanzimat döneminin sonlarında başlar. II. Meşrutiyet'in ilk yıllarına değin sürdürülen denemelerden sonra edebiyat tarihçiliğinin bilimsel bir yöntemle ele alınması Milli Edebiyat döneminde başlar.
 
Edebiyat tarihinde yöntem denilince ilk akla gelen ad Fuat Köprülü'dür.
 
1909'da Fecr-i Ati topluluğuna giren Köprülü, değişik dergilerde yayımla nan şiirleri, polemikleri ve eleştirileriyle adını duyurmuştur. Köprülü'nün ilk olarak Bilgi Dergisi S.1' de yayımlanan Türk Edebiyatı Tarihinde Usul başlıklı makalesi, bir edebiyat tarihinin nasıl yazılacağı, edebiyat tarihçisinin karşılaştığı güçlükler, nasıl bir yöntem izlemesi gerektiği gibi noktalar üzerinde durularak, edebiyat tarihi yazılmasına bilimsellik getiren ilk incelemedir. Ancak makalenin yayımlanmasından üç yıl sonra Şahabettin Süleyman'la birlikte hazırladıkları Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı'nda göze çarpan yöntem eksiklikleri, ortaya konulan bilgilerin henüz tam olarak uygulanamadığını gösteriyor.
 
Yöntem eksiklikleri görülmekle birlikte Köprülü'nün edebiyat tarihi olarak bize bıraktığı yapıtlarının önemini yadsıyamayız.
 
Bu türde ilk büyük çalışması Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar'dı. Onu izleyerek Türk Edebiyatı Tarihi gelir. Bu edebiyat tarihinin İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı adını taşıyan birinci bölüğü 1920'de İslamiyetten Sonraki Türk Edebiyatı: Vezin ve Şekil adını taşıyan ikinci bölüğü 1921'de basılmlştır. Daha sonra ikisini bir arada XIV. Yüzyıl Çağatay edebiyatına değin genişleterek yeniden bastırmıştır (1926,1928). Bu yapıtın önemi ilk olarak Türk Edebiyatı tarihinin sınırlarını Osmanlı edebiyatı sınırları dışına çıkarmasıdır. Edebiyat tarihi sayılabilecek öteki yapıtları, Azeri Edebiyatına Ait Tetkikler (Bakü 1926), Milli Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri ve Divan-ı Türki-i Basit (1928), XVII. Asır Sonuna kadar Türk Saz Şairleri (1930), Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar (1934) adlarını taşıyanlardır.
 
Köprülü'nün, edebiyatımızın değişik alanlarında ve değişik konularda yazdığı makaleleri de edebiyat tarihi açısından ayrı bir önem taşır.
 
Bu makaleler arasında özellikle, Türk Edebiyatının menşei (Milli Tetebbular Mecmuası 1915, C.II), Türk Edebiyatında Aşık Tarzının Menşe ve Tekamülü Hakkında Bir Tecrübe (Milli Tetebbular Mecmuası 1915, C.I s.1), Türk Edebiyatının Ermeni Edebiyatına Tesiri (Edebiyat Fakültesi Mecmuası 1922, S.2), Anadolu'da Türk Dili ve Edebiyatının Tekamülüne Umumi Bir Bakış (Yeni Türk Mecmuası 1933, S.4,5,7), Gazneliler Devrinde Türk Şiiri (Edebiyat Fakültesi Mecmuası 1929, S.1) adlarını taşıyanlar edebiyat tarihi niteliğinde olanlardır. Bu makaleleri ile edebiyatımızın değişik kişileri ve konuları ile ilgili yazıları Edebiyat Araştırmaları I (1966,1986,1989) ile Edebiyat Araştırmaları II (1989) olmak üzere iki kitapta toplanmıştır.
 
Aynı dönemde yetişen yazarlardan Ali Canip'in XVIII. Yüzyıl şairleriyle ilgili makaleleriyle, Ömer Seyfettin Hayatı ve Eserleri (1925-1947) incelemesi; Yakup Kadri'nin aynı nitelikte Ahmet Haşim'i, Mithat Cemal'in Namık Kemal – Devrinin İnsanları ve Olayları Arasında (I.C.1.Kısım 194;, II.C.1. Kısım 1949; II.Cilt 2. Kısım 1956), Mehmet Akif (1939), Sarıklı İhtilalci Ali Suavi (1946); İbrahim Alaattin'in Süleyman Nazif (1933) adlı yapıtları edebiyat tarihi olmamakla birlikte, edebiyat tarihi hazırlamak isteyenler için kaynak yapıt olarak önem taşırlar.
 
 
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ SANATÇILARI, ŞAİRLERİ, YAZARLARI
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ ŞAHSİYETLERİ, YAZARLARI, ŞAİRLERİ İLE İLGİLİ BİLİNMESİ GEREKENLER
MİLLİ EDEBİYAT SANATÇILARI
 
Ziya Gökalp
 
23 Mart 1876'da Diyarbakır'da doğdu. 25 Ekim 1924'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Mehmet Ziya. Babası yerel bir gazetede çalışan memurdu. Eğitimine Diyarbakır'da başladı. Amcasından geleneksel İslam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Bir yıl sonra 1895'te İstanbul'a gitti. Baytar Mektebine kaydını yaptırdı. Buradaki öğretimi sırasında İbrahim Temo ve İshak Sukûti ile ilişki kurdu. Jön Türkler'den etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katıldı. Muhalif eylemleri nedeniyle 1898'de tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldı. Serbest bırakıldıktan sonra 1900'de Diyarbakır'a sürgüne gönderildi. 1908'e kadar Diyarbakır'da küçük memuriyetler yaptı. II. Meşrutiyetten sonra İttihat ve Terakki'nin Diyarbakır şubesini kudu ve temsilcisi oldu. "Peyman" gazetesini çıkardı. 1909'da Selanik'te toplanan İttihat Terakki Kongresi'ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı. Bir yıl sonra, örgütün Selanik'teki merkez yönetim kuruluna üye seçildi. 1910'da kurulmasında öncülük yaptığı İttihat Terakki İdadisi'nde sosyoloji dersleri verdi. Bir yandan da "Genç Kalemler" dergisini çıkardı. 1912'de Ergani Maden'den Meclis-i Mebusan'a seçildi, İstanbul'a taşındı. Türk Ocağı'nın kurucuları arasında yer aldı. Derneğin yayın organı "Türk Yurdu" başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua'da yazılar yazdı. Bir yandan da Darülfünun-u Osmani'de (İstanbul Üniversitesi) sosyoloji dersleri verdi.
 
DÜŞÜNCE YAŞAMI
   
Ziya Gökalp'ın düşünce yaşamı çok boyutludur. Onun düşüncesinin temelinde Türk ulusçuluğu ve büyük bir Türk devleti,eski Türklerin uygarlıkları,batı düşüncesinin olumlu yönlerinin eski uygarlıklarımızla birlikte uygulanması ve uyarlanması görülür.
 
Gökalp,Türk düşünce zincirinin birçok halkasında yer alan bir yazardır.Bir yanıyla bilimsel çalışmaları,sanatçılığı,tarihçiliği,eğitimciliği ve öte yanıyla da bütün bunların birleşimi niteliğinde olan Türkçülüğü üzerinde durulmalıdır.
 
Gökalp'in,döneminde düşünsel açıdan oldukça ileri bir düzeyde olduğu görülür.Gökalp'e göre ülkü önemli bir yer tutar insan yaşamında.Ülkü,seçkin zamanlarda yaşanılmış ya da yaşanılabilen bir yaşam biçimidir,gelecekte ulaşılacak bir amaç değildir.
Gökalp töre bakımından da ulusal değerleri Türkçülük amacına yaöneltmiştir.Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde yaşayan Gökalp, bazı azınlıkların ulusallaşma yolundaki çabalarını da göz önünde tutarak, bilinçli bir yaklaşımla Türkçülük ülküsünü savunmuştur.
 
Bütün yazılarının özünde dört ana düşüncenin yattığını görürüz; ulusal tarihimizin başlangıcını ortaya çıkarmaktarihimizin tarih yöntemlerine göre yazılmasını sağlamakTürk uygarlık tarihini yazmak; tarih ile toplumbilim arasındaki bağı gözden uzak tutmamak.
 
Gökalp, batı uygarlığını alırken Türk ulusunun kendi değerlerini bir yana bırakmasını istememiştir. Uygar bir ulusun ekonomik bakımdan da gelişmiş olmasına inanmaktadır. Ancak, ülkemiz o yıllarda tam bir ekonomik çöküntü içerisindedir. Ekonomik kalkınma için tarıma, küçük zanaatlara önem verilmesi gerektiği inancındadır. Özellikle Ahi örgütünü ve loncaları disiplinini göz önünde tutarak yeni bir atılım yapılması görüşündedir.Türklerde zanaatların gelişmişliğine değinir ve bugün de aynı düzene çıkılması için çalışılmasını ister. Bunun yanında sanayileşmeye de sırt çevirmiş değildir. Marks'ın toplumsal görüşlerin olduğu gibi ekonomik görüşlerine de yandaş değildir.Özgür bir ekonomiden yanadır.
 
SANATI
 
Gökalp,yaşamı boyunca düzyazılar,şiirler yazmıştır. Şiirleri, belirli bir düşüncenin yayılmasına dönüktür ve bu nedenle de bunlara şiir olarak bakamayız. Şiir yazmasının nedeni, düşüncelerinin, ''kamu bilincinde yayılması''dır. Gökalp, şiirlerinde Türklük bilincinin, ulusal bilincin, vatan ve ulus sevgisinin, toplumsal bilincin doğmasına dönük özleri işlemiştir. Düz yazılarında da aynı konuları daha aydınlatıcı, daha açık olarak ele almış; ölçü ve uyak sınırları içine sokamadığı düşüncelerini dile getirmiştir.
 
Gökalp'e göre, özgün eser, içinde yaşanılan toplumun vicdanında yaşayan güzeli bulabilendir. Bu ortak vicdandaki güzeli yakalayabilmek bir yandan da ulusal olanı bulmak demektir.
 
ŞİİRLERİNDE BİÇİM
 
Gökalp, ilk şiirlerinde Divan edebiyatımızın biçimlerini kullanmıştır.1908'den sonraki yıllarda ise halk edebiyatının kalıplarından yararlanmaya, Dede Korkut öykülerinden kaynaklanmaya yönelmiştir. Koşma, halk öyküsü, türkü, ilahi gibi Türk biçimlerini kullanmıştır. Özellikle halk edebiyatının destan biçimini kullanmıştır. Mesnevi denilen tarzla da birçok şiir yazmıştır. Bunun yanında Gökalp, batının üçer dizeden oluşan üçlemesini ve sonesini de kullanmıştır.
 
 
Eserleri:
 
SAĞLIĞINDA YAYIMLANANAN KİTAPLARI
 
Gökalp, şiirlerini dört kitapta toplamıştır: Şaki İbrahim Destanı,Kızıl Elma,Yeni Hayat,Altun Işık.
 
Düzyazıları da şunlardır: Rusya'da ki Türkler ne yapmalı?, Türk Töresi, Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak,  Doğru Yol, Türkçülüğün Esasları, İlm-i İçtima Dersleri ,İlm-i İçtima-ı Dini, İlm-i İçtima-ı Hukuki, Ameli İçtimaiyat.
 
ÖLÜMÜNDEN SONRA YAYIMLANANLAR:
 
Türk Medeniyet Tarihi, Fıkra nedir?, Ziya Gökalp Diyor ki, Yeni Türkiye'nin Hedefleri, Hars ve Medeniyet, Milli Terbiye ve Maarif Meselesi, Çınaraltı Konuşmaları, Limni ve Malta Mektupları, Gökalp'in Neşredilmemiş Yedi Eseri ve Aile Mektupları, Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri, Türk Ahlakı, Nasreddin Hoca Letaifi, Kürt Boylarına Ait Sosyolojik Tetkikler.                                                                                                                                                     
 
 
 
 
 
 
Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944)
 
Henüz Mekteb-i Hukuk'ta bulunduğu esnada, Fazilet ve Asalet isimli, ruh asaletinin soy asaletinden üstün olduğu fikrini ileriye süren küçük bir eser kale mealdı. Servet-i Fünun şiirinin çok tutulduğu ve sevildiği bir sırada, birçok bakımdan onun tamamıyla tersi yapıdaki şiirlerini yazmaya başlayan Mehmed Emin, başarıya erişebilmek için elverişli şartlara sahip bulunmuyordu.
 
O, bir balıkçının oğlu yani bir halk çocuğuydu. Halkın içinden çıkmakla kalmamış, halkın içinde de yaşamıştı. Halk hikayelerine merakı olan ve okuma bilmeyen babasına, akşamları bu tarz hikayeler okuyordu. Böylece halkın edebiyatını, zevkini ve okuyucusunu daha küçük yaşta iken tanımak imkanını bulmuştu. 1897 yılındaki Osmanlı-Yunan Harbi, yılları beklemekte olduğu fırsatı verdi. İlk olarak Anadolu'dan Bir Ses -yahut- Cenge Giderken- manzumesini yayımladı. Eseri, o günkü heyecanlı ve millî hava içerisinde heyecanla karşılandı. Bundan sonra Mehmed Emin, zaten yazılmış olarak bekleyen manzumeleri arka arkaya yayımlamaya başladı. Millî duyguları hece vezni ve sade Türkçeyle terennüm eden bu şiirleri büyük akisler uyandırdı. Mehmed Emin, ilk şiirinden başlayarak sosyal hizmete yönelik bir sanat anlayışına bağlanmış ve bu anlayıştan sonuna kadar hiç ayrılmamıştır. Türkçe Şiirler'inde çok açık bir halkçılık ve milliyetçilik vardır.
 
1908'den sonraysa bu milliyetçilik- Pantürkizm'e ulaşmıştır. Eşinin memleketi olan Şebinkarahisar'ı dokuz kez ziyarete gitmiştir. Altı yıl boyunca bu ziyaretlerde, halk denilen şeyi, sınırsız bir genişlik içerisinde, tâ içinden görmek, tanımak imkanını bulmuştur. O zamana kadar, İstanbul gibi,çeşitli insan zümrelerinin bulunduğu bir çevrede, halkı parça parça ve ancak kenarından görebilmişti. Burada ise halk'tan başka bir şey yoktu, memleketin gerçek halkını bulmuştu. Birinci Dünya Savaşı'ndan yenilerek çıkan Osmanlı Devleti ve işgal altındaki İstanbul'un perişan hali Millî Şair'i çok üzdü. 1919'da çıkarttığı iki nesir parçasından ibaret "Türk'ün Hukuku" isimli eserinde, Türk ruhunun ölmezliğini, onun esarete boyun eğmeyeceğini belirterek, milletin kötümser psikolojisini düzeltmeye çalıştı.
 
Şiirlerinde, kendi özel hayatına ait hiçbir hususu ve hiçbir özel isteğini aksettirmediği gibi, tabiat tasvirlerine bile yer vermemiştir. "Sosyal hizmet" prensibine daima bağlı kalmıştır. Dili ise gerçekten ya Türkçe ya da tamamıyla Türkçeleşmiş bir kelime hazinesine dayanıyordu. Osmanlı yerine Türk'ü kullanır. Yoksullara, yetimlere, kimsesizlere acımak; onların acılarını paylaşmak; onlara kendi dilleri ile seslenmek avutmak, onun şiirlerinde vatanî duygular arasında işlenen temalardır. Mehmed Emin, Anadolu'daki köylüden İstanbul'un kıyısındaki balıkçıya, hiç okumamışından çok okumuşuna kadar toplumun bütün tabakalarını içine alan; memleketin geriliğini ortadan kaldırmak, milletin geçmişteki büyük üstünlüğünü yeniden kurmak için aralıksız telkinler yapan sanatını sonuna kadar ilk saptığı yoldan ayırmadı; fakat sanatına temel tuttuğu kütle, şehrin halk tabakası ile köylü idi. Aydınlara, onları tanıtmak ve onlarla ilgilenmek arzusunu vermek istiyordu. Kendi hayallerinin, arzularının, duygu ve isteklerinin şiirlerine pek az girmesi nedeniyle zaman zaman "şair olmadığı" yönünde eleştirilere uğruyordu.
 
Kalkındırmak, onun halkçılığının ve milliyetçiliğinin temelidir. Kalkındırmak için en önemli unsurların başında millî birlik ve beraberlikten sonra şüphesiz ki çağdaş medeniyeti benimsemek gelmekteydi. Ayrıca İslâm düşüncesine ve Müslümanlık bağına da büyük değer veren şair, böylece Türkçülük, İslamcılık ve Garpçılık düşüncelerini potasında eritiyordu. Ona göre, halkı kalkındırabilmek için, ona, onun anlayacağı dille seslenmek şarttı. Bir kere bu dil, halkın kullandığı kelimelerden oluşmaya mecburdu. Halk ise ikiye ayrılıyordu: Şehirli ve köylü.
 
Şiirin kurulacak yeni dilinde şehirlinin dili esas tutulacağı takdirde köylü, aksi halde de şehirli bir şey anlamayacaktı. Halbuki Mehmed Emin "çifte giden babalarla, ekin biçen genç kızların ve odun kesen anaların" da anlayabilecekleri bir dil istiyordu (BizNasıl Şiir steriz). Ancak bu düşüncesini, sanatını halkın hizmetine vermek düşüncesi kadar başarıyla gerçekleştiremedi. Bu hususta yapılan iddialara rağmen, Mehmed Emin'in dili, umumiyetle köylünün anlayabileceği bir dil değildir. Konuşma diline kadar girip yerleşmiş olan yabancı kelimelerin bırakılması ve köylünün dilinden de bazı kelimelerin ve bazı şive özelliklerinin alınması suretiyle yapılan bu dil, doğal olarak "yapma" bir dil oldu. Halkla temasını kesmese de, aydın zümreye karışmış, o zümrenin hayatını yaşamış, bütün ömrünce halkın hayat şartları içinde kalamamış yani "halk" olmaktan çıkarak "halkçı"; "halkın şairi" değil "halkçı şair" olmuştur. Bundan başka, halkın diline doğrudan doğruya uymaktansa, aydınların dilini temizleyerek halkın diline yaklaşmak, yani ikisini uzlaştırmak, kaynaştırmak gibi bir yol tutmasının da elbette ki bu sonuçta rolü vardır.
 
Mehmed Emin, Türk edebiyatını büyük bir hamle ile tamamen Batı'ya uyduran ve ara sıra patlayışlar yapan bir nesle mensup olduğu halde, devrin sürükleyici ve genel havasına kendisini kaptırmamıştır. Şiirlerinde halk nazmının şekillerine hiç rastlanmaz. En çok kullandığı nazım şekilleri, Servet-i Fünun şiirinin Batı'dan getirdiği sone ile müstezaddan bozma serbest nazımdır.
 
Onun şiirlerinde konu ve dilden sonra halklılaşmaya çalıştığı bir unsur da vezindir. Halkın hayatını terennüme karar veren şair, dilde gördüğümüz cansızlığa vezinde de düşmekten kurtulamadı.
 
Özet
 
Servet-i Fünuncularla yaşıt olduğu halde onlara katılmayarak hece ölçüsüyle ve sade bir dille yazdığı yurt ve kahramanlık şiirleriyle tanınmıştır. 1897 Türk-Yunan Savaşı'yla ilgili yazdığı "Cenge Giderken" adlı şiiriyle ün kazanmıştır.
 
Ulusal Edebiyat Akımı'nın yolunu açan Mehmet Emin Yurdakul, sade dille ve hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerle edebiyatımızda önemli bir yer tutar. Türkçülük akımının öncülerinden sayılır. Batı şiirinden alınan nazım şekillerini de kullanan Mehmet Emin Yurdakul, şiirde iç ahengi göz ardı ettiği, hece ölçüsünü yalnız dizelerdeki hecelerin sayıca eşit olması biçiminde mekanik bir anlayışla kullandığı, şiirselliği yakalayamadığı için eleştirilmiştir.
 
Eserleri: Türkçe Şiirler (1898), Türk Sazı (1914), Ey Türk Uyan (1914), Tan Sesleri (1915), Ordunun Destanı (1915), Dicle Önünde (1916), Hastabakıcı Hanımlar (1917), Turan'a Doğru (1918), Zafer Yolunda (1918), syan ve Dua (1919), Aydın Kızları (1919), Dante'ye (1920), Mustafa Kemal (1928), Ankara (1939), Şiirler (tüm şiirleri, 1969)
 
 
ÖMER SEYFETTİN (1884-1920)
 
1. Milli Edebiyat akımının öncülerinden ve modern Türk öyküsünün kurucusu olan Ömer Seyfettin, orduda subaylık yapmış, Balkan Savaşlarında Yunanlılara esir düşerek bu savaşın acılarını fazlasıyla yaşamıştır.
 
2. Sanatçı Genç Kalemler dergisinde yayımladığı Yeni Lisan başlıklı makale ile yazın hayatına başlamıştır. Yeni Lisan anlayışının öncüsü ölarak Servet-i Fünuncuların ağır ve ağdalı diline karşı çıkarak sade halk dilini savunmuş edebiyatsız edebiyat yapmak için çalışmıştır.
 
3. Sade bir Türkçe ile milli konuları işleyen Ömer Seyfettin, realist hikayeciliğimizin en önemli sanatçılarındandır.
 
4. Sanatçı, ününü ve okunurluğunu günümüze bile sürdürebilecek bir ökü dili geliştirmiştir. Öyküleri realisttir. konularını gerçek yaşamdan ve tarihten alır. Amacı toplumsal yaşamın aksayan yönlerine ortaya çıkarmak ve milli bilinci güçlendirmektir.
 
5. Türkçülük, milliyetçilik düşüncesiyle kaynaştırdığı düşünceleri tüm yazılarında görülür. Ondaki milliyetçilik kan ve ırk milliyetçiliği değil ideal milliyetçiliğidir.
 
6. Öykücülüğü meslek edinen ilk sanatçımızdır. Kısa hayatına 140 öykü sığdırmıştır.
 
7. Maupassant tarzı (olay öyküsü) öykücülüğünün hiç kuşkusuz en önemli yazarıdır.
 
8. Konularını gündelik hayattan, çocukluk ve askerlik anılarından, tarihten, halk fıkra,menkıbe ve efsanelerinden almış; tasvir ve tahlile değil olaya önem vermiştir.
 
9. Asıl önemli hikayeleri destansı niteliklere sahip, konularını tarihten alanlarıdır. Hikayelerindeki önemli konulardan biri de kahramanlıktır.
 
10. Hikayelerini beklenmedik sonlarla bitirerek okuyucuda iz bırakmak ister.
 
11. Çocukluğundan söz ettiği And, Falaka, Kaşağı; Peçevi Tarihi'nden aldığı bir olayı anlattığı Başını Vermeyen Şehit; Türk idealini sembolleştirdiği Kızıl Elma Neresi?; Balkan Savaşı'nın acılarını dile getirdiği Beyaz Lale ve Bomba adlı hikayeleri en bilinenleridir.
 
Yapıtları: Bomba, Yüksek Ökçeler, İlk Düşen Ak, Gizli Mabet, Asilzadeler, Bahar ve Kelebekler, Beyaz Lale (öykü); Efruz Bey (roman)… 
 
 
Özet:
 
Klasik öykü türünün Türk edebiyatında ilk büyük temsilcisidir. Serim, düğüm, çözüm bölümleriyle geliştirilen, olaylara dayanan ve genellikle beklenmedik sonuçlara ulaşan öyküleriyle Türk edebiyatında Maupassant tarzını temsil eder. Öykülerinin bir bölümünde, kendine güvenini yitirmiş Türk toplumuna moral vermek amacıyla milli tarihin kahramanlık sayfalarından alınmış konuları işlemiştir. Türkçülük akımının öncülerinden sayılan Ömer Seyfettin, Türkçenin sadeleşmesi için büyük çaba harcamıştır.
 
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974)
 
1. Önce Fecr-i Âtî'ye katılıp ardından Milli Edebiyat cereyanına dahil olmuş olan Yakup Kadri, Fecr-i Âtî,de iken bu topluluğun bütün özelliklerini sahip olmuş ve ferdiyetçi bir sanat anlayışı benimsemişti. Fakat Balkan Savaşı'ndan sonra "sanat için sanat" anlayışının pek doğru olmadığına inanmıştı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bütün memlekete yayılmış acı gerçekler karşısında gerçekleri ve millî duyguları ele alan hikâyeler yazmaya başladı. Bir ara savaşın acılarını unutabilmek için romantizme ve mistisizme yöneldi ve "Erenlerin Bağından" adlı psikolojik nesir dizisini yayımladı.
 
2. İşgal altındaki İstanbul'un acıklı manzarasınıgörüp büyük bir ümitsizliğe düşen yazar, Milli Mücadele'nin başarıya ulaşmasının ardından egoizmden sıyrılarak tekrar hayata ve olaylara yönelir. 1922 yılında Ankara ve Batı Anadolu'ya yaptığı gezilerinde Türk köylüsünün hayatını yakından tanır.
 
3. Türk sosyal yaşamının meseleleri onun romanlarının başlıca temalarıdır: "Kiralık Konak'taTanzimât'tan Birinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar yetişmiş üç neslin düşünüş ve yaşayışındaki değişikliği ele alır. "Sodom ve Gomore" adlı romanında mütareke yıllarında İstanbul'un vahim durumunu gözler önüne serer. "Yaban" Milli Mücadele döneminin Anadolu'sunu yüzünü yansıtır.
 
4.Romanlarının ve hikayelerinin neredeyse tamamında sosyal temaları işleyen Yakup Kadri'de sağlam bir gözlemcilik yeteneği vardır. Realizm'in etkisi görülür; fakat buna rağmen kendi düşüncelerini de belirtir.
 
5. Sağlam bir tekniğe sahip olan ve karakterleriniçok başarılı bir şekilde canlandıran yazar, eserlerini kuruluktan kurtarmak amacıyla onlara birer aşk olayıda eklemiştir.
 
6. Yakup Kadri'nin üslubu, Halid Ziya'dan sonra son devir Türk romanında görebildiğimiz en sağlamüsluptur.
 
ESERLERİ
 
ROMAN:
Kiralık Konak (1922)
Nur Baba (1922)
Hüküm Gecesi (1927)
Sodom ve Gomore (1928)
Yaban (1932)
Ankara (1934)
Bir Sürgün (1937)
Panaroma (2 cilt, 1953)
Hep O Şarkı (1956)
 
ÖYKÜ:
Bir Serencam (1914)
Rahmet (1923)
Milli Savaş Hikâyeleri (1947)
 
ŞİİR:
Erenlerin Bağından (1922)
Okun Ucundan (1940)
 
OYUN:
Nirvana (1909)
 
ANI:
Zoraki Diplomat (1955)
Anamın Kitabı (1957)
Vatan Yolunda (1958)
Politikada 45 Yıl (1968)
Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969)
 
MONOGRAFİ:
Ahmet Haşim (1934)
Atatürk (1946)
 
 
Fuat Köprülü (1890-1966)
 
Türk milliyetçiliğine ilmi çalışmalarıyla hizmet eden Fuat Köprülü 1890'da İstanbul'da doğmuştur. Eğitimine Ayasofya Rüşdiyesinden sonra Macaristan idadisinde devam etmiş, hukuk fakültesinde tamamlamıştır. 1910-1913 yıllarında İstanbul'daki liselerde edebiyat ve Türkçe öğretmenliği yapmıştır. 1913'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde edebiyat profesörlüğü görevine getirilmiştir. Profesörlük yaptığı sırada mülkiye ile Sanayi-i Nefise okullarında ve ilahiyat fakültesinde tarih öğretmenliği yapmıştır. 1934'de Kars milletvekilliğine seçilmiş, 1943'de profesörlükten emekli olmuştur. 1946'da kurulan Demokrat Partinin kurucuları arasında olan Fuat Köprülü, 1946 seçimlerinde İstanbul milletvekili seçilmiştir. 1950 – 1957 yıllarında Dışişleri Bakanlığı yapmış, 1957'de partisinden ayrılmıştır. Edebiyata Fecr-i Ati topluluğunda girmiş, kısa bir süre sonra millî edebiyatçılara katılmıştır. Edebiyat üzerindeki araştırmalarına başlamış, gazete ve dergilerde makaleler yazmıştır. Ziya Gökalp'in "Yeni Mecmua" dergisinde şiirleri ile Divan ve Halk şairleri ve şiir üzerinde yaptığı araştırmaları yayımlanmıştır. 1915'de Millî Tefebbular Mecmuası, 1942'de Türkiyat Mecmuasını çıkarmaya başlamıştır. 1942'de "Türkiyat Enstitüsü"nü kurmuştur. Avrupa Bilim Kuruluna seçilmiş ilk Türk bilim adamıdır. Milletler arası bilimsel kongrelerde Türkiye'yi birçok ülkede temsil etmiştir. 28 Haziran 1966'da İstanbul'da vefat etmiştir.
 
Fikirleri ve kişiliği: Ziya Gökalp'in fikrine paralel olan Türkçülük fikrini temel alarak eserler üretmiştir. Şarkiyat, Türk Medeniyeti, Kültür Tarihi, Türk edebiyat tarihi, edebi tenkid, kültür, dil, Türk sanat müziği, Türk hukuk ve iktisat tarihleri, Türk siyasî tarihi ve etnolojisi ile din üzerinde yaptığı çalışmaları çeşitli kitapları, gazete ve dergilerdeki makaleleriyle ansiklopedilerde toplamıştır. Edebiyat tarihimizi destanlar çağından günümüze kadar ele almıştır. Edebiyattaki çeşitli devirleri ve yazarları ilmî yönden araştırmış, belgelerle eski eserlerde olmayan şair ve yazarları tanıtmıştır. Türkoloji alanında yaptığı çalışmalarla batıda tanınmış ve Avrupa'daki üniversitelerde ve bilim kurullarında üye olan ilk Türk aydınıdır.
 
Sanat yaşamına Fecr-i Âti topluluğunda başlamıştır. Tarih ve edebiyat tarihi alanlarındaki çalışmalarıyla tanınmış bir bilim adamıdır. Türk edebiyatı tarihini bilimsel yöntemlerle incelemiş; geniş alanlara ve dallara ayrılmış olan Türk edebiyatını bütünleştirmiş ve bir bütün olarak bilim dünyasına tanıtmıştır.
 
Köprülü'nün, edebiyatımızın değişik alanlarında ve değişik konularda yazdığı makaleleri de edebiyat tarihi açısından ayrı bir önem taşır.
 
Eserleri: "Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi" adlı eserinde toplanan makaleleridir. Türk hukuk tarihi ile ilgili araştırmaları "Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası", "Belleten" birinci bölümde "Umumî Meseleler" adı altında bir araya getirilmiştir. İslâm ve Türk hukuku tarihine ait "Ünvan ve Istılahlar" ise eserin ikinci bölümünü teşkil etmektedir. Bu makaleler külliyatınnı üçüncü kısmını ise, Vakıfbe dergisine yazmış olduğu makaleler meydana getirmektedir. Bu son makalede ise sahte vakifiyelerin tarih ilmin kullanıldığı ve "Türk Hukuk Tarihi" dergisi gibi yayımlarda çıkmış olup bu çeşit incelemeleri birinci bölümde; "Umumi Meseleler" adı altında biraraya getirmiştir. Eserin ikinci bölümünü "Unvan ve Istılahlar" başlığı altında 1941-1945 yılları arasında yazarın "İslâm Ansiklopedisi"nde yayımlanan makaleleri oluşturur. Üçüncü Bölümü "Vakıflar Dergisi"ndeki makalelerine ayırmıştır. Diğer eserleri ise şunlardır; Hayat-ı Fikriye (1909), Mektep Şiirleri (1918), Nasrettin Hoca (Manzum hikayeler, 1918), Tevfik Fikret ve Ahlâkı (1918), Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1918, 1966), Türk Edebiyatı Tarihi I, II (1920-1921), Türkiye Tarihi (1923), Bugünkü Edebiyat (1924), Azeri Edebiyatına Ait Tetkikler (1926), Divan Edebiyatı Antolojisi (1932), Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar (1934), Türk Saz Şairleri (1940), Osmanlı Devletinin Kuruluşu (1959), Edebiyat Araştırmaları (1966). Belli başlı eserleridir.
 
 
 
 
Reşat Nuri Güntekin
 
25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi' ni bitirdi (1912). Bursa' da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra' da öldü. İstanbul' da Karacaahmet Mezarlığı'nda gömülü.
 
1. Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917' de basılan Reşat Nuri, 1918' de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu.
 
2. Çalıkuşu' nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu' nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride' ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı.
 
3. Reşat Nuri' nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi
 
4. Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956'da İstanbul'da öldü.
 
ESERLERİ
 
Hikaye kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930), vb.
 
Gezi yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966).
 
Romanları: Gizli El (1922), Çalıkuşu (1922), Damga (1924), Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece (1928),Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930), Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen (1944), Miskinler Tekkesi (1946), Harabelerin Çiçeği (1953), Kavak Yelleri (1950), Son Sığınak (1961),Kan Davası (1955),
Hikaye Kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930)
 
Oyunları: Balıkesir Muhasebecisi (1953), Tanrıdağı Ziyafeti (1955)
 
 
 
Halide Edip Adıvar (1884-1964)
 
İstanbul'da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884'tür. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okuttu. Orada Rıza Tevfik'den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu'nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki'den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901'de bitirdi. 1908'de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılardan ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması'nda bir süre için Mısır'a kaçmak zorunda kaldı. 1909'dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda, İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrıldı. 1939'a kadar dış ülkelerde yaşadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika'ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan'a çağrıldı. 1939'da İstanbul'a dönen Adıvar 1940'ta İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950'de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954'te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964'te ölmüştür.
 
Edebi kişiliği
 
1. Adıvar'ın Seviye Talip (1910), Handan (1912) ve Son Eseri (1913) gibi ilk romanları aşk öyküleri anlatan yapıtlardır. Yazar kahramanlarını yakıp yıkan bir sevgiyi dile getirmek istediği için kişilerin iç dünyasına yönelir ve bu sevginin zamanla bir tutkuya dönüşmesini sergiler. Bu yapıtların önemli özelliğini, birbirine benzeyen ve ondan önceki Türk romanlarında bulunmayan kadın kahramanlarda aramak doğru olur.
 
2. Yazarın asıl amacı kadın kahramanların kişiliklerini erkeklerin gözüyle değerlendirmek olduğu için, romanlarının anlatıcısı olarak bu kadınlara âşık erkekleri seçer ve fırtınalı bir aşk öyküsünü onların anı defterlerinden ya da mektuplarından anlatır. Erkek (bazen kadın da) evli olduğu için, kaçınılması olanaksız bir iç çatışma, romanların moral sorununu oluşturur ve roman ya kadının ya da erkeğin ölümüyle biter. Adıvar'ın, biraz kendi olduğunu iddia edilen bu kadın kahramanları, yazarın o dönemde ideal saydığı Türk kadınını temsil ederler. Seviye Talipler, Handanlar, Kâmuranlar her şeyden önce güçlü kişiliği olan, haklarını savunan, Batı terbiyesi almış, ama Batılılaşmayı giyim kuşamda aramayan, resim ya da müzik gibi bir sanat alanında yetenek sahibi, yabancı dil bilir, kültürlü ve çekici kadınlardır.
 
3. Adıvar 1910 yıllarında Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu ile birlikte Türk Ocağı'nda çalışmaya başladıktan sonra yazdığı Yeni Turan adlı romanında (1912) yurt sorunlarına eğilir. II. Meşrutiyet döneminde geçen bu ütopik romanda, Yeni Turan adlı idealist bir partinin program ve çalışmalarını anlatırken yeni bir Türkiye'nin hangi sağlam temellere oturtulması gerektiği hakkında o zamanki görüşlerini açıklamak fırsatını bulur.
 
3. Ateşten Gömlek (1922) ve Vurun Kahpeye (1923) romanlarında Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da tanık olduğu olayları, direnişleri, kahramanlıkları, ihanetleri anlatırken kendi gözlemlerinden yararlandığı için daha gerçekçidir. Bununla birlikte, bir aşk sorununun aşıldığı bu yapıtlarda da yüceltilmiş kadın kahraman yerini korur. Ancak şimdi, yine olağan dışı bu kadın, öncekiler gibi bireysel sorunlarla sarsılan kültürlü bir sanatçı olarak değil, milli dava peşinde erdemlerini kanıtlayan ya da Anadolu'da düşmana karşı savaşan bir yurtsever olarak çıkar karşımıza.
 
4. Adıvar'ın ilk yapıtlarında Türk okuruna sunduğu bir yenilik yarattığı bu kadın imgesidir. Bu imge toplumda birbirine karşıt olarak algılanan değerleri uzlaştırdığı için önemliydi. Osmanlı -İslam geleneklerine göre ev kadını olarak yetiştirilmiş basit ve cahil kadın, o dönemin aydın kesiminin gözünde geri kalmış bir uygarlığın simgesi gibiydi. Öte yandan Batılılaşmış "asrî" kadın da köklerinden kopmuş, değerlerini şaşırmış, namus anlayışı kuşku uyandıran bir kadındı. Adıvar'ın kahramanları işte bu çelişkiyi kendilerinde uzlaştırmakla bir özleme cevap veriyorlardı. Çünkü bunlar hem Batılılaşmış hem de milli değerlerine bağlı kalmış, hem serbest hem de namus konusunda çok titiz, ahlakı sağlam kadınlardı. Gerektiğinde bir erkek gibi spor yapan, ata binen bu kadınlar üstelik dişiliklerini de korumayı başarmışlardır.
 
4. Adıvar'ın en ünlü romanı Sinekli Bakkal'da (1936) ileri bir adım attığını, yeni bir aşamaya vardığını görürüz. İlk romanlarının olay örgüsü bir iki kişi arasındaki bireysel ilişkilere bağlı olarak gelişirken, II. Abdülhamid dönemindeki Türk toplumunun panoramik bir tablosunu sergileyen Sinekli Bakkal'ın olay örgüsü siyasal, düşsel, toplumsal sorunlarla örülmüş olarak gelişir. Romanın okuru en çok çeken yönü de fakir kenar mahallesi, zengin konakları ve saray çevresiyle II. Abdülhamid zamanının İstanbul'u anlatmasıdır. Ne var ki yazarın amacı bir dönemin Türk toplumunu yansıtmak değildir yalnızca. Bu felsefi romanda çevrelerin bir işlevi de belli değerlerin temsilcisi olmaktır. Sinekli Bakkal mahallesi gelenekleri ve insancıl değerleri sürdüren halk kesimini; Genç Türkler'den Hilmi ve arkadaşları devrimci aydınları; saray çevresi ise, yozlaşmış yönetici kesimi temsil eder. Roman iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmın ana teması Abdülhamid'in istibdat idaresi karşısında şiddete başvurarak devrim yapmanın geçerliliği sorunudur. Gerçi Adıvar içtenlikle ezilen halktan yanadır, ama gelenekçiliği ve savunduğu mistik dünya görüşü şiddete başvurarak devrim yapmayı onaylamasına izin vermez. Romanda II. Meşrutiyet'in ilanı "asırların kurduğu müesseselerin köklerini" söken, "içtimaî ve siyasî nizam ve intizamı" altüst eden bir devrim olarak nitelenir. Doğru tutum Mevlevî tarikatından Vehbi Dede'nin yaptığı gibi "herhangi bir hayat fırtınasını sükûnetle seyretmek"tir. Yazar devrimden değil evrimden yanadır. Romanın ikinci kısmında yozlaşmış saray çevresi sergilenirken ana tema olarak Rabia ile Peregrini ilişkisi gelişir ve evlilikle son bulur. Bu evliliğin simgesel anlamı Batı ile Doğu'nun bileşimi olarak yorumlanmıştır. Ama Peregrini'nin "öyle basit ve insanî ananeler" dediği geleneklere bağlı Sinekli Bakkal mahallesindeki cemaat yaşamına hayran olması, Müslümanlık'ı kabul ederek Rabia ile evlenmesi ve mahalleye yerleşmesi, daha çok Doğu değerlerinin üstünlüğüne işaret sayılmaktadır. Ne var ki yazar, Rabia ile Peregrini'nin sevişip evlenmelerine inandırıcı bir hava verememiştir. Farkedilir ki, olaylar yazarın kafasındaki bir görüşü dile getirmek için tertiplenmekte ve Doğulu kadın ile Batılı erkek yazarın tezi gereği seviştirilip evlendirilmektedirler. Birinci kısımda olay örgüsünün doğal gelişimi, farklı dünya görüşlerine sahip kişiler arasındaki çatışmadan doğan gerilim ve dramatik sahneler, ikinci kısımda yerlerini, zorlama izlenimi veren bir ilişkiye ve saray çevresinin tanıtılmasına bırakınca romanın sanatsal düzeyi düşer.
 
5. 1943'te CHP Ödülü'nü alan Sinekli Bakkal Türkiye'de en çok baskı yapan roman olmuştur. Sinekli Bakkal'ı izleyen romanların ise yazarın ününe katkıda bulunacak nitelikte oldukları söylenemez.
 
6. Adıvar çeşitli alanlarda etkinlik göstermiş, siyasal ve toplumsal konularda da hem Türkçe, hem İngilizce kitaplar yazmış, İngilizce'den Türkçe'ye çeviriler yapmıştır. Zamanının dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. Yapıtlarından kimileri İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiştir.
 
Özet:
 
Halide Edip Adıvar, İzmir'in işgalinden sonra yapılan Sultanahmet ve Fatih mitinglerinde etkili konuşmalar yapmış, daha sonra aktif olarak Kurtuluş Savaşı'nda da görev almıştır.
 
1926'dan 1939'a dek İngiltere, Fransa ve Amerika'da yaşamış olan Halide Edip Adıvar, sonraki yıllarda üniversitede profesör olarak çalışmış, bir dönem milletvekilliği
de yapmıştır.
 
İlk romanını 1910'da yayımlayan Adıvar, başlangıçta bireysel duygulara, kadın ruhunun özelliklerini yansıtmaya ağırlık verir. Kurtuluş Savaşı yıllarında toplumsal alana yönelir. Vatan sevgisini, kurtuluş davasını destanlaştırır.
 
Türkçesi pürüzlü ve anlatımı az çok savruk, özensizdir. 1942'de, gelenek ve göreneklerin yön verdiği toplum düzeninikonu alan bir "töre romanı" sayılan Sinekli Bakkal'ı yazdı. Kadın psikolojini öne çıkaran Seviye Talip, Handan, Kalp Ağrısı; Kurtuluş Savaşı üzerine yazılan Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye, töre romanları olarak gruplayabileceğimiz Sinekli Bakkal, Tatarcık, Sonsuz Panayır önemlidir.
 
YAPITLAR:
 
Roman: Heyula, 1909; Raik'in Annesi, 1909; Seviye Talip, 1910; Handan, 1912; Yeni Turan, 1912; Son Eseri, 1913; Mev'ud Hüküm, 1918; Ateşten Gömlek, 1923; Vurun Kahpeye, 1923; Kalb Ağrısı, 1924; Zeyno'nun Oğlu, 1928; Sinekli Bakkal, 1936; Yolpalas Cinayeti, 1937; Tatarcık, 1939; Sonsuz Panayır, 1946; Döner Ayna, 1954; Akile Hanım Sokağı, 1958; Kerim Ustanın Oğlu, 1958; Sevda Sokağı Komedyası, 1959; Çaresaz, 1961; Hayat Parçaları, 1963;
Öykü: Harap Mabetler, 1911; Dağa Çıkan Kurt, 1922; Kubbede Kalan Hoş Seda, (ö.s) 1974;
 
Oyun: Kenan Çobanları, 1916; Maske ve Ruh, 1945;
 
Anı: Türkün Ateşle İmtihanı, 1962; Mor Salkımlı Ev, 1963;
 
Diğer Yapıtlar: Talim ve Terbiye, 1911; Turkey Faces West, 1930; Conflict of East and West in Turkey, 1935; Inside India, 1937; Türkiye'de Şark-Garp ve Amerikan Tesisleri, 1955; İngiliz Edebiyat Tarihi, 3 cilt, 1940-1949; Doktor Abdülhak Adnan Adıvar, 1956.
 
Refik Halit Karay (1888-1965)
 
15 Mart 1888'de İstanbul'da doğdu. 18 Temmuz 1965'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. Romancı, öykü yazarı ve gazeteci. Anadolu yaşamını anlatan öyküleri ve Kurtuluş Savaşı'na karşı tutumuyla tanınır. Vezneciler'de Şemsü'l-Maarif ve Göztepe'de Taş Mektep'te öğrenim gördü. Özel ders aldı. Mekteb-i Sultani'yi (Galatasaray Lisesi) bitirdi. 1907'de Hukuk Mektebi'ne başladı. Maliye Nezareti'nde Devair-i Merkez Kalemi'ne katip olarak girdi. 2'nci Meşrutiyet'in ilanından sonra memurluğu bırakarak 1908'de Servet-i Fünun'da ve Tercüman-ı Hakikat'te yazmaya başladı. 1909'da Son Havadis adıyla bir gazete kurdu, 15 sayı yayınladı. Fecr-i Ati Topluluğu'na katıldı. "Kalem" ve "Cem" mizah dergilerinde "Kirpi" takma ismiyle siyasi mizah yazıları yazdı. 1912'de İttihat ve Terakki'nin istenmeyenler listesine girdi, Sinop'a sürgüne gönderildi. 1918'de Ziya Gökalp'in çabalarıyla İstanbul'a döndü. Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliği yaptı. Vakit, Tasvir-i Efkar ve Zaman gazetelerinde makaleleri yayınlandı. Damat Ferit Paşa'nın dostluğu sayesinde, mütarekeden hemen sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katıldı. 1919'da Posta ve Telgraf Umum Müdürü oldu. İzmir'in işgalinden sonra Anadolu Hareketiyle İstanbul Hükumeti arasında yaşanan telgraf krizinde İstanbul Hükumeti'nin tarafını tuttu. 1922'de Aydede mizah gazetesini çıkardı. İstanbul'un düşman işgalinden kurtarılışının ardından 1922'de Beyrut'a kaçtı.
 
15 yıllık kaçak hayatından sonra 1938'de af çıkarılmasıyla yurda dönebildi. Yeniden gazeteciliğe başladı. Gazetelerde yazılar yazdı, Aydede dergisini tekrar çıkardı. Yazarlığa mizah öyküleriyle başladı. 1919'dan başlayarak Türk öykücülüğüne yeni bir sayfa açtı. Sürgün olarak gittiği Anadolu'dan çeşitli kesimlerden insanları canlandırdığı "Memleket Hikayeleri" 1919'da yayınlandı. Bu kitapla, o güne kadar konuları İstanbul'la sınırlı olan öykücülüğü Anadolu'ya taşıdı. Bu yönüyle sonradan serpilip gelişen "köy edebiyatı"nın öncüleri arasına girdi. 1920'lerden sonra daha arı ve anlaşılır bir dil kullandı. Romancılığında iki ayrı çizgi etkindir. Yurtdışına kaçmadan önce yazdığı "İstanbul'un İç Yüzü" en yetkin romanı sayılır. 1920'de yayınlanan bu romanda, roman tekniğinin dışında birbirinden kopuk parçaları mozaikler halinde birleştirerek İttihat ve Terakki'nin işbaşına gelişinden 1'nci Dünya Savaşı günlerine kadar olan İstanbul'u bütün renk ve çizgileriyle yansıttı. Türkiye'ye dönüşünden sonra yazdığı romanlarda, daha çok kişiye seslenme daha fazla satma ve okunma kaygısıyla sanatı bir kenara bırakıp ticari eserlere yöneldi. Bu romanlarda yurt gerçeklerinin yerini, Avrupa dışı ülkelerde geçen olaylar aldı.
 
Özet
 
Öykü, roman, deneme türlerinde çeşitli yapıtlar veren Refik Halit, yalın Türkçenin başarıya ulaşmasında büyük payı olan yazarlardan sayılmaktadır. Ününü, siyasal yergi ve mizah yazılarıyla sağlayan sanatçı, Türk öykücülüğünü (Nabizade Nazım'ın Karabibik ve Ebubekir Hazım Tepeyran'ın Küçük Paşa gibi yapıtları sayılmazsa) Anadolu'ya yönelterek edebiyatımızda yeni bir ufuk açmıştır.
 
Anadolu'daki sürgün yıllarının ürünü olan öykülerine "Memleket Hikâyeleri" adını vermesi bu nedenledir. Roman çalışmalarıyla da tanınan Refik Halit Karay, yapıtlarını yalın bir dille yazmış; fakat Anadolu yaşamını anlatan yapıtlarında bile şive taklidinden kaçınmış, kişilerini düzgün bir İstanbul Türkçesiyle konuşturmuştur.
 
ESERLERİ
 
ROMAN:
İstanbul'un İçyüzü (1920)
Yezidin Kızı (1939)
Çete (1939)
Sürgün (1941)
Anahtar (1947)
Bu Bizim Hayatımız (1950)
Nilgün (3 cilt, 1950-1952)
Yeraltında Dünya Var (1953)
Dişi Örümcek (1953)
Bugünün Saraylısı (1954)
2000 Yılının Sevgilisi (1954)
İki Cisimli kadın (1955)
Kadınlar Tekkesi (1956)
Karlı Dağdaki Ateş (1956)
Dört Yapraklı Yonca (1957)
Sonuncu Kadeh (1965)
Yerini Seven Fidan (1977)
Ekmek Elden Su Gölden (1980)
Ayın On Dördü (1980)
Yüzen Bahçe (1981)
 
ÖYKÜ:
Memleket Hikayeleri (1919)
Gurbet Hikayeleri (1940)
 
MİZAH:
Sakın Aldanma İnanma Kanma (1915)
Kirpinin Dedikleri (1918)
Agop Paşa'nın Hatıraları (1918)
Ay Peşinde (1922)
Tanıdıklarım (1922)
Guguklu Saat (1925)
 
GÜNCE:
Bir İçim Su (1931)
Bir Avuç Saçma (1939)
İlk Adım (1941)
Üç Nesil Üç Hayat (1943)
Makyajlı Kadın (1943)
Tanrıya Şikayet (1944)
 
ANI:
Minelbab İlelmihrab ((1946)
Bir Ömür Boyunca (1980)
 
 
Faruk Nafiz Çamlıbel (1893-1973)
 
1898 'de İstanbul'da doğdu. Babası, Orman ve Maadin Nezareti memurlarından, Süleyman Nazif Beydir. İlk ve orta öğretimini Bakırköy Rüştiyesi ile Hadika-i Meşverette yaptıktan sonra Tıp Fakültesine girdi ise de, bitirmeden ayrılarak, gazeteciliğe başladı. Bu sırada şiirlerde yazıyordu. İlk şiiri 1915 de, ilk şiir kitabı "Şarkın Sultanları" da 1918 de çıktı. Şarkın Sultanları şiirinden bir bölüme yer verelim.
 
Bütün eşyaya hazan indi. Sular dermansız.
Şimdi bir gölgeyi bekler, gezerim ben yalnız…
Solgun arzın deliyor kalbini matemli bir ok,
Gök bulutlandı… Boş evler zira yok, ses yok.
Mavi bir sis çiziyor bahçeler üstünde sabah,
Geziyor gölgeli sahilde hazin bir seyyah.
(Şarkın sultanları)
 
Beğenilen ve çok verimli olan şair, bir yıl sonra, ikinci şiir kitabı olan "Dinle Neyden" (1919) i yayımladı. Bunu, aynı yıl "Gönülden Gönüle (1919)" takip etti. 1912 de Kayseri lisesine edebiyat öğretmeni oldu. Böylece genç şair, İstanbul'dan ayrılıp Anadolu'ya geçmiş ve Milli Mücadelenin canlı havasına girmiş bulunuyordu. "Han Duvarları" gibi çok başarılı ve çok sevilmiş manzumeler ve Anadolu köylüsünün ızdıraplarını tiyatro edebiyatımızda ilk defa dile getiren ve kuvvetli bir realizm-lirizm kompozisyonu taşıyan "Canavar" (1924-1926 1944-1965), bu yılların mahsulleridir. 1924 de, Kayseri'den Ankara İlk Öğretim Okulu edebiyat öğretmenliğine geçti. 1932 ye kadar kaldığı Ankara'da, yeni kurulmakta olan Türkiye'nin büyük dinamizmi içinde yaşadı. 1926 da "Çoban çeşmesi", 1928 de de "Suda Halkalar" adlı şiir kitaplarını neşretti.
 
ÇOBAN ÇEŞMESİ
Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,
Ey suyun sesinden anlayan bağlar,
Ne söyler şu dağa Çoban Çeşmesi?
 
Gönlünü Şirin'in aşkı sarınca
Yol almış hayatın ufuklarında
O hızla dağları Ferhat yarınca
Başlamış ağlamaya Çoban çeşmesi…
Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu,
Kerem'in sazına cevap veren bu,
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu…
Sızmadı toprağa Çoban çeşmesi
Ne şair yaş döker, ne aşıklar ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar:
Beyhude seslenir beyhude çağlar
Bir sola, bir sağa Çoban çesmesi!…
 
1932'de öğretmenliğini Ankara'dan İstanbul'a naklederek Vefa ve Kabataş liseleri ile Amerikan Kolejinde bulundu. Aynı yıl "Akın ve Öz yurt" piyeslerini; 1933 de de Cumhuriyetin onuncu yıl dönümü marşını yazdı. Aynı yıl "Bir Ömür Böyle Geçti" isimli seçme şiirlerini yayınladı. 1933 de, Atatürk'ü canlandıran "kahraman"piyesini meydana getirdi. 1934 de basılmış şiirlerden yaptığı seçmeyi "Elimle Seçtiklerim" ismi ile yayınladı. 1936 da tek roman olan "Yıldız Yağmuru"nu yazdı. 1937 de "akarsu, 1938 de "Akıncı Türkleri" şiir kitabı takip etti. 1938 "Tatlı Sert", 1945 "Yayla Kartalı"nı neşretti. 1946 da İstanbul millet vekili seçildi. 1959 da "Heyecan ve Sükun" u yayınladı. 1960 daki hükümet darbesine kadar millet vekilliği yaptı ve yassı adaya sürüldü. Bir buçuk yıl sonra suçsuzluğu anlaşılarak serbest bırakıldı. 1967 de "Zindan Duvarları" nı, 1969 da "Han Duvarları"nı bastırmıştır.
 
YASSI ADA
Bilmiyor gülmeyi sakinlerin binde biri;
Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada
Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür;
Mavi bir gölde elem katrasıdır Yassıada
(Zindan Duvarları)
 
Şiire Birinci Dünya Savaşı yıllarında aruzla basladı. Duygu ve düşünceyle bir arada yürüten, romantik ve realist konu ve hayatları işleyen şiirleriyle kendisine yaygın bir ün sagladı.
 
Heceyle ilk şiirleri de gene 1918-1921 yılları dergilerinde çıktı. Hecenin Beş Şair' inden biri olarak bilindikten sonra da zaman zaman aruzla yazdı. Özellikle son şiirleri hep aruzladır.
Şair her iki vezni de ustalıkla kullanmıştır.
 
Savaş yıllarından sonraki şiirleri Güneş (1927), Hayat (1926-1929) ve daha yeni dergilerde çıktı; Akbaba dergisinde Çamderviren ve Deliozan adlarıyla mizah şiirleri de yazdı.
1933 yılında Anayurt adında haftalık bir sanat dergisi de çıkarmıştır.
 
20 yüzyılın en usta şairlerinde Faruk Nafız Çamlıbel 8 Kasim 1973 'te Akdeniz'de bir gezideyken gemidekalp yetmezliğinden vefat etmiştir.
 
"Faruk Nafız şiirini 1925-1935 yıllarında geniş kalabalığa götüren, bir bakışta anlaşılabilir olması, ilk okunuşta okurun dünyasıyla ilinti kurabilecek dış öğelerden yararlanmasıdır… Buna karşın, Yenilik Edebiyatımızın geçiş döneminde dili, tekniği ve romantik İstanbul'lu kişiliğiyle de olsa, Anadolu gerçegine açılması özellikleriyle dilimizin gelişme aşamasında yeri yadsınamaz.''
 
Faruk Nafiz Çamlıbel birinci dünya savaşı yıllarında Milli Edebiyat Hareketinin İçinde yer almıştır. Faruk Nafiz, son çıktığı bir yurt gezisinde, 8 Kasım 1973'de vapurda ölmüştür.
 
ŞİİR KİTAPLARI
 
Şarkın Sultanları (1918)
Gönülden Gönüle (1919)
Dinle Neyden (1919)
Çoban Çeşmesi (1926)
Suda Halkalar (1928)
Bir Ömür Böyle Geçti (1933)
Elimle Seçtiklerim (1934)
Akarsu (1937)
Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938)
Akıncı Türküleri (1938)
Zindan Duvarları (1962)
Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969)
 
OYUNLARI
Canavar (1925)
Akın (1932)
Özyurt(1932)
Kahraman (1933)
 
ROMAN:
Yıldız Yağmuru (1936)
 
 
Yusuf Ziya Ortaç (1895-1967)
 
20. yüzyıl şair ve yazarlarından Yusuf Ziya, 23 Nisan 1895 tarihinde İstanbul'da doğdu. Vefa İdadisi'ni bitirdikten sonra  sınavla kazandığı İzmit Sultanisi'nde başladığı edebiyat öğretmenliğine sonradan istambul'da yabancı okullarda devam etti.
 
1946-1950 yılları arasındaki Ordu Milletvekilliği görevinden sonra Orhan Seyfi Orhon'la birlikte yayımladıkları Akbaba adlı gülmece dergisine geri döndü.
 
Bir yarışmada birincilik kazanan ilk şiiri Kehkeşan dergisinde çıkmıştır; ardından Büyük Mecmua, İnci, Serveti Fünun, Şair, Türk Yurdu gibi dergilerde yazmıştır.
 
Mizah, şiir ve yazılarına Diken dergisinin ilk sayılarında başladı. Diken dergisinin her sayısında (1918-1920) Çimdik imzasıyla çoğu kez ikişer manzumesi yer almış; bu türdeki çalışmalarına ölümüne kadar Akbaba Dergisi'nde devam eden Yusuf Ziya edebiyat tarihimize Hecenin Beş Şairi'nden biri olarak geçmiştir.
 
Binnaz (1919) oyunu, tiyatro tarihimizde heceyle yazılmış sanat değeri üstün, başarılı ilk manzum piyes kabul edilir.
 
Düz yazılarında da Türkçesi'nin sağlamlığı ve kıvraklığıyla bir üslup ustası olan Ortaç, 11 Mart 1967 tarihinde İstanbul'da kalp krizi sonucu vefat etmiştir.
 
30'u aşkın eseri bulunmaktadır.
 
Şiir Kitapları
 
Akından Akına (1916)
Cenk Ufukları (1917)
Âşıklar Yolu (1919)
Yanardağ (1928)
Bir Selvi Gölgesi (1938)
Kuş Cıvıltıları (1938, çocuk şiirleri)
Bir Rüzgâr Esti (1962)
 
Oyunlar
 
Binnaz(1919)
Name (1919)
Nikahta Keramet (1923)
Romanları
Göç (1943)
Üç Katlı Ev (1953)
 
Gezi
 
Göz Ucuyla Avrupa (1958)
 
Edebiyat-basın anıları
 
Portreler (1960),
Bizim yokuş (1966)
 
Biyografi-roman
 
 
Milli Edebiyat – Fecr-i Ati Çözümlü Sorular
 

ÇÖZÜMLÜ TEST
 
1.Aşağıdakilerin hangisinde sadece Fecr-i Âti topluluğu sanatçılarına yer verilmiştir?
 
A) Refik Halit, Hamdullah Suphi, Namık Kemal
B) Fuat Köprülü, Ahmet Haşim, Yahya Kemal
C) Yakup Kadri, Ali Canip Yöntem, Tevfik Fikret
D) Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Refik Halit
E) Hamdullah Suphi, Fuat Köprülü, M. Emin Yurdakul
 
 
ÇÖZÜM
Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Refik Halit başlangıçta Fecr-i Âti topluluğunda yer almışlar, bu topluluğun kısa sürede dağılması üzerine Ahmet Haşim bağımsız bir yol izlemiş, Yakup Kadri ve Refik Halit Milli Edebiyat hareketi içinde yazarlıklarını sürdürmüşlerdir.
Yanıt: D
 
 
 
2.  Servet-i Fünun edebiyatına göre daha ileride olma savıyla ortaya çıkan bu edebiyat topluluğu, çok geçmeden onun bir uzantısı olmuş, Servet-i Fünun'un kullandığı ağır dili kullanmıştır.
 
Ahmet Haşim,  Fuat Köprülü,  Refik Halit Karay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi sanatçıların yer aldığı bu topluluk, aşağıdakilerden hangisiyle adlandırılır?
 
A)  Birinci Tanzimat
B)  Fecr-i Âti
C) Milli Edebiyat
D) Cumhuriyet
E)  İkinci Tanzimat
 
 
ÇÖZÜM
Servet-i Fünunculara tepki göstererek yeni bir edebiyat anlayışı getirmek üzere yola çıkan topluluk Fecr-i Âti topluluğudur.
Yanıt: B
 
 
 
 
3.  Aşağıdakilerden hangisi, Milli Edebiyatın özellikleri arasında değildir?
 
A)  Dilin, yabancı etkilerden uzaklaştırılıp sadeleştirilmesi
B)  Şiirde aruz ölçüsünün yerine hece ölçüsünün kullanılması
C) Yabancı sanatların etkisinden uzaklaşılarak kendi yaşayışımızın örnek alınması
D) Öncelikle bireysel sorunlarımızın konu edilip işlenmesi
E)  Kendinden önceki dönemlerin dil ve tarih alanındaki çalışmalarından etkilenmesi
 
ÇÖZÜM
 
Milli Edebiyat, yurt sorunlarını öne çıkarmayı ilke edinmişti. Artık, edebiyat Anadolu'ya açılacak Faruk Nafiz'in deyişiyle "söylenmemiş bir masal gibi" karşımızda duran Ana- dolu anlatılacaktır. Buna göre D'de verilen bilgi yanlıştır.
 
Yanıt: D
 
 
 
 
 
4.  Edebiyatta ulusal kaynaklara dönme düşüncesi, İkinci Meşrutiyetten sonra ortaya çıkan ve "Türkçülük" adı verilen ulusçuluk hareketi ile başlamıştır. Böylece dilde sadeleşme, hece ölçüsü kullanma, yerli hayatı yansıtma edebiyatımızın temel ilkeleri arasına girmiştir.
 
Yukarıda sözü edilen edebiyat dönemi, aşağıdakilerden hangisidir?
 
A)  Tanzimat edebiyatı
B)  Servet-i Fünun edebiyatı
C) Fecr-i Âti edebiyatı
D) Milli Edebiyat
E)  Garipçiler
 
 
ÇÖZÜM
Bu sorunun metninde anlatılanlar, 3. soruya da ışık tut- maktadır. Burada sözü edilen dönem Milli Edebiyat dönemidir.
Yanıt: D
 
 
 
 
5.  "Genç Kalemler" dergisinin ilk sayısında yayımlanan "Yeni Lisan"  başlıklı yazısıyla ünlenmiştir.  Bu  yazı aynı zamanda Milli Edebiyat akımının başlangıç bildirgesi niteliğindedir. Olay örgüsüyle öne çıkan, gözleme dayalı, konularını genellikle günlük yaşamdan alan  öyküleriyle,  içinde  yaşadığı  toplumun  bozuk yanlarını  sergilediği  gibi,  gülmeceden  yararlanarak eleştirel bir tutum da takınmıştır.
 
Burada   sözü   edilen   sanatçı,   aşağıdakilerden hangisidir?
 
A)  Ali Canip Yöntem
B)  Ziya Gökalp
C) Ömer Seyfettin
D) Sait Faik
E)  Memduh Şevket Esendal
 
 
ÇÖZÜM
Parçada tanıtılan yazar Ömer Seyfettin'dir.  Onun,  Türk öykücülüğünde önemli bir yerinin olduğunu biliyoruz.
Yanıt: C
6.  Selanik'te, 1911'de "Genç Kalemler"le başlayan Milli Edebiyat ilkelerine bağlı kaldılar. Yerli
 
kaynaklarımızdan, Halk şiirimizin özelliklerinden yararlandılar. Şiirimizin aruzdan heceye geçişinde büyük rol
 
oynadılar.
 
 
Bu parçada sözü edilen şairler, aşağıdakilerden hangisiyle adlandırılır?
 
A)  Birinci Yeniler
B)  Servet-i Fünuncular
C) Beş Hececiler
D) Yedi Meşaleciler
E)  Milli Edebiyatçılar
 
 
ÇÖZÜM
 
Şiirlerinde sade  dil  ve  hece  ölçüsü  kullanarak,  yurt  ve memleket sevgisini öne çıkararak yazan şairler edebiyatımızda "Beş Hececiler" diye bilinmektedir.
 
Yanıt: C
 
 
 
7.  Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken Söylenmemiş bir masal gibi Anadolu'muz Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz!
 
Milli edebiyat akımının temsilcilerinden Faruk Nafiz Çamlıbel'in  "Sanat"  adlı şiirinden alınan bu dörtlükte Milli Edebiyat akımının özellikle hangi amacı vurgulanmıştır?
 
A)  Halk edebiyatı örnek alınacaktır.
B)  "Toplum için sanat" anlayışı ile hareket edilecektir.
C) Yazı diliyle konuşma dili arasındaki ayrılıklar giderilecektir.
D) Ağır, anlaşılması zor, sanatlı söyleyişten uzak durulacaktır.
E)  Sanat yapıtlarında ulusal değerler ve konular işlenecektir.
 
 
ÇÖZÜM
 
Bu dizelerde, şiirlerinde bireyselliği öne çıkaran, yurt sorunlarına aldırmayan sanatçılara sesleniliyor. Şimdi hedef Anadolu ve Anadolu'nun sorunları, güzellikleridir.
 
Yanıt: E
 
 
 
8.  Aşağıdakilerden hangisi, Ahmet Haşim ile Cenap Şahabettin'in ortak yönlerinden birideğildir?
 
A)  Şiirlerinde sadece aruz ölçüsünü kullanmak
B)  Sembolizm akımının özelliklerini taşımak
C) Nesir türünde de örnekler vermek
D) Fecr-i Âti dönemi sanatçısı olmak
E)  Şiirde toplumsal konulara uzak durmak
 
ÇÖZÜM
 
Cenap Şahabettin'in Servet-i Fünun şairlerinden biri olduğunu  anımsarsak  D'nin  yanlış  olduğunu  görürüz.  Öteki bilgiler doğrudur.
 
Yanıt: D
 
 
 
 
9.  Nazmın nesre yaklaştırılmasına karşı çıkmış, şiirlerini, Türk şiirinin klasik dönemi kabul ettiği Divan şiiri zevkini esas alarak yazmıştır. Edebiyatımızda neo- klasisizmin temsilcisidir. Aşk, sonsuzluk, ölüm, İstanbul'un güzellikleri, Türk uygarlığına hayranlık gibi konuları işleyen sanatçımız şiirlerindeki biçim ve kom- pozisyon kusursuzluğu, dil ve söyleyişteki ustalığı ile tanınır.
 
Bu parçada özelliklerine değinilen şairimiz, aşa-
ğıdakilerden hangisidir?
 
A) Tevfik Fikret
B) Cenap Şahabettin
C) Mehmet Akif Ersoy
D) Yahya Kemal Beyatlı
E) Ahmet Haşim
 
 
ÇÖZÜM
 
Parçada özellikleri verilen şair, Yahya Kemal Beyatlı'dır.
 
Yanıt: D
 
 
 
 
 
10. Sanata değil, toplumcu bir amaca yönelmiş, toplum- sal sorunları gerçekçi bir gözle önümüze sermiştir. Gücünü çoğu kez din ve töre ile ilgili görüşlerden alarak yazdığı öğüt veren şiirleri, genellikle mesnevi düzenindedir. Konuşma dilini aruza ustalıkla uygulamıştır. Manzum hikâye, karşılıklı konuşma ya da hitabet niteliği taşıyan, lirik, lirik-epik, didaktik şiirlerini yedi bölümlük bir kitapta toplamıştır.
 
Bu  parçada  sözü  edilen  şair,  aşağıdakilerden hangisidir?
 
A) Tevfik Fikret
B) Namık Kemal
C) Ziya Paşa
D) Yahya Kemal Beyatlı
E) Mehmet Akif Ersoy
 
 
ÇÖZÜM
 
Bu parçada, İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy tanıtılmaktadır.
 
Yanıt: E
 
 
Milli Edebiyat – Fecr-i Ati Konu Testi

KONU TESTİ
 
 
1.  – – – – dönemi, – – – – ile – – – -‘in birlikte çıkardığı "Genç Kalemler" dergisi ile başlamıştır.
 
Yukarıda boş bırakılan yerlere, sırasıyla aşağıdakilerden hangileri getirilmelidir?
 
A)  Milli Edebiyat – Ömer Seyfettin – Ali Canip
B)  Milli Edebiyat – Ömer Seyfettin – Ziya Gökalp
C) Servet-i Fünun – Tevfik Fikret – Cenap Şahabettin
D) Cumhuriyet – Ziya Gökalp – Ömer Seyfettin
E)  Milli Edebiyat – Mehmet Emin Yurdakul – Ömer Seyfettin
 
 
 
 
 
 
 
 
2.  Aşağıdakilerden hangisi,  Milli Edebiyatın ya da sanatçılarının özelliklerinden birideğildir?
 
A)  1911 yılında Ömer Seyfettin ve arkadaşları tarafından oluşturulan bir harekettir.
B)  Dilde ve edebiyatta milli olmak gerektiğini savunmuşlar, halk edebiyatına yönelmişlerdir.
C) Şiirde hece ölçüsü ve dörtlük birimi kullanmışlar, realizmden etkilenmişlerdir.
D) Batıcı edebiyat düşüncesini savunmuşlar, "sanat için sanat" anlayışını benimsemişlerdir.
E)  İstanbul Türkçesi yazı diline temel alınmalı, yabancı sözcükler ve tamlamalar dilden atılmalı görüşünü savunmuşlardır.
 
 
 
 
 
 
3.  "Yeni Lisan" adlı makalesiyle Milli Edebiyat akımının ilkelerini ortaya koymuştur. Bu makalede şöyle demektedir. "Milli ve tabii bir lisan olmazsa ilim, fen ve edebiyat gene bugünkü gibi bir muamma (bilmece) halinde kalacaktır.  Asrımız terakki  (ilerleme)  asrı, mücadele ve rekabet asrıdır. Biz bir köşeye çekilip Nedim'in parlak fakat tabiata muhalif (doğaya aykırı) terkiplerini tamlamalarını terennüm edersek mezarımızı kendi elimizle kazmış oluruz."
 
Bu parçada tanıtılan edebiyatçımız, aşağıdakilerin hangisidir?
 
A)  Ziya Gökalp
B)  Ali Canip Yöntem
C) Ömer Seyfettin
D) Fuat Köprülü
E)  Mehmet Emin Yurdakul
 
4.  Ulusal coşkuyu artıracak şiirler yazmaları için dönemin yöneticileri tarafından teşvik edilmişler, desteklenmişlerdir. Milli Edebiyat akımı, şiir alanında amacına bu şairlerle ulaşmıştır. Onlar, şiirlerimizi İstanbul ve çevresinden kurtarıp bakışlarını Anadolu insanına çevirmişlerdir. Halk edebiyatı geleneği onların elinde memleketçi bir romantizmle birleşmiştir.
 
Bu parçada sözü edilen sanatçılar, aşağıdakiler- den hangisidir?
 
A)  Tanzimatçılar
B)  Servet-i Fünuncular
C) Fecr-i Âticiler
D) Beş Hececiler
E)  Yedi Meşaleciler
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
5.  Cumhuriyet öncesi dönemin özgün şairlerinden – – – -; halkçı, toplumcu, yurtsever şiirimizin önemli temsilci- sidir. Çoğu kez didaktik şiirin sınırlarını aşamamış ve kullandığı yalın Türkçeyi şiir dili düzeyine yükseltememiş olmakla birlikte, 1899'da yayımlanan "Türkçe Şiirler"  adlı kitabıyla şiir dilimizin ulusallaşmasının öncülerinden olmuştur.
 
Bu parçada boş bırakılan yere,  aşağıdakilerin hangisi getirilmelidir?
 
A)  Mehmet Akif Ersoy
B)  Yahya Kemal Beyatlı
C) Mehmet Emin Yurdakul
D) Ziya Gökalp
E)  Namık Kemal
 
 
 
 
 
 
 
 
6.  Halide Edip Adıvar; roman, öykü, tiyatro, anı gibi değişik türlerde yapıtları olan bir edebiyatçımızdır.
 
Bu yazarın aşağıdaki yapıtlarından hangisi diğerlerinden farklı türdedir?
 
A) Handan
B) Ateşten Gömlek
C) Türk'ün Ateşle İmtihanı
D) Sinekli Bakkal
E) Tatarcık
 
 
7.  Karagözcü Kız Tevfik, geçinemeyip ayrıldığı eşinin taklidini yaptığı için sürgüne gönderilir. Tevfik'in kızı Rabia, zamanla ünlü bir hafız olur, sürgünden dönen babasıyla yaşamaya başlar. Vehbi Dede'den müzik dersleri alır. İtalyan piyanist Peregrini'ye âşık olur. Genç Türklere yardım eden Kız Tevfik, yeniden sürgüne gönderilir.  Rabia,  Müslümanlığı kabul eden Peregrini ile evlenir.   Romanda Rabia,   Doğu'yu; Peregrini de akılcı Batı'yı simgeler; kurtuluş, ikisinin birleşimindedir.
 
Bu parçada sözü edilen roman, aşağıdakilerden hangisidir?
 
A) Sürgün                              B) Bir Sürgün
C) Yaprak Dökümü               D) Kiralık Konak
E) Sinekli Bakkal
 
 
 
 
8.  Kurtuluş Savaşı üzerine yazılan romanların çoğu, bu savaşı yaşamayanların,  araştırmalarına dayanarak yazdıkları romanlardır. Oysa bu romanın yazarı Kurtuluş Savaşı'na katılmış; savaşı bütün acısıyla yaşamış ve bu romanı 1922 yılında sıcağı sıcağına yazmıştır. İzmir'in işgalinde kocası ve çocuğu Yunanlılar tarafından öldürülen Ayşe, romanın kahramanlarındandır.
 
Yukarıda sözü edilen yazar ve yapıtı, aşağıdakilerin hangisinde doğru verilmiştir?
 
A)  Yakup Kadri Karaosmanoğlu – Yaban
B)  Tarık Buğra – Küçük Ağa
C) Halide Edip Adıvar – Ateşten Gömlek
D) Kemal Tahir – Yorgun Savaşçı
E)  Reşat Nuri Güntekin – Yeşil Gece
 
 
 
 
9.  Sanatçının yapıtları bir dönemin aynası gibidir. Hep O Şarkı'da Abdülaziz dönemini; Bir Sürgün'de Abdülhamit baskısı sonucu Avrupa'ya kaçan Türkleri; Hüküm Gecesi'nde,  Meşrutiyet dönemindeki parti kavgalarını; Sodom ve Gomore'de mütareke sonrası yozlaşmış İstanbul'u; Yaban'da Kurtuluş Savaşı'nda bir köyü; Ankara ve Panaroma'da Cumhuriyet sonrasındaki yılları işlemiştir.
 
Bu parçada eserlerinden ve eserlerinin konusundan söz edilen sanatçı, aşağıdakilerin hangisidir?
 
A)  Yakup Kadri Karaosmanoğlu
B)  Reşat Nuri Güntekin
C) Halit Ziya Uşaklıgil
D) Refik Halit Karay
E)  Memduh Şevket Esendal
 
10. Reşat Nuri Güntekin,  bu ünlü romanında Ali Rıza Bey ailesini anlatır: Büyük kız Fikret, birkaç çocuklu dul bir adamla evlenir; bu, aile ağacından ilk kopuştur. Oğlan Şevket'in hapse düşmesi, ikinci kopuştur. Necla'nın,  zengin diye evlendiği Suriyeli'nin birkaç eşli olduğu anlaşılır; bu, üçüncü kopuştur. Leyla'nın, zengin bir avukatın metresi olması, dördüncü kopuştur.
 
Bu parçada sözü edilen roman, aşağıdakilerden hangisidir?
 
A)  Yaprak Dökümü
B)  Damga
C) Değirmen
D) Bir Kadın Düşmanı
E)  Yeşil Gece
 
 
 
 
 
 
 
11. Naim Efendi,  Tanzimat döneminin ortaya çıkardığı İstanbul efendilerinden biridir. Mutlu günler görmüş geçirmiş, önemli devlet memurluklarında bulunmuş – kendi anlayışına göre- dünyayı ve insanları yakından tanımıştır.  Ancak şimdi o,  bir  devlet  düşkünüdür. Epey bir zamandır emeklidir. Eski pırıltılı günleri geride kalmıştır. Ancak o, eski konağında eski günlerin etkisinden kendisini tümüyle koparabilmiş değildir. O günleri hayal ederek avunmaya çalışmaktadır.
 
 
"Naim Efendi"   Yakup Kadri'nin,   Tanzimat'tan Cumhuriyet'e dek geçen zamandaki üç kuşağın çatışmalarını anlattığı romanının kahramanıdır. Bu roman aşağıdakilerden hangisidir?
 
A) Yaban                               B) Kiralık Konak
C) Ankara                              D) Bir Sürgün
E) Hep O Şarkı
 
 
 
 
 
12. Aşağıdakilerin hangisi, "Maupassant tarzı" öykü türünün edebiyatımızdaki ilk büyük temsilcisi, Ulusal Edebiyat akımının öncüsü Ömer Seyfettin'in yapıtlarından biri değildir?
 
A)  Bahar ve Kelebekler
B)  Efruz Bey
C) Yüksek Ökçeler
D) Memleket Hikâyeleri
E)  Gizli Mabet
 
 
 
 
1.A           2.D      3.C      4.D      5.C      6.C      7.E      8.C      9.A      10.A    11.B    12.D
Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir

İlgili Terimler :
Önceki yazıyı okuyun:
FECR-i ATİ

  FECR-i ATİ ŞİİRİ Genel Özellikler   Fecr-i Ati şiirinin konusu, dili, ölçüsü Servet-i Fünundan farklı değildir. Yalnız Fecr-i Ati...

Kapat