DİĞER İÇERİKLER

Namık Kemal Kronolojisi

Sitemize 16 Temmuz 2014 tarihinde eklenmiş ve 234 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

Nâmık Kemâl

 

Nâmık Kemâl'in Hayatında Önemli tarihler

 

21 Aralık 1840 Tekirdağ'da dünyaya geldi.
Şubat 1846 Kaymakam olarak atanan dedesi Abdüllatif Paşa ile Afyonkarahisar'a gitti.
1848 (?) Dedesi ile Kıbrıs'a gitti.

 

 

31 Ağustos  1848 Annesi Fatma Zehrâ Hanım öldü.
1850 (?) Lazistan Sancağı Mutasarrıfı olan Abdüllatif Paşa ile Karadeniz'e gitti.
Mart   1853 Kars'a gitti (Kaymakam dedesi ile); 1.5 yıl kaldı.
Temmuz  1854 Dedesi azledilince İstanbul'a döndü.
15 Mayıs 1855

 

 

(Kaymakam dedesi ile) Sofya'ya gitti. 1.5 yıl kaldığı Sofya'da, Şair Binbaşı Eşref Bey (sonra Paşa) tarafından Nâmık mahlası verildi.
                                1856 Sofya'da Niş Kadısı Mustafa Râgıb Efendi'nin kızı Nesîme Hanım'la evlendi.
Eylül 1856 Azil sebebiyle İstanbul'a döndü.
8 Kasım 1857 Tercüme Odası'na memur olarak girdi.
1858 Büyükannesi Mahdûme Hanım öldü.
1859 Abdüllatif Paşa öldü.
1859 Emtia Gümrüğü Başkâtibi Leskofçalı Galib Bey'e muavin oldu
Ramazan 1860 Ziya Paşa ile tanıştı.

 

 

Ağustos  1861 Leskofçalı Galib Bey'in Trabzon'a tayini üzerine Tercüme Odası'na döndü.
1861 Encümen-i Şuarâ'ya girdi.

 

 

1862 Şinâsî ile tanıştı.
Ekim 1862 Tasvir-i Efkâr'a muharrir oldu.
22 Mart1863

 

 

Romalıların Esbâb-ı İkbâl ve Zevâli Hakkında Mülâhazât başlıklı ilk tercümesini (Montesqieu'dan) Mir'at gazetesinin 2 numaralı nüshasında yayınladı. (3 Şevval 1279 )
1865

 

 

Şinâsî'nin Paris'e gidişi dolayısıyla Tasvîr-i Efkâr'ı tek başına çıkarmaya başladı.
1865 İttifâk-ı Hamiyyet) Cemiyeti'ne (daha sonra Yeni Osmanlılar Cemiyetiadını aldı) üye oldu.
1866 "Lisân-ı Osmânî'nin Edebiyâtı Hakkında Ba'zı Mülâhazâtı Şâmildir" adlı makalesini yayınladı. (Tasvîr-i Efkâr, Nu.416-417,  16 ve 19 Rebîü'l-âhir 1283)
10 Mart 1867

 

 

"Şark Mes'elesi" adlı makalesini Tasvîr-i Efkâr'da yayınladı (4 Zilka'de 1283).
22 Mart 1867 Tercüme Odası'ndan ayrıldı.
24 Mart 1867

 

 

Terfi ettirilerek Erzurum Vali Muavinliğine tayin edildi.(Şair, İstanbul'dan ayrılmasının edebî ve siyasî çalışmalardan kopacağı endişesiyle, bu görevine başlama hususunda hayli yavaş davranmıştır.)
17 Mayıs 1867

 

 

Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa'nın daveti üzerine Paris'e gitmek üzere,  Ziya Paşa ile birlikte, İstanbul'dan ayrıldı.

 

 

30 Mayıs 1867 Paris'e varış.
30 Haziran   1867 Ziya Paşa ile birlikte Londra'ya geçti.
2  Ağustos  1867 Oğlu Ali Ekrem Bey dünyaya geldi.
31 Ağustos..  1867 Ali Suavî'nin kurduğu Muhbir'in neşrine katıldı.
29 Haziran  1868 Londra'da Hürriyet'in neşri.
27 Temmuz 1868 Hürriyet'in yazı işlerini üzerine aldı.
2 Ağustos 1869

 

 

Fransızların millî marşlarından olan "La Marseillaise"in ilk bendini Türkçeye çevirerek "Hürriyet" başlıklı bir yazının içinde yayınladı.
6 Eylül   1869

 

 

Ziya Paşa ile görüş ayrılığına düşüp aralarının açılması üzerine  (63. sayıdan itibaren) Hürriyet'ten ayrıldı.
24 Kasım  1870 İstanbul'a döndü.
13 Haziran  1872 İbret gazetesini devraldı ve başmuharrir oldu.
9  Temmuz 1872 İbret gazetesi dört ay süreyle kapatıldı.
26 Eylül   1872

 

 

Gelibolu Mutasarrıfı oldu. (Şair bu göreve gitmemek için uzunca bir süre  uğraştıysa da başarılı olamamış; birkaç ay sonra azledileceği yeni işine başlamak zorunda kalmıştır.)

 

 

30 Eylül   1872 İbret (dört aylık ceza süresi dolmadan) yeniden yayına başladı ve 20. sayısı çıktı.
11 Ocak 1873 Mutasarrıflıktan azledilerek İstanbul'a döndü.
1 Nisan   1873 Vatan yahut Silistre piyesi Gedikpaşa tiyatrosu'nda temsil edildi.
6 Nisan   1873 İbret gazetesi tamamen kapatıldı.

 

 

6 Nisan   1873 Tutuklanarak Magosa'ya sürgün edildi.
19 Haziran  1876

 

 

Beşinci Murad'ın tahta çıkışı dolayısıyla 30 Mayıs 1876'da çıkarılan genel aftan yararlanarak İstanbul'a döndü.
18 Eylül  1876 Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) Âzâlığına getirildi.
7 Ekim  1876 Kanûn-ı Esâsî Encümeni (Anayasa Komisyonu) Âzâsı oldu. (Komisyon başkanı Midhat Paşa, diğer üyelerinden birisi de Ziyâ Paşa idi.)
23 Aralık  1876 Kanûn-ı Esâsî (1876 Anayasası) kabul edildi.
Ocak     1877

 

 

Bir mecliste, Bâde arak tükendi sâkî müselles / Eş'şey'ü lâ yüsennâ illâ vekad yüselles beytini kasıtlı olarak okuduğu ve ikinci beytin "iki defa tekrarlanan bir şey, üçüncü defa da tekrarlanır" şeklindeki anlamını "iki padişah tahttan indirilmişse üçüncüsü de indirilir" demeye getirdiği gerekçesiyle tutuklandı. Uzun bir sorgulamadan sonra, Cinayet Mahkemesi'nde yargılandı ve suçsuz olduğuna karar verildi.
10 Temmuz   1877

 

 

İstanbul'da kalması sakıncalı görüldüğünden, Girit'te oturmak kaydıyla serbest bırakıldı.
19 Temmuz   1877 İsteği üzerine, Midilli'de mecburî ikamete memur oldu.
18 Aralık    1879 Midilli Mutasarrıflığına atandı.
28 Eylül     1881 Celâleddin Harzemşah'tan dolayı "Bâlâ" rütbesi aldı.
30 Ağustos   1883 İkinci rütbeden "Nişân-ı Osmânî" ile taltif edildi.
15 Ekim     1884

 

 

Rum halkının şikâyetleri üzerine,  Rodos Mutasarrıflığı görevine nakledildi.
Kasım     1886

 

 

II. Abdülhamid tarafından "İmtiyaz Madalyası" ile taltif edildi. (Rodos'ta üç cami ve bir orta okul yaptırdığından)
Aralık      1887

 

 

Sakız Mutasarrıflığına nakledildi. (Bir konsolosun evine saldır yapılması üzerine)
      2 Aralık      1888

 

 

(H.28 Rebiülevvel 1306 / R. 20 Teşrinisânî 1304, Pazar günü saat 8.20) Sakız'da öldü.
 

 

 

 

3.Ebuzziyâ Tevfik Bey'in Gözüyle Nâmık Kemâl

 

Kendisiyle uzun yıllar birlikte mücadele etmiş bir dostu olarak, Ebuzziyâ Tevfik Bey,Nâmık Kemâl'in karakteri, özel hayatındaki bazı davranışları, arkadaşlarıyla olan münasebetlerini geniş olarak -fakat "kendi görüşüm ve bilişim yönünden…" ifadesini de ihtiyaç duyarak-  anlatmıştır. Kendisine derin bir hürmet ve hayranlıkla bağlı birisinin kaleminden çıkan bu bilgileri ihtiyatla karşılamakla beraber, önemli bazı ip uçları veren belgeler olarak değerlendirmek gerekir:

"Kemâl'in her hâlini burada, fakat benim görüşüm ve bilişim yönünde anlatacağım.

Kemâl, yaradılışın pek az adama bağışladığı birçok faziletler ile yüklü olduğu gibi zıtların bir araya toplaşması gibi bir hayli eksik tarafları da vardı. Evvelâ, sınırlandırılmayacak derecede vatanını severdi. Ona musallat olabilecek ufacık bir belânın uzaklaştırılması, faraza bütün ailesi insanlarını fedaya bağlı ise, bu fedakârlığı çekinmeden yapabilirdi. Hürriuyeteaşıktı. Bununla beraber, kendisinde büyük bir  bulunduğunu sandığı büyük kimselerden birinin gösreceği iltifata, esir olacak kadar da, zaafı vardı. (…)

Hiçbir işte, hürriyet elde etmek yolunda bile olsun, hasmın kandırılmasını, kabul etmezdi Karakterinin yüksekliği vatanseverliği kadar büyüktü.

Hasis emeller ve adî hisler ne düşüncelerine ne de kalbine yol bulabilmişti. Daima büyüklüklere yönelirdi, fakat ekseriya ortaya çıkardığı şeyler şiir ve hayal mahsulü idi.

Olayları tafsilâtiyle, tarihi şahıslar ve teferruatıyle, eski ricali özellikleriyle bilir, fakat bunları kendi düşünce ve isteğine uygun olarak gösterirdi. Birinci Sultan Selim ile  Nevruz Bey, Celâleddin Harzemî, tarihin birinci Selim'inden, Nevruz Beyinden, Celâleddin'inden başka adamlardır ki Kemâl'in hayâl âleminde oluşmuşlardır.

Üzüntü ve ümitsizliğe, kibir ve gurura düşman, yorgunluk ve güçlükten,, çekinme ve korkudan habersizdi. Tam bir inançla bağlandığı hususlarda, cesaretle, inadlı idi ve hasmıyle  kalemle eylediği mücadelelerinde ekseriyetle galibiyet kendisinde kalırdı. Edebî tartışmalarda daima zafer kazanırdı. Siyasetteki inançlarına ekseriyetle şiir ve hayal katmak hatası vardı, fakat giriştiği tartışmalarda hasmını susturmak hassasınamalikti. İtiraza eğilimli ve kendine karşı yapılan tenkidlerin zayıf taraflarını  yakalamakta ve o yoldan muarızını susturmakta usta idi.

Sır saklayamazdı. Zihninde tasarladığı önemli bir hususu henüz     daha düşünce hâlinde iken, tatbik edilmiş saymak ve gizlenmesi halinde başarıya ulaşması kararlaştırılmış olan halleri, rast geldiğine çekinmeden anlatmak âdeti idi. Bu âdetinden dolayı çok kere maksat kaybolmuş ve çok kere hasımlara galip gelme fırsatı verilmiştir.

Hafızası son derece kuvvetli idi. Arabın, Acemin, Türkün şiirlerinden birkaç bin beyit ezbere bilirdi. Lâtifeden pek fazla hoşlandığından, dost toplantılarında bir biri üzerine ve bir birinden hoş kırk elli fıkra söyleyebilirdi.

(…)

Parası meydanda ve kesesi arkadaşlarına açıktı. Müsrif değildi ama lüzumsuz yerlere para dökerdi. Giyime hiç önem vermezdi. En yeni elbiseyi en eski sanılacak surette giyinirdi. Hatırlatmayınca, hattâ ısrar etmeyince saçını kestirmez ve fesini yenilemezdi.

Ahlâka ve karaktere çok dikkat ederdi. Ne fayda ki ahbap edindiği adamların ahlâkını pek az tanırdı.

(…)

Arkadaşlarının kıymetini takdir eder ve hattâ hiç birini diğerinden ayırd etmediği halde, bazı tartışmalarda haksız bile olsa, en kıdemli olan arkadaşının tarafını tutardı. Bununla küçüğün büyüğe, veya yeninin eskiye karşı saygı göstermeye mecbur olduğunu belirtmek isterdi. Bence, arkadaşlar arasında dostluk ahengini devam ettirmek için olan bu tahakkümü, Kemâl'in en doğru tedbirlerinden biridir. Bu sebeple idi ki öfke neticesi arkadaşlar arasında meydana çıkan bazı yersiz hâller, hiçbir vakit dargınlık sebebi olacak dereceye varmamıştır. Neticede azametli olmadığı halde, arkadaşları arasında sözü dinlenirdi.

Yaşlandıkça yenilik fikirlerine bağlılığı artıyor, göreneğe ve muhafazakârlığa olan bağlılığı azalıyordu. Çok söylerdi, fakat dinleyenlere dahaçok söylemesini arzu ettirecek kadar güzel söyler, kat'iyyen lüzumsuz tekrarlarda bulunmazdı. Kelimeler, terkipler, cümleler, yazdığı şeylerde görüldüğü gibi seçme, yerinde ve düzgün çıkardı.

(…)

Mahremiyetini kazanan ahbaplarına karşı pek teklifsizdi.

(…)

Belâdan, tehlikeden hiç çekinmezdi. Fransa Büyük İnkılâbında gördükleri işlerle terrör devrini yapan siyaset adamlarının hâl tercümelerinden bahsettikçe, kükremiş aslan gibi tüyleri ürperirdi. (…) Öyle bir coştuğu sırada ise en büyük tehlikeye gönderilebilirdi. "Marseillaise" ezberinde olduğundan, bazen damarlarında azıp coşan gayret ve hamiyyet kanının coşmasıyle bu şarkıyı nazmetmiş olan, Rouget de I'Isle'e gıpta ettirecek bir eda ve bir azametli ses ile söylerken, hâlini, tavrını, boğuk sesini seyretmeğe ve dinlemeğe doyulmazdı. Öyle zamanlarda kocaman bir yurdsever kahraman adam, canlı bir şiddet şimşeği kesilirdi."

"Pek âlâ biliyor idik ki Kemâl, bir kere karar verdiği şeyden kat'iyyen dönmez. Dolayısıyle o menfada sonuna kadar kalmağı göze almış. Onu bundan çevirmek imkânsızdır."

 

 

4.Edebî Şahsiyeti

Kemâl'in edebî şahsiyetinin oluşumunu 1-Encümen-i Şuarâ devresi ve 2-Şinasî ile tanıştıktan ve Tercüme Odası'na girdikten sonraki devre olmak üzere, iki ana devre hâlinde değerlendirmek gerekir.

Birinci devre, şairin estetik zevk olarak Leskofçalı Gaalib ve Hersekli Ârif Hikmet Beylerden, tasavvufî duyuş ve düşünüş olarak da Osman Şems’den tesirler aldığı, yirmi yaşlarındayken katıldığı Encümen-i Şuarâ’da şiir zevkini ve yeteneğini pişirdiği devredir. Eski zevke bağlı bulunan Encümen-i Şuarâ mensupları, devrin genel havasına uygun olarak, zaman zaman yeni kavramlara da açılmışlardır. Nâmık Kemâl’in ikinci devrede takındığı  edebî tavrın kökünde bu açılışın izlerini de aramak gerekir. Nitekim, şairin meşhur Hürriyet Kasidesi’ndeki temel ses ve tematik dokunun, Leskofçalı Gaalib Bey’in

Hüdâ me’yûs kılma gönlümü ikbâl-i milletten

Haberdâr eyle Rahmân ismini ahvâl-i milletten

Olup mecrûh peykân-ı kazâdan tâir-i devlet

Demâdem hûn akar çeşmim gibi şahbâl-i milletten

kıt’asından mülhem olduğu genellikle kabul edilmektedir.

Şinâsî ile tanışması Nâmık Kemâl’in edebî tutumunda önemli bir değişikliğe yol açmış, Voltaire ve Montesquieu’dan okudukları ve Bâb-ı Âlî’nin muhalefet fırkası  olarak kabul edilen Tercüme Odasında karşı karşıya geldiği yeni fikirler ve memleket meseleleri de ufkunu genişletmiştir. Bu devredeki Nâmık Kemâl, gür sesli, dışa dönük, sanatını toplumun emrine veren, yazı yazdığı bütün edebî türlerde sosyal muhtevayı ön plâna çıkaran, mücadeleci bir aydın hüviyetine kavuşmuştur.  O, dinamik bir ruha sahipti, topluma da dinamizm aşılamak istiyordu. Eserlerindeki coşkun üslûp bu ruh yapısından kaynaklanmaktadır.

Bir sahhafın kendisine verdiği Şinâsî’nin Münâcât’ını okuyan Kemâl, onda, sözü dolaştırmadan söyleyen net bir edâ bulur. Daha sonra tanıştığı Şinâsî, Batıyı tanımış, oradan yeni fikirler edinmiş bir münevverdir. Ona Fransızca öğrenmesini tavsiye eder. Bu tavsiye bir kıvılcım vazifesi görmüş; eski estetik zevk ve tutumundan  önemli ölçüde sıyrılıp yeni bir dünyaya yönelmesinde çıkış noktası olmuştur. Şair, bu tanışmadan sonra Tasvîr-i Efkâr gazetesine girer ve burada yayınladığı makalelerle, yeni yolda ilk şöhretini elde eder.

Artık âşıkane ve tasavvufî şiirler söyleyen  "Nâmık"ın yerini vatan şairi Nâmık Kemâl almıştır:

Bâis-i şekvâ bize hüzn-i umûmîdir Kemâl

Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdına

diyerek,  bütün toplumun derdini dert edindiğini;

Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin

Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetden

gibi beyitlerle, mücadeleye tam olarak karar verdiğini;

Merkez-i hâke atsalar da bizi

Küre-i arzı patlatır çıkarız

beytiyle de, verdiği mücadelede karşılaşacağı belâlardan yılmayacağını ifade eder.

Bu beyitlerdeki edâ, o zamana kadarki şiirlerinde gördüğümüzden çok farklıdır. “Artık ondan, Divan edebiyatından malzeme, millî hayattan ilham ve Avrupa düşünüşünden fikir almış bir şair sıfatıyla, yeni bir ruhun şarkılarını dinleyeceğiz.”

Sanat eserinin dili, onun tematik dokusuyla sıkı bir bağlantı içinde olduğu için, bu edâ ve ruh, Kemâl’in coşkun mizâcına ve ideallerine uygun ve yeni bir kelime hazînesi (vokabüler) istiyordu. Hürriyet Kasidesi’nden aldığımız aşağıdaki ibareler, bu yeni kelime hazinesinin tam kadrosu hakkında da fikir verebilecek özelliktedir: ahkâm-ı asr, izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten çekilmek, halka hizmet, mazlûma iânet, râh-ı vatan, hâk-i vatan, ittihâd-ı kalb-i millet, ihtilâf-ı re’y-i ümmet, tedvîr-i âlem, bir mekînin kuvve-i azmi, sebât-ı pây-ı erbâb-ı metânet, erbâb-ı himmet, yerde kalmış kaabiliyet, meydân-ı gayret, meydân-ı hamiyyet, gavgaa-yı hürriyet, millet yolunda azîmet, dönersem kahbeyim, civân-merdân-ı millet, şemşîr-i zulm, âteş-i hûn-ı hamiyyet, kilâb-ı zulm, yâreli şîr-i jeyân…

Bu kelime kadrosu da gösteriyor ki, Hürriyet Kasidesi bir edîbin eseri olduğu kadar -hattâ ondan da fazla- bir mücadele adamının eseridir. Ruh yapısı bakımından coşkun, duyguları daima kabarık bir insan olan şair, bu kasidede  iyi ile kötü, güzel  ile  çirkin  arasında karşılaştırmalar yapıyor ve iyi ile güzele coşkun bir şekilde bağlanırken kötüyü ve  çirkini de aynı coşkunlukla reddediyor. Ona göre, “devlet idaresinde sıdk ve selâmet esastır. Devlet çarkını doğru çevirmemek, insanın şerefine gölge düşürür. Lekelenmemek için ya o çarkı dosdoğru çevirmeli, buna güç yetmiyorsa, yanlışa âlet olmaktansa devlet kapısından çekilmelidir. Resmî görevden ayrılmak halka hizmetten vazgeçmek veya usanmak anlamına gelmez. Mücadeleye başka bir zeminde devam edilir ve mazlum insanlara bu suretle de el uzatılabilir. Mayası vatan toprağından yoğrulmuş olan vücudumuz bu mücadelede çektiği ıztırapla parçalanabilir; bunda üzülecek ne var? Vücut aslına dönmüştür, o kadar…”

Bu bakış tarzı yeni ve şahsîdir. Kemâl,   mizâcının seçtirdiği bir dille konuşmakta ve o zamana kadar şiirimizde hemen hemen hiç rastlanmayan  yeni bir tavır  sergilemektedir. Bu tavrın en belirgin özelliği, toplumu ilgi odağına yerleştirmesi ve aynı zamanda tarihî bir perspektife oturtarak değerlendirmesidir. Bu tavır, onda esaslı bir mâzî fikrinin de mevcut olduğunu gösteriyor: Biz âlî-himem erbâ-ı cidd ü ictihâdız, Biz nesl-i kerîm-i dûde-i Osmâniyânız, Biz ulvî-nihâdânız… ifadeleri, onun, ferdî kahramanlığın yanında, milletçe de kahraman olduğumuzu düşündüğünü ortaya koyan ifadelerdir. Ona göre, millet-i hâkime diye vasıflandırdığı ve Osmanlı devletini kuran iradenin asıl sahibi olarak kabul ettiği Türklük, Bir aşiretten cihangirâne bir devlet çıkaran kuvvetin de sahibidir.

Bu tarih ve kahramanlık şuûru, Nâmık Kemâl’i diğer Tanzimatçılardan ayıran en önemli özelliklerdendir. Ne Şinâsî, ne Ziyâ Paşa, Ekrem, Hâmid, ne de Ahmed Midhat Efendi bu kadar net bir mâzî fikrine sahiptirler. Onlar bu hususta Nâmık Kemâl’i örnek almışlarsa da, onun mizâcında olmadıkları için, çok kuvvetli çıkışlar yapamamışlardır. Muallim Nâcî ve Mizancı Murad Bey’in tavırları kısmen daha net olmakla beraber, onlar da Kemâl’deki millî heyecan ve ataklıktan mahrumdular.

Nâmık Kemâl’de, devlet ve milletin çok kuvvetli ferdî iradeye sahip kahramanların fedâkârlıkları sayesinde ayağa kalkacağı inancı hayli güçlüdür: Mekîn bir devlet adamı, yüksek azim gücüyle bütün âlemi çekip çevirir; metânet sahibi insanların direnmesi karşısında bütün cihan titrer. Bu bakış tarzı, onun cevval, cesur, kararlı bir devlet adamı beklediğini, ona ümit bağladığını düşündürmektedir.

Şu hususa da dikkat etmek gerekir: Kemâl, ferdî ve millî boyutta  gösterilecek kahramanlıklara samimiyetle bel bağlarken, aynı zamanda, Fikret’in Halûk’la, Âkif’in Âsım’la sembolize ettiği genç insan modeline benzer bir gençlik düşündüğü intibâını da vermektedir:

Civan-merdân-ı milletle hazer gavgaadan ey bîdâd

Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-ı hamiyyetden

beyti, kanı vatan sevgisinin ateşiyle kaynayan ve bu ateşle zulüm kılıcını eritecek bir kuvvet ve kudrete sahip olan bir gençliğin varlığına inanıldığını veya böyle bir gençliğin beklendiğini düşündürmektedir.

Şairin zulümle, haksızlık ve düzensizlikle mücadeleye dair söylediklerinde heyecan dozu çok yükselen üslûbu, hürriyet özlemini dile getirdiği mısralarda birden bire yumuşamakta, bir aşk şairinin santimantal edâsına bürünmektedir. Her iki hâlin de romantik duyuştan kaynaklandığı kabul edilebilir. Başka bir yönden bakarsak, Hürriyet Kasidesi’nin  hürriyet fikrî ile ilgili kısımlarının tansiyonu yüksek, fakat hürriyet aşkını dile getirdiği kısımlarında hüzünlü bir ruh hâli hâkimdir.

Çok kuvvetli bir şi’riyete sahip olmadığı düşünülse bile, Hürriyet Kasidesi edebiyatımızın en önemli şiirlerinden biridir. Çünkü vatan, millet, tarih fikri ve bunlar uğrunda mücadele şuûrunu bu kadar net olarak ortaya koyan ilk şiirimiz odur.

Nâmık Kemâl’in şiirleri -Vâveylâ gibi bazı şiirleri hariç- şekil olarak çok fazla yenilik göstermez. Vezin, kafiye, nazım şekli ve nazım birimi eskinin devamı mahiyetindedir. Dilde de, sadeleşmenin gerekliliğine inandığı halde, üslûp gayretinin ön plâna çıkmasından dolayı tekellüften tam mânâsıyla kurtulamayan şair, asıl yeniliği muhtevada yapmıştır.

Tiyatroya fazla önem veren Nâmık Kemâl, onun halkın terbiyesinde en etkili ifade vasıtası olduğu kanaatindedir. Celâl Mukaddimesi’ndeki Sâir edebiyâta nisbet tiyatro, tasvîre nisbet zî-rûh gibidir  görüşü, tiyatronun canlandırma, temsil etme özelliğini; aynı mukaddimedeki tiyatro aşka benzer; insanı hazîn hazîn ağlatır, fakat verdiği şiddetli teessürlerde de bir lezzet bulunur ifadesi de seyirciyi doğrudan etkileme özelliğini bilhassa mühimsediğini gösteriyor. Bu suretle toplum daha rahat yönlendirilecek ve daha kısa zamanda sonuç alınacaktır.

Vatan yahut Silistre’de vatan sevgisi ve kahramanlık duygusunu, Celâleddîn Harzemşâh’ta İslâm birliği idealini, Zavallı Çocuk’ta evlilikte aile baskısının doğurduğu kötü sonuçları işleyen Kemâl,  tiyatro faydalı eğlencedir  temel görüşünü uygulamıştır. Toplumu yönlendirme, geliştirme gayreti İntibâh ve Cezmî’de de belirgindir. Zaten o, tiyatroyu nasıl faydalı bir eğlence olarak görüyorsa, roman için de aynı şeyi düşünüyordu: “…insan öyle kuru kuruya mev’ize  dinlemeğe kaani’ olmuyor, eğlenerek istifâde etmek istiyor. Ne yapalım? Tabiat-i âlemi değiştirmek elimizden gelir mi?

İ’tikad-ı âcizâneme kalırsa hikâye hakikaten insanlar arasında nâil olduğu i'tibâra lâyıktır. İnsan eğlencesinde de fâide görecek birtakım nesâyih bulursa zarar mı etmiş olur?�

Bütün bu söylediklerimiz gösteriyor ki, Nâmık Kemâl, olanca sanat gücünü, toplumun sıkıntılarına çare bulma yolunda kuvvetli bir silâh olarak kullanmak istemiştir.

4.1.Tesiri :

Nâmık Kemâl tesir dairesi geniş olan sanatçılarımızdan biridir. Bu tesir, kendi zamanıyla sınırlı kalmamış, Servet-i Fünûn ve Millî Edebiyat devirlerine, hattâ Cumhuriyet devrine kadar uzanmıştır.

Kemâl’in şiir üslûbunu Hâmid’de çok geniş hayal unsurları ile zenginleştirilmiş olarak buluruz. Cezmî romanındaki tema, Mizancı Murad Bey’in Turfanda mı yoksa Turfâ mı (Mansur Bey) romanında yeniden ele alınır; arka plânda aynı eserin üslûbu da sezilir. Zavallı Çocuk piyesi Hâmid'e İçli Kız’ı ilham eder. Aynı piyes, Ekrem’in Vuslat’ını hem teknik hem de tema olarak daha fazla etkilemiştir.

Fakat, Nâmık Kemâl’in tesirini, ulaştığı estetik seviyeden çok, kendisinden sonrakilere telkin ettiği ahlâkî, fikrî muhtevada aramak gerekir. Her yazdığının topluma yol gösterici olmasını hedefleyen, yaşadığı hayatı da bu hedefe hizmet esasına göre düzenlemeye çalışan Nâmık Kemâl, tavır takınan adam vasfıyla daha çok kabul görmüştür. Onun asıl tesirini, "vatan şairi" vasfından hareketle araştırmak daha doğru olur.

4.2. Eserleri :

Şiirleri : Nâmık Kemâl’in şiirleri sağlığında kitap hâle getirilmemiştir. İlk şiirleri, el yazısı ile istinsah edilen Divan’ındadır. Ölümünden sonra, şiirlerini bir araya getiren çok sayıda kitap yayınlanmıştır. Bunlar içinde, Sadettin Nüzhet Ergun’un Nâmık Kemâl- Hayatı ve Şiirleri (1933) adlı eseri önemlidir.

Tiyatroları : Vatan yahut Silistre (1873), Zavallı Çocuk (1873), Âkif Bey (1874), Gülnihal (1875), Celâleddîn-i Harzemşah (1885), Kara Belâ (1910).

Romanları :İntibah veya Sergüzeşt-i Âlî Bey (1876), Cezmî (1881)

Edebî tenkidleri : Tahrîb-i Harâbât (1885, yazılışı 1874), Ta’kîb (1885, yazılışı 1875).

Çeşitli konulardaki tenkidleri : Mes Prisons Muâhezesi (1884), Renan Müdafa-nâmesi (1908).

Tarihle ilgili eserleri :Evrâk-ı Perîşân (1871), Bârika-i Zafer (1872), Devr-i İstîlâ (1872), Kanije (1883, Ahmed Nâfiz imzasıyla), Silistre Muhasarası (1883, Ahmed Nâfiz imzasıyla), Osmanlı Tarihi (mukaddimesi 1889, ilk cilt 1908, 2.,3. ve 4.ciltler 1909).

Tercümeleri : Bahâr-ı Dâniş (1873, Hindli Şeyh İnâyetullah Kanbu’dan),

Fantezi (nesir): Rü’yâ (1889).

5.Hürriyet Kasidesi Etrafında

Nâmık Kemâl, "edip" ile "kahraman"ı kişiliğinde birleştirmiş; vatan, millet, devlet, adâlet, hürriyet,hak, hukuk  gibi üstün değerlere eğilirken -genellikle kahraman psikolojisi önde olmak üzere- bu iki özelliğini birlikte kullanmış olan bir sanatçıdır.

Şairin en önemli şiirlerinden biri olan "Hürriyet Kasidesi" (Bu şiirin asıl adı Besâlet-i Osmâniyye ve Hamiyyet-i İnsâniyye'dir) , bir edîbin eseri olduğu kadar -hattâ ondan daha fazla- bir mücadele adamının eseridir.Şiir dikkatle tahlil edilirse, şairin mücadelesinin temel karakterini, orada kullandığı bazı tabirlerden çıkarmak hiç de zor değildir.

Ruh yapısı bakımından coşkun, duyguları daima kabarık bir insan olan Kemâl, bu şiirde, iyi ile  kötü, güzel ile  çirkin arasında karşılaştırmalar yapıyor; iyiye ve  güzele coşkun duygularla bağlanırken, kötüyü ve çirkini de aynı coşkunlukla reddediyor.

Ona göre, "devlet idaresinde sıdk ve selâmet esastır; devlet çarkı sıdk ile döndürülmelidir. O çarkı doğru çevirmemek, insanın şan ve şerefine gölge düşürür. insan, lekelenmemek, için ya o çarkı dosdoğru çevirmeli, buna gücü yetmiyorsa, yanlışa âlet olmamak için, devlet kapısından çekilmelidir. Resmî görevden ayrılmak, halka hizmetten vazgeçmek anlamına gelmeyeceği gibi hizmetten usanmak anlamına da gelmez. Mücadeleye başka bir zeminde devam edilir ve mazlum insanlara bu suretle de el uzatılabilir. Mayası vatan toprağından yoğrulmuş olan vücudumuz bu mücadelede çektiği eziyet ve sıkıntılarla parçalanabilir. Bunda üzülecek, dert edinilecek bir şey yoktur; çünkü vücut aslına dönmüştür. Vatan sayesinde varlığını sürdüren vücudumuzun onun uğrunda tekrar toprak olması, hiç de olağanüstü bir şey değildir."

Bu bakış tarzı -edebiyatımızda bu kadar açık bir şekilde dile getirilmesi açısından-  yeni  ve şahsîdir. Kemâl, eserine kendi karakterini doğrudan yerleştirmekte ve yeni bir tavır  sergilemektedir. Bu tavrın en belirgin özelliği, insanı ilgi odağına yerleştirmesi ve aynı zamanda, topluma belli bir tarihî perspektiften bakabilmesidir. Toplumu tarihî perspektife oturtarak değerlendirmesi, onda esaslı bir mâzî fikrinin de mevcut olduğunu gösteriyor. Biz âlî-himem erbâb-ı cidd ü ictihâdız, Biz nesl-i kerîm-i dûde-i Osmâniyânız, Biz ulvî-nihâdânız  ifadeleri, onun, ferdî kahramanlığın yanında, milletçe de kahraman olduğumuzu düşündüğünü ortaya koyuyor. Şairin millet-i hâkime olarak kabul ettiği, Osmanlı Devleti'ni kuran iradenin asıl sahibi olan Türklük,  bir aşîretten cihangirâne bir devlet çıkaran  kuvvetin de gerçek sahibidir.

Bu millî kahramanlık şuûru, Kemâl'i diğer Tanzimatçılardan ayıran en önemli özelliklerindendir. Ne Şinâsî, ne Ziyâ Paşa, Ekrem, Hâmid, ne de Ahmed Midhat Efendi bu kadar net bir soy ve mâzî fikrine sahiptirler. Muallim Nâcî'nin ve Mîzâncı Murad Bey'in tavırları hayli net olmakla beraber, onlarda da Kemâl'deki millî heyecan ve ataklık yoktur.

Nâmık Kemâl, Türk milletinin bütünüyle kahraman olduğunu düşünmekle  beraber, devlet ve milletin ayağa kalkmasının çok kuvvetli ferdî iradeye sahip kahramanların fedakârlıkları sayesinde mümkün olabileceğine inanır. Ona göre, mekîn  bir devlet adamı, yüksek azim ve iradesiyle bütün âlemi çekip çevirir;  metânet sahibi  insanların direnişi ise dünyayı titretir, yola getirir. Şair, burada, Yavuz Selim gibi kararlı, cesur ve cevval bir devlet adamını, bir kahramanı bekler gibidir.

Ferdî ve millî boyutta gösterilecek kahramanlıkların devlet ve milletin kurtuluşunda en önemli tayin edici faktörler olduğunu düşünen ve bu yüzden millete ve onun içinden çıkacak olan kahramanlara samimiyetle bel bağlayan şair, aynı zamanda, Fikret'in Halûk'la, Âkif'in Âsım'la tasvir ettiği  genç insan modelini de onlardan daha önce tasvir etmiş görünmektedir:

Civân-merdâ-ı milletle hazer gavgaadan ey bî-dâd

Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-ı hamiyyetten

beyti, kanı vatan sevgisinin ateşiyle kaynayan ve bu ateşle zulüm kılıcını (bir kılıç kadar keskin ve öldürücü olan zulmü) eritecek bir kuvvet ve kudrete sahip bir gençliğin varlığına inanıldığını veya böyle bir gençliğin beklendiğini düşündürüyor.

Tabiî, bütün bunlara ilâve olarak, Kemâl'in atılgan mizacının söylettiği,

Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin

Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten

beyti ve bezerleri, onun  şahsen de her türlü gayret ve fedakârlığa bizzat talip olduğunun işaretidir.

Şairin zulümle, zalimle, haksızlık ve düzensizlikle, insanın aşınmışlığıyla mücadeleye dair söylediklerinde hayli sertleşen, tansiyonu artan üslûbu, hürriyete  duyduğu özlemi dile getirdiği beyitlerde birden bire yumuşamakta; âdetâ bir aşk şiirinin santimantal (aşırı duygulu ve hüzünlü) edasına bürünmektedir. Her iki hâlin de, şairde yaygın olarak görülen  romantik duyuş tarzından kaynaklandığı kabul edilebilir. Şair, sanki, hürriyet fikrinden değil de tamamen idealize ettiği bir hürriyet aşkından hareket etmekte ve o aşkın kendisinde uyandırdığı duyguları terennüm etmektedir:

Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet

Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

Çok kuvvetli bir şi'riyete sahip olmadığı düşünülse bile, Hürriyet Kasidesi edebiyatımızın en önemli şiirlerinden biridir. Çünkü vatan, millet, tarih ve soy şuûru ve bunlar uğrunda mücadele etme azmini -bu kadar net bir şekilde- ortaya koyan ilk şiirimiz odur.

Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Hürriyet Kasidesi'nin yüksek kıymetleri ortaya koyan prensip mahiyetindeki beyitler (1-14), Osmanlı tarihine karşı hayranlık ve bağlılık duygularını ifade eden beyitler (15-17), korkusuzluğu ve şâirin şahsî davranışını  gösteren beyitler (18-24 ve hürriyetten bahseden beyitler (25-31) olmak üzere dört kısma ayırmaktadır. Şairin, kuvvetli bir kompozisyon sağlayamamış olmasına rağmen, kendi mücadelesinin temel unsurlarını ortaya koymak bakımından, başarı sağlayabildiğini kabul etmek gerekir. Bu tip şiirlerin, estetik üstünlüklerinden ziyade duyuş ve düşünüş tarzı ve bunların sunuluşundaki üslûpla etkili olduklarına dair çok sayıda örnek vardır.

 

Kaside'de şu hususlara ayrıca dikkat etmekte fayda vardır:

 

1-  Şiirin asıl adında geçen  besâlet, dilâverlik, kahramanlık, bahadırlık, yiğitlik, cesurluk, yararlık, şecâat ; hamiyyet  ise vatan, millet, aile, insanlık gibi üstün değerler uğrunda her türlü fedakârlık duygusu¸ millî onura düşkünlük  demektir. Şair, kasidesine bu ismi koymakla, Osmanlı’nın (Türk milletinin)  yiğitliği ve genel anlamda iyi insan  olmanın fazileti üzerinde duracağını hemen başta belli etmiştir. Şiirin bütünü dikkate alınırsa, Nâmık Kemâl’in bu iki temel düşünceyi -bazı mısralarda dolaylı da olsa- işlediği açıkça görülür.

2-  Şair, fikirlerini;

a)   Şahsî tavrını ortaya koyarak,

b)  İnsanlığın genel tutum ve davranışlarına işaret ederek,

c)   Milletin bazı üstün vasıflarını sayarak,

d)  Bazı kavramları (hürriyet, vatan, millet, millî mâzî vb) ön plâna çıkararak ifade etmiştir.

3-  Şiirde coşkun bir üslûp kullanılmıştır. Bu, şairin romantik duyuş tarzıyla ve öfkeli mizacıyla yakından ilgilidir. Edebî tutumunun hemen her safhasında abartılmış ifadeler kullanmaktan hoşlanan Nâmık Kemâl, devlet çarkını işletenlerle ters düşmenin getirdiği gerginliğin de etkisiyle, bu şiirde bir tepki üslûbu  kullanmıştır.

4-  Şair, insan olmanın insana belli sorumluluklar yüklediği düşüncesindedir; bunun gereğini kişisel olarak yaptığını ifade ettiği gibi, herkesin de -herhangi bir şahsî çıkar peşine düşmeksizin ve korkmaksızın- aynı şekilde davranması gerektiğini söylemektedir. Ona göre, sorumluluk duygusuna sahip her aydın, yanlış işleyen çarkı durdurmaya çalışmalı, bu mümkün değilse, o çarkın öyle işleyişine âlet olmaktan uzak durmalıdır. Halka hizmet etmenin tek yolu resmî görevlerde çalışmak değildir. Yönetenlerin hatalarına ortak olmak, insanın ’izzet ve ikbâl’ine leke getirecekse o ortaklıktan sıyrılmak  ve başka bir mücadele tarzı seçmek en doğru yoldur. Böyle bir mücadele insanın başına belâlar da getirebilir. Fakat vatan toprağı sayesinde var olan vücudun yine vatan uğrunda toprak olmasından (yani aslına dönmesinden) çekinilmemelidir. Uzun yaşamak, rahat yaşamak isteyenler çıkabilir; fakat insan kendini asla küçük görmemelidir. Bir tek güçlü adam, azim ve iradesiyle feleğin doğru dönmesini sağlayabilir.

5-  Bu millet, mayası gereği, her türlü sıkıntıyı, belâyı, tehlikeyi etkisiz kılacak güce sahiptir. Şu anda içinde bulunduğu durum, yere düşmüş bir altını andırıyor; silkinip kalktığı zaman asıl karakterini korumuş olduğu görülecektir. Küçük bir aşiretken öncü ve birleştirici karakteri sayesinde  cihan devleti kurmuş olan iradenin sahibi de bu millettir.

6-  Bu milletin çocukları olarak, bize düşen de o ana karakterin bize yüklediği sorumluluğu göstermektir. Bu yolda ölüm de vardır. Cellâdın kemendi, elbette, esirlik zincirinden bin defa daha iyidir. Çünkü o kementle  kahramanca ölmek  mümkün olduğu halde, esirlik zincirine razı olursak  insanca yaşamak  imkânını da kaybederiz.

7-  Bu ifadeler, başkalarına yol göstermek olarak kabul edilebilir. Fakat şairin,

1.                  Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin

2.                  Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten  mısraları, yol göstermekle kalmadığını, söylediklerini şahsen de uygulamaya kararlı olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bütün bu fedakârlıklara karşılık olarak istediği şey de uğruna fedakârlık ettiği millet tarafından unutulmamaktır.

8-  Vatan ve hürriyet mücadelesini gençlik yürütecektir. Zalimler gençlikle mücadele etmekten korkmalıdırlar. Çünkü onların vatan aşkıyla kaynayan kanları zulüm kılıcını (en keskin kılıçlardan daha beter olan zulmü) eritecektir. Zaten, baskıyla, zulümle hürriyeti imha etmek mümkün de değildir. Zalimlerin bu konuda yapacakları tek şey -eğer güçleri yetiyorsa- hürriyet fikrini yok etmektir. İnsanda hürriyet fikri var oldukça zalimlerin başarılı olup hürriyeti ortadan kaldırmaları mümkün değildir.

9-  Şair, şiirin sonuna doğru, alışılagelmiş romantik ruh hâline bürünmüş ve hürriyeti bir güzel genç kız gibi karşısına alarak, ona olan tutkunluğunu dile getirmiştir. İnsan samimi olarak mücadele etmesi sayesinde esirlikten kurtuluyor; fakat hürriyet o kadar güzel, o kadar büyüleyici ki bu sefer de ona tutuluyor!

10- Şiirin son beytinde millete seslenen şair, onun zincire vurulmuş yaralı bir arslan olduğunu,  bu durumundan yararlanan ’kilâb-ı zulm’ün şimdi ortalıkta dolaştığını ifade ediyor ve milletin yeniden kükreyip ayağa kalkmasını, meydanı zalimlere bırakmamasını istiyor. ( Birçokları, bu şiirin Abdülhamid’e karşı yazıldığını zannetmektedir. Kesin yazılış tarihi bilinmemekle beraber, 1867’de Avrupa’ya kaçtıktan sonra veya o sıralarda yazıldığından şüphe yoktur. Abdülhamid ise 1876’da tahta çıkmıştır. Eğer burada illâ belli kişi veya kişilerin hedef alınması söz konusu ise, Ali  ve Fuad Paşa’lar hedef alınmış olabilir. Fakat Nâmık Kemâl’in bütün yazdıkları da dikkate alınarak değerlendirme yapılırsa, onun şikâyetlerinin daha çok prensipler çerçevesinde olduğu, belli şahıslara yönelik bazı tavırlarının da bu genel prensipleri bozacak nitelikte bulunmadığı görülecektir.)

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir

İlgili Terimler :
Önceki yazıyı okuyun:
Tanzimat Romanı Üzerine Düşünceler – Atilla ÖZKIRIMLI

Tanzimat Romanı Üzerine Düşünceler - Atilla ÖZKIRIMLI Günümüz Türk romanının değerlendirilebilmesi, her şeyden Önce tarihsel gelişiminin bilinmesine, bu gelişimin doğru...

Kapat