POSTA KUTUSUNDAKİ MIZIKA – ALİ URAL

Ana Sayfa » GÜZEL YAZILAR » POSTA KUTUSUNDAKİ MIZIKA – ALİ URAL
Sitemize 20 Temmuz 2014 tarihinde eklenmiş ve 506 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

Sevgili Dost,

Sana mektup yazacağımı söylediğim günden beri bir telaş yaşanıyor postanelerde. Her postacı mektubu kendisi ulaştırmak istiyor sana. Güneşe tutulsa zarf, ilk kelimeler okunur mu? Mektuba nasıl başlamıştır acaba? Yaşlı postacılardan biri, “Azizim Efendim” diye başlamıştır mektup, diyerek bir tahmin yapıyor. Diğeri hayır, “Saadetlü”dür ilk kelime diye ısrar ediyor. “Gözüm nuru”, “İki gözüm”, “Ruhum ve karındaşım”, “Aziz ve güzide refikimiz efendim…” Her postacı bir şeyler söylüyor. İçlerinden biri abartıyor iyice, “Devletlü, inayetlü, merhametlü, sultanım hazretleri…” Diğerleri itiraz ediyorlar, bu mektup bir padişaha yazılmıyor, diye.

Ya bu mektup kime yazılıyor?

Bu mektup bir dosta yazılıyor. O hâlde, “Sevgili Dost” diye başlamalı.

Bir postacının elinden mi, yoksa posta kutusundan mı alacaksın mektubumu bilmiyorum. Birazdan takılacaksın satırlarıma, “Bana mı?” diyeceksin. Evet, sana ey dost! Sana söyleyeceklerim var. Kelimeler, karınca yuvası gibi kaynıyor zihnimde. İçlerinden biri kâğıda düşüyor, altı harfli: Dostluk.

 

“Bir dostluk kaldı!” diye bağırıyor pazarcı, tezgâhındaki meyveler için. “Bir dostluk kaldı!” Bir dosta yetecek kadar, demek istiyor. Az kaldı, demek istiyor. Ben önce bu cümleyi, “Dayanacak, bir dostluk kaldı.” diye anlıyorum. Sonra, “Bir dostluk kaldı mı?” diye soruyorum. Pazarcı ısrarlı, “Bir dostluk kaldı!” diye bağırıyor. Bir dostluk çileği, plastik küreğiyle kese kâğıdına dolduruyor pazarcı. Kese kâğıdı gazeteden yapılmış. Gazetede satırlarım var. İşte Tagore (Tagor)’un “Avare Kuşlar”ı da

üstüme pike yapıyor. Biri omzuma konup fısıldıyor kulağıma: “Çiy damlası göle dedi ki sen nilüfer yaprağının altındaki büyük çiy damlasısın, ben de üstündeki küçük çiy damlası.” Ah, dostluğa bak! Kuş fısıldamaya devam ediyor:

“Güneş batıya doğru kayarken doğu karşısında sessizce durur.” Ah, dostluğa bak! Kuş fısıldamaya devam ediyor: “Alaca karanlığın bu bulanıklığı altında şekiller tuhafl aşıyor, alt kısımları karanlıkta kaybolmuş kuleler ve mürekkep lekesini andıran ağaç tepeleri… Sabahın olmasını bekleyeceğim ve senin şehrini aydınlıkta görmek üzere uyanacağım.” Ah, dostluğa bak!

 

Kuş omzumdan uçtu. Çocukken yaramazlıklarımı anneme kuşların söylemesini neden yadırgamışım, bilmiyorum.

Kuşlar söylüyor çünkü.

Geçen sabah senin üzüntülü olduğunu söylediler. Dokunsalar ağlayacakmışsın. Dokunmamışlar. Yine de ağlamışsın, dostun gözünden akan bir damla yaşın yeryüzündeki bütün gölleri tuz gölü yaptığını bilmez gibi. Gül ki acılaşmasın göller. Göl ki orada demirli kayığımız.

O kayıkla odama gelen kızılderili, şimdi kütüphanemin rafında. Üzerinde bir bez parçası var yalnız. Ellerini havaya kaldırmış bağırıyor; ihtiyaçlarını ne kadar azaltırsan o kadar hür olursun, diye. Demek sahip oluş değil, istiğna açıyor kilidi.

Sevgili Dost,

Bu sözden sonra ne denebilir ki!

Belki şu denebilir:

Zarfı açmadan evvel güneşe tut ve mektubun ilk kelimelerini oku.

A. Ali URAL

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir