SERVET-FÜNUN EDEBİYATI (EDEBİYAT-I CEDİDE) (1896-1901)

Ana Sayfa » EDEBİYAT TARİHİ » SERVET-FÜNUN EDEBİYATI (EDEBİYAT-I CEDİDE) (1896-1901)
Sitemize 16 Ağustos 2014 tarihinde eklenmiş ve 899 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.
 
SERVET-FÜNUN EDEBİYATI (EDEBİYAT-I CEDİDE)(1896-1901)
Genel Özellikler
 
Servet-i Fünun, gerçekte, daha çok bilimsel yazıların yayımlandığı bir dergidir. Fenlerin zenginliği anlamına gelir; dergi ilk başta bir bilim dergisi olarak yayın hayatına başlamıştır.. Ancak 1896'da yazı işleri müdürlüğüne Tevfik Fikret'in getirilmesiyle bir edebiyat ve sanat dergisi durumuna gelir. Zamanın önde gelen ve batılı tarzda bir edebiyattan yana olan yazarlar bu dergide toplandığı için, Servet-i Fünun adı dönemin de adı olur.
 
Edebiyat-ı Cedide nedir?
 
Servet-i Fünun dönemine verilen ikinci bir addır. Batılı edebiyat, yeni edebiyat anlamında kullanılan bu terim, Servet-i Fünun'da yazan şair ve yazarların benimsemeleri ile akım ve dönem adı olarak yerleşmiştir.
 
Servet-i Fünun şair ve yazarları, Tanzimat edebiyatıyla gelen batılı tekniği geliştirmişlerdir. Sonuçta Servet-i Fünuncuların çabalarıyla Avrupaî tarzda bir edebiyat oluşmuştur.
 
Genç yazarlar, 1896 yılında Recaizade Mahmut Ekrem'in önderlinde toplanarak Edebiyat-ı Cedide'yi oluşturmuşlardır.
 
Bu edebiyat, 1896'dan 1901'e kadar sürmüştür. Recaizâde Mahmut Ekrem, 1895 sonunda, Malûmat adlı bir dergide yazan Muallim Naci izleyicileriyle kafiyenin göz için mi, kulak için mi olduğu tartışmasına girişmiş ve bu gazeteye karşı cevaplarının bir kısmım Servet-i Fünun dergisinde yayınlamıştır. Servet-i Fünun, Recaizâde'nin Mekteb-i Mülkiye'den öğrencisi olan Ahmet İhsan Tokgöz tarafından 1891 yılından beri çıkarılmakta idi. Recai-zâde, bunu bir edebiyat dergisi hâline getirmek için Ahmet İhsan'la anlaşmış ve kendisinin Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) den öğrencisi olan Tevfik Fikret'i derginin "kısm-ı.edebî ser-muharrirliği" ne getirmiştir. O sırada Mektep ve başka dergilerde yazan ve Recaizâde tarafını tutan başka gençlerin de 1896'da bu dergi çevresinde toplanmasıyla "Edebiyat-ı Cedide" topluluğu meydana gelmiştir. 
 
Edebiyat-ı Cedide'nin başlıca özellikleri şu noktalar üzerinde toplanabilir:
 
1. Edebiyat-i Cedide sanatçıları Batı uygarlığına, özellikle Fransa'ya hayranlık göstermişler, Türkiye'nin Avrupalaşma yoluyla yükseleceğine inanmışlar, orada sanat, bilim, ne buldularsa Türkiye'ye aktarmaya çalışmışlar; laik bir zihniyeti benimsemişler ve daima dindışı şiirler yazmışlardır. 
 
2. Devlet ve siyaset konularına dokunmak, vatan, hürriyet, istikIâl, inkılap v.b. gibi, sözcük ve kavramları kullanmak yasak olduğu için, açıkça toplumsal yazılar yazmak olanağı bulunamamış, ancak aşk, merhamet v.b. gibi suya, sabuna dokunmayan temalar üzerinde dolaşılmıştır. (Edebiyat-ı Cedide sanatçıları bu yüzden, daha sonraki devirlerde, memleketi yansıtmamak ve ulusal olmamakla suçlandırılmışlardır). 
 
3. Çağdaş Fransız edebiyatı örnek tutulmuş, hikâye ve romanda Realizm ve Naturalizm, şiirde Parnasizm ve Sembolizm akımlarının etkisi altında kalmıştır; Parnasyenlerin etkisiyle, "sanat sanat içindir" görüşü benimsenmiştir. (Fikret, "toplum için sanat" anlayışıyla de eserler vermiştir). 
 
4. Tanzimat sanatçılarının tersine olarak, halka seslenmek düşünülmemiş, havasa mahsus bir edebiyat meydana getirilmiştir ; kendilerinin de söylediği gibi ; "Servet-i Fünun edebiyatı umuma avâma mahsus değildir".  
 
5. Bu düşünüşün bir sonucu olarak, dil konusunda da Tanzimat sanatçılarından daha geri bir anlayışla, konuşma dilinden büsbütün uzaklaşılmış yazı dilinde o zamana kadar kullanılanlardan başka, Arap ve Farsça sözcükleri karıştırarak Türkçe'de kullanılmayan birtakım yeni sözcükler (nahcir [av], şegaf [çılgınca sevgi], tirâje [alâimisema, gökkuşağı] v,b.) bulunup çıkarılmış; Batı edebiyatından alınan yeni kavramlar Fars dilinin kurallarıyla kurulmuş birtakım yeni isim ve sıfat tamlamaları (sâât-ı semen-fâm [yasemin renkli saatler], lerziş-i bârid [soğuk titreme], v.b…) ve yeni bileşik sıfatlar (tehi-baht [boş talihli], şikeste-reng [kırık renkli], v.b…) ile karşılanmış: aynen Fransızca'da görülen birtakım yeni deyim ve söyleyişler de (el sıkmak, dest-i izdivacını talep etmek v.b.) Türkçe'ye aktarılmış, nesirde Fransızca'nın sözdizimi Türk diline uydurulmaya çalışılmıştır.  
 
6. Benzetmelerle yüklü olan süslü bir dille yazmak, yerli yersiz ah!, oh! gibi ünlemlere fazla yer vermek., ve bağlacını sık sık kullanmak, bir düşünceyi kuvvetlendirmek veya ondan dönmek maksadıyla söz arasına evet evt!, hayır hayır! gibi sözcükler sıkıştırmak, ikide bir güzelim!, meleğim! gibi hitaplarda bulunmak Edebiyat-ı Cedide üslubunun başlıca zayıf, yapmacıklı yanıdır. 
 
7. Edebiyat-ı Cedide sanatçıları çoklukla şiir. mensur şiir, hikâye, roman, fıkra ve makale türlerinde yazmışlar, tiyatro türünde eser vermemişler, ancak Meşrutiyetten sonra birkaç piyes denemesine girişmişlerdir.  
 
8. Edebiyat-ı Cedide nazmında, şiirin konusu genişletilmiş, en basit günlü olay, gözlem ve duygular dahi şiir malzemesi olarak kullanılmıştır; yalnız aruz veznine değer verilmiş, Tanzimat sanatçılarının tersine olarak, hece yazan hiçbir zaman ciddiye alınmamıştır (hece vezni ile yalnız çocuk şiirleri yazılmıştır) ; kafiyenin göz için değil, kulak için olduğu kabul edilmiştir.
 
9. Divan edebiyatı nazım biçimleri büsbütün bırakılıp Fransız şiirinde görülen nazım biçimleri benimsenmiş, ya sona, terza-rima ( Fikret: Şehrâyin) gibi Batı edebiyatının klasik biçimleriyle, ya da büsbütün serbest biçimlerle ve serbest müstezatlarla yazılmıştır; vezin zoruyla, sözcüklerin tabiî söylenişlerinin bozulmamasına gayret edilmiştir; nazım nesre yaklaştırılmıştır (Fikret, v.b.) konu ile vezin arasında bir ahenk ilgisi aranmıştır. 
 
10. Hikâye ve roman türünde teknik kuvvetlenmiş (mesela, süs için yazılan gereksiz tasvirler ve konu dışı bilgi vermeleri vak'anın yürüyüşü durdurulmamış, serde yazarın kişiliği gizlenmiştir) ; Fransız realist ve natüralist yazarlarının eserleri örnek tutulmuş; bunun sonucu olarak, hep hayatta görülen ya da görülmesi olanağı bulunan olay ve kişiler anlatılmıştır; vak'alar çok defa İstanbul'da geçirilmiştir. (Abdülhamit devrinde memlekette gezi özgürlüğü olmadığı için, yazarlar memleketin İstanbul dışındaki yerlerini tanımıyorlardı).
 
Edebiyat-ı Cedide'nin başlıca sanatçıları şunlardır:
 
Şairler: Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Hüseyin Siret Özsever, Hüseyin Suat Yalçın, A. Nadir (Ali Ekrem Bolayir), Süleyman Nesip (Süleyman Paşa-zâde Sami), İbrahim Cehdi (Süleyman Nazif), H..Nâzım (Ahmet Reşit Rey), Faik Ali Ozansoy, Celâl Sahir Erozan, v.b…
       
Nesirciler: Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Safvet Ziya. v.b…  
 
 
SERVET-i FÜNUN ŞİİRİ
Genel Özellikleri
 
1. Tanzimat şiirinde bir yandan eski, bir yandan yeni nazım biçimleri kullanılmıştı. Servet-i Fünuncular ilk şiirlerinden sonra eskiyi bırakarak, yeni nazım biçimlerine yönelmişlerdir. "Sone" gibi Fransız şiirinden aynen alınanların yanında, Divan şiirinden alınıp değiştirilerek, Fransız şiirinin serbest nazım biçimi durumuna getirilen "serbset müstezat" gibi biçimler kullanıldı. Ayrıca Divan şiirinde de Fransız şiirinde de bulunmayan yeni nazım biçimleri yaratıldı.
 
2. Servet-i Fünun döneminde şiirin konusu alabildiğine genişletildi. Şair ilgi çekici bulduğu her ögeyi şiire konu edebilmekteydi. Ancak hem mizaçları, hem de dönemin baskıcı siyasal koşulları nedeniyle şairler bireysel duyguların anlatımına daha çok yer verdiler. Bu yüzden:
 
Servet-i Fünun şiirinde en çok işlenen konular "aşk", "doğa" ve "aile yaşamı"dır. Şairler "sanat, sanat içindir" anlayışına bağlıdırlar.
 
3. Toplumsal konular, dergi kapanıp topluluk dağıldıktan sonra, kimi şairlerce işlendi. (Tevfik Fikret Srvet-i Fünun'un dağılmasından sonra toplumsal konular yönelmiştir.)
 
4. Servet-i Fünun şairleri 19. yüzyıl Fransız şiirinde görülen romantizm, sembolizm gibi akımlardan etkilendiler. 
 
5. Kimi hayalleri kullanmak, sanatkârane bir biçim yaratmak istediler. Bunun için de daha çok Arapça, Farsça sözcük kullanarak, dili ağırlaştırdılar. Öte yandan aruza bağlılıklarını da sürdürdüler.
 
6. Servet-i Fünun hareketinin önderi Tevfik Fikret (1867-1915)'tir. Tevfik Fikret, edebiyatımızın batılı kimlik kazanmasında, özellikle şiirin çağdaş bir yapıya kavuşmasında büyük etkisi olan bir şairdir. Divan şiirinde anlamın beyitte tamamlanması geleneğini değiştirmiş; müstezatı, Fransız şiirindeki serbest nazma benzetecek serbest müstezat durumuna getirmiştir. Sonenin kullanımını arttırmıştır. Şiire konuşma dilinin kimi özelliklerini sokmuştur. Ancak yine de Osmanlıcadan koparmamıştır.
 
7. Dönemin önde gelen öteki şairleri Cenap Şehabettin (1870-1934), Hüseyin Siyret Özsever (1872-1959), Hüseyin Suat Yalçın (1867-1942), Ali Ekrem Bolayır (1867- 1937), Süleyman Nazif (1869-1927), Faik Ali Ozansoy (1876-1950), Celâl Sahir Erozan (1883-1935)'dır.
 
 
 
SERVET-i FÜNUN DÖNEMİNDE ROMAN VE HİKAYE
Genel Özellikleri
 
1. Bu dönemin romanlarında olay örgüsünün, konuların, konuşmaların başarılı bir biçimde yer aldığı görülür. Bu nedenle Servet-i Fünun romanı Tanzimat romanından daha sağlam bir tekniğe sahiptir.
 
2. Servet-i Fünun romancıları dönemin başlarında hem romantizmin etkisindedirler, hem de baskıcı bir siyasal ortam içinde yaşamışlardır. Bu yüzden önceleri daha çok bireysel konuları işlemişlerdir.
 
3. Sonraları gerçekçiliğe (realizm) yönelmiş, eserlerinde toplum yaşayışını vermeye başlamışlardır. Toplumun nasıl batılılaştığını; batılaşmanın yanlış anlaşıldığını anlatmış; batılı aile ve toplum yaşantısının doğru örneklerini göstermeye çalışmışlardır.
 
4. Servet-i Fünun döneminin en başarılı romancısı Halit Ziya Uşaklıgil (1867- 1945)'dir. Uşaklıgil, ünlü romanı Aşk-ı Memnu (1900)'da varlıklı bir ailedeki batılı yaşam biçimini anlatır. Mai ve Siyah (1897) adlı romanında ise o dönemin basını, bir Türk ailesinin yaşayış biçimi ve bir şairin dünyası verilmiştir.
 
5. Bu dönem roman ve öykücüleri batılaşmadan sonra aşk konusunu işlemişlerdir. Özellikle Mehmet Rauf (1875-1931) romanlarında bireylerin iç dünyasını ve romantik aşkları konu edinmiştir. Onda toplumsal ögeler çok az yer alır; ağırlık psikolojik içeriklidir. Mehmet Rauf'un Eylül (1901) adlı eseri Türk edebiyatının en başarılı psikolojik romanıdır.
 
6. Dil ve anlatım, Servet-i Fünun roman ve öyküsünün en zayıf yönüdür. Yazarlar sözlüklerden, unutulmuş Arapça, Farsça sözcükleri bulup kullanmışlardır. Tanzimatta Namık Kemal'le başlayan sanatlı anlatımı daha da ağırlaştırmışlardır. Bu yüzden yer yer dil anlaşılmaz duruma gelmiştir.
 
7. Romanlarda İstanbul dışına çıkılmazken, öykülerde olaylar İstanbul dışında da geçmiştir.
 
8. Romanlardaki ağır ve süslü dil hikayelerde sadeleşmiştir.
 
9. Servet-i Fünun döneminin roman ve öykü yazarlarını ve başlıca eserlerini şöyle sıralayabiliriz: Hüseyin Cahit Yalçın (Roman: Hayal İçinde. Öykü: Hayat-ı Muhayyel), Ahmet Hikmet Müftüoğlu (Roman: Gönül Hanım. Öykü: Haristan ve Gülistan, Çağlayanlar), Safveti Ziya (Roman: Salon Köşelerinde. Öykü: Bir Tesadüf, Kadın Ruhu).
 
 
 
SERVET-i FÜNUN DÖNEMİNDE TİYATRO
Genel Özellikleri
 
Servet-i Fünun  dönemi  sanatçıları gerek sanat anlayışları, gerekse Abdülhamit istibdadının getirdiği baskı ve sansür nedeniyle tiyatro türüyle fazla ilgilenmemişlerdir. Çünkü tiyatroya büyük destek veren Ahmet Vefik Paşa, görevinden alınmış, Ahmet Mithat Efendi'nin yazdığı "Çerkez Özdenler" adlı piyesin oynanması nedeniyle de Gedik Paşa Tiyatrosu yıktırılmıştır. Sanatçılar, ancak 1908'den sonra eserler verirler.
 
II.Abdülhamit'in sanat ve fikir değeri taşıyan eserlerin oynanmasına izin vermemesi üzerine Türk sahnelerini tuluat kumpanyaları ve melodramlar kaplamıştır. Hemen hemen bütün repertuarları tercüme yahut adapte eserlerden meydana gelen tuluat sahnelerinin bu devredeki en ünlü sanatçıları: Mardiros Mınakyan, Abdürrezzak ve Kel Hasan'dır. Türk kadınının henüz sahneye çıkamadığı bu devirde de Ermeni sanatçıları hakimiyeti yine sürmüş,Türk seyircisi sahnede iyi konuşulan Türkçe'den yine mahrum kalmıştır.
       
Böylesine bir tiyatro seviyesi ve atmosferi içinde ciddi çalışmalara imkan bulamayan ve Abdülhak Hamit ile Ahmet Mithat'ın "okunmak için piyes" tarzını da benimsemeyen Servet-i Fünuncular, tiyatro türünde eser verebilmek için,ister istemez, hem siyasi sansürün,hem de onun doğurduğu sanat uygulamasının değişmesini beklediler. Bunun içindir ki onlar, tiyatro ile ancak 1908'den sonra ilgilenme imkanı bulabildiler. 1908'de, imparatorluğun merkezinde yeniden başlayan ciddi sahne çalışmaları ve bunların gördükleri geniş ilgi, Servet-i Fünuncuların tiyatro denemeleri yapmalarına yardımcı oldu. Bu denemelere katılanlar arasında Hüseyin Suat Yalçın, Mehmet Rauf, Cenap Şehabettin, Halit Ziya Uşaklıgil, Faik Ali Ozansoy, Ali Ekmer Bolayır ve Safveti Ziya vardır.
       
Teknik bakımından, şüphesiz, bu denemelerin de kusursuz oldukları söylenemez. Ancak,Tanzimat devrinin denemelerine göre,tiyatro eserini anlayış bakımından olduğu kadar, teknik bakımından da büyük bir gelişmenin varlığı açıktır. Servet-i Fünuncuların Batı'da ve bilhassa Fransa'daki tiyatro çalışmalarına ilgisiz kalmadıklarını ve onları yakından takip ettiklerini gösteriyor. Şiirlerinde ve romanlarındaki yapma dil ve üslubu tiyatro denemelerinde kullanmamağa çalışarak,günlük konuşma diline yaklaşmak için gösterdikleri çaba da onların lehine kaydedilecek mühim bir noktadır. Bu dilin Kemal ve Ekrem'in piyeslerindeki dile göre,çok daha canlı,tabii ve işlek olduğunu ve böylece tiyatro dilinin normal yoluna hızla girmeğe başladığını belirtmek gerekir.
 
Ancak,tiyatro dillinin halkın diline bu kadar yaklaşmasına rağmen, eski alışkanlıkların tesiri ile,konuların halkın meselelerine gidemediğini ve genellikle vakaların aile çevresi içinde geçtiğini ve "evlenme,boşanma,kadının medeni hakları" gibi temaların etrafında döndüğünü görüyoruz.Bu durumun,onların içinde uzun süre bulundukları ağır siyasi şartlar yüzünden, "sosyal meselelere yönelme alışkanlığı kazanamamış olmaları ve Batı'nın tesiri ile 1908'den sonra Türk aile anlayışında bazı mühim değişikliklerin ve kdınların sosyal hakları bahsinde de batılı görüşlerin yer alması" ile ilgili bulunduğu söylenebilir.
       
Servet-i Fünuncular arasında tiyatro ile en çok ilgilenen ve başarıya en çok ulaşan Hüseyin Suat'tır.Telif ve adaptasyon olarak,sayısı yirmiye yaklaşan piyesi vardır. İşlediği temalar bakımından genellikle Servet-i Fünun'un diğer tiyatro yazarlarından ayrılmamış olan Hüseyin Suat'ın, piyeslerinde, dil ve üslup bakımından şaşılacak bir sıyrılışla, Servet-i Fünun'un bütün dil ve ifade özelliklerinden kurtularak çok normal, canlı ve samimi bir konuşma diline eriştiği görülür. Bu başarıda, onun, daha önce nesirle uğraşmamış olması, dolayısiyle Servet-i Fünun nesrine alışmamış olmasının da tesiri muhakkaktır.Nitekim Cenap ve Rauf gibi nesirle uğraşanların bu başarıya erişemedikleri görülür.Vakayı geliştirme bakımından ara sıra bazı hatalara düşmekle beraber, piyes tekniği bakımından da ,arkadaşlarından çok ileridedir.
       
Edebiyat-ı Cedide'ciler içinde, Hüseyin Suat'tan sonra, tiyatro ile en çok uğraşan Mehmet Rauf ( 1875 – 1931 )'tur. Daha çok Servet-i Fünun'un ön planda gelenromancılarından olarak şöhret kazanan Rauf'un tiyatro alanındaki denemeleri teknik bakımından zayıftır.
       
Cenap Şehabettin de, biri dram ( Yalan, 1911 ) ve biri de komedi ( 1917, Körebe ) olan iki piyesi ile, Servet-i Fünun'un tiyatro yazarları arasına katıldı. Her iki piyeste de, teknik zayıflığın yanı başında, dilin ve üslubun konuşma diline uygunsuzluğu da ayrıca dikkati çekmektedir.
 
 
 
Çok Bilen Çok Yanılır'dan
…..
İkinci Meclis
 
Evvelkiler-Azmi Efendi
 
AYŞE, (Azmi Efendiyi görünce bağırarak) – Anne… anne… annemi isterim…
YENGE, (Ayşe'ye takarrüple) – Sus… ayıptır ayıp… (Ayşe korkarak köşeye siner).
AZMİ EFENDİ, (Ayşe'ye doğru gider) – Vay! nazeninim, akşam şerifler hayır olsun…
YENGE, (Azmi Efendiyi çekerek) – Namazı unutmayınız efendim…
AZMİ EFENDİ. -Hayır. Hiç unutur muyum? Fakat nazenimin bir kerecik yüzünü göreyim de… pek iştiyakım var. (Ayşe'nin yanına oturur).
AYŞE, bağırarak. -Anne… şimdi bağırırım ha… bu herif kim?
AZMİ EFENDİ, (Yengeye dönerek) -Bu ne?.. Acep nazar mı değdi?..
YENGE, (Gülerek) -Yok efendim!.. kim bilir… birdenbire sizi görünce korktu besbelli…
AZMİ EFENDİ. -Elmasım… canım… yavrum ne oldu sana bakayım?..
AYŞE. – Anne… baba… çekil oradan…
AZMİ EFENDİ, (Yengeye dönerek) – Ne idi elmasım, ismi?
YENGE, (mütebessiname) – Kendine sorun efendim. Âdet güveyler sorar, gelinler söyler. Tadı öyle çıkar efendim!..
AZMİ EFENDİ, – Ha gerçek… elmasım, isminiz? (Ayşe omuzlarını kaldırarak başını bir tarafa çevirir).
AZMİ EFENDİ, – Adınızı soruyorum canım…
AYŞE. – Kokmuş Ayşe işte. Sanki adımı bilip de ne olacak…
AZMİ EFENDİ. – Estağfurullah… senden başkası halt etmiş… (Ayşe'nin duvağına el atarak) Ayşeciğim… aç da bir kere gül cemalini…
AYŞE, (Avazı çıktığı kadar bağırarak) – Anne!.. Baba!..
AZMİ EFENDİ, (Yengeye dönerek) – Vah! vah! vah! mutlak nazar değmiş!.. Dur okuyayım bari…
AZMİ EFENDİ, (Biraz kızararak) – Şakayı sonra et… Hele bir kere duvağını aç… aç da yüzünü göreyim…
AYŞE, – Açmayacağım işte…
AZMİ EFENDİ, – İsabet-i ayn1… isabet-i ayn… yavaş yavaş geçer inşallah… (Yengeye hitaben) Yenge Hanım gelin de siz açın bari…
YENGE, (Duvağı açmak isteyerek) – Dur benim hanım kızım… Bak efendi sana ne cici bebekler getirmiş…
AYŞE, (Sıkı sıkıya duvağı tutarak) – Açtırmayacağım işte… Haniya bebek bakayım.
YENGE. – Yüzünü aç da… bebekler efendinin koynunda imiş… Sana verecek…
AZMİ EFENDİ, (Mütehayyirane2 kendi kendine) – Acayip! ne olmuş buna! Bu mahkemede nasıl mâkul söylüyordu… bugünkü hali çocukça şeyler…
AYŞE, (Yengeye) – Bebeği göster… açarım!
YENGE, (Mütebessiname3 Azmi Efendiye bakarak) – Aldanmıyor… Azıcık gösterin bari!..
AZMİ EFENDİ, (Mütehayyirane) – Neyi?
YENGE, (Kezalik) – Koynunuzdakini… hanıma bebek getirmediniz mi?
AZMİ EFENDİ, (Bir hayret-i müteessirane ile4 ) – Buna ne olmuş?.. Buna bir şey olmuş… nazar mı değmiş?
YENGE, (Zorla Ayşe'nin duvağını kaldırarak. Azmi Efendi'ye) – Buyrun ama… çok bakmayın gözleriniz kamaşır.
AYŞE, (Azmi Efendiye dilini çıkararak) – Bee!!!
AZMİ EFENDİ, (Gözlerini silerek baktıktan sonra) – Bu ne?.. Bu ne?.. Aman bu ne?.. (Yengeye dönerek) Aman Allah aşkına bu ne?..
YENGE, (Gülerek) – İşte böyle…
…..
Recaizâde Ekrem
 
 
 
SERVET-i FÜNUN DÖNEMİNDE ELEŞTİRİ
Genel Özellikleri
 
1. Servet-i Fünun döneminde gelişmiş bir tür olan eleştiri alanında özellikle Hüseyin Cahit Yalçın siyasi yazılarıyla şimşekleri üzerine çekmiş, hatta Fransızcadan çevirdiği Edebiyat ve Hukuk adlı makalesiyle Servet-i Fünun dergisinin kapanmasına ve Edebiyat-ı Cedide'nin sona ermesine neden olmuştur.
 
2. Bu dönemde eleştiri, daha çok başkalarına cevap verme ya da Servet-i Fünun'un görüşlerini savunma biçiminde gelişir.
 
3. Şair ve yazarlar, nazımda kullanılan sözcüklerin yapaylığı ve karışıklığı yüzünden ağır eleştiriler alırlar ve bir kısmı da Batı hayranlığını körüklemekle suçlanırlar. İşte Servet-i Fünun eleştirisi bu iddialara cevap niteliğindedir.
 
4. Servet-i Fünun'da edebiyat eleştirisiyle ilgilenen tek sanatçı Ahmet Şuayip'tir.
 
 
 
SERVET-i FÜNUN SANATÇILARI
Tevfik Fikret (1867-1915)
 
23 Aralık 1867 de İstanbul'da dünyaya geldi.  Babası Pertevniyal Valide Sultanın kâhyası Hüseyin Efendidir. Annesi Hatice Refia Hanımdır. Annesim1879 da hac dönüşü öldü küçük Tevfik 12 yaşında öksüz kaldı. Ailesi orta halli olan Fikret Aksaray'daki konaklarında büyüdü.
 
Mahmudiye Valide Rüştiyesinde okudu. 1877 de bu mektebe muhacir doldurulması üzerine Mektebi Sultaniye ye verildi. 1888 de oradan birincilikle mezun oldu. 
 
Beden hastalıklarının verdiği maddi sancılar gibi ruh ıstırablarıylada harab olan şair,19 ağustos 1915'te vefat etti. Mezarı Eyüp'teydi. 1960 yılında Rumelihisarı'ndaki Aşiyan 'ın bahçesine nakkledilmiştir.
 
Edebi Kişiliği
 
1. Servet-i Fünun edebiyatının en büyük şairi olan Tvefik Fikret, Galatasaray Lisesi'nde Muallim Naci ve Recaizade Mahmut gibi hocaların elinde yetişmiş, okulu bitirince kendisi de öğretmenlik yapmıştır.
 
2. Servet-i Fünun dergisinin yöneticiliğine getirilince genç şair ve yazarlarla Batılı anlayışa sahip bir edebiyat oluşturmak için çalışmıştır. Servet-i Fünun edebiyatının önderi olmuştur.
 
3. Sanatının büyük bir döneminde sanat için sanat ilkesini benimsemiş; şiirlerinde doğa, yoksulluk, acıma, aile, hüzün, nefret, aşk, hayat, ölüm… gibi konuları işlemiştir.
 
4. Servet-i Fünun dergisinin kapatılmasıyla toplum için sanat anlayışını benimsemiştir.
 
5. Ömrü boyunca birçok hastalıkla uğraşan, psikolojik bunalımlar geçiren şairin bu durumu sanatına da yansımıştır.
 
6. Şiirde  eski nazım biçimlerini değiştirmiş, Batılı nazım şekillerini kullanmıştır.
 
7. Parnasizmin etkisindedir.
 
8. Şiirlerinde yabancı sözcük ve tamlamalara çokça yer vermiştir.
 
9. Aruza öylesine hakimdir ki, konuşurmuş gibi yazdığı şiirlerinde kusursuz bir ölçü görülür. Aruzu Türkçeye başarıyla uygulamış, beyit bütünlüğünü kırıp şiiri düzyazıya yaklaştırmıştır.
 
10. Sanatının son dönemlerinde bütün dinlere cephe alır ve düşmen olur. Kutsal değerlere karşı çıkar. Dinlerin insanları birbirine düşürdüğü, hürriyete engel olduğu düşüncesindedir.
 
11. Mehmet Akif'le medeniyet ve din konulu tartışmaları gündemi meşgul etmiştir.
 
12. İstanbul'dan da nefret eder. Bu nefretini Sis şiiri ile dile getirmiştir.
 
13. Tarih-i Kadim'de inançlarını tamamen yitirdiğini göstermiş; bir Lahza-i Taahhur'da II. Abdülhamit'e olan nefretini açıklamış. Ferda şiirinde ise gençlere seslenmiştir.
 
14. 1908'den sonraki şiirlerinde topluma yönelmiştir.
 
Eserleri:
 
Rubab-ı şikeste (1900): Fikret'in verimli çağında(1895-1900) çoğunlukla Servet-i Fünun'da yayımlanan şiirlerini toplayan bir kitaptır. Rübab-ı Şikeste'deki şiirler Servet-i Fünun akımının havasını sağlayan örnek şiirlerdir.Bu mazumelerde "Sanat için sanat" görüşüne sımsıkı bağlanmış, aşk, aile, his, düşünce, tabiat, merhamet…gibi tekçi temalar işlenmiştir.Şair, ancak seçkinler için edebiyat yapabileceğini düşünmekte ve Osmanlı Türkçesinin üç dilli zengin sözlüğünden bol bol faydalanmaktadır.
 
Haluk'un defteri (1911): Haluk'un Defteri adlı şiir kitabında oğlu Haluk'un kişiliğinde istediği neslin özelliklerini anlatmış, gençlere öğütler vermiştir.
 
Rubabın cevabı (1911): 1911'de basılan "Rübabın Cevabı"ndaki şiirlerde halkın acılarını, zorbalıkları, baskı ve haksızlıkları anlattı. Bu kitapta yer alan "Tarih-i Kadim'e Zeyl" başlıklı şiirde, kendisini eleştiren Mehmet Akif Ersoy'ya yanıt verdi Din ve doğa konusundaki görüşlerini açıkladı. Kendisinin doğanın bir izleyicisi olduğunu söyledi.
 
Şermin (1914): Tevfik Fikret ömrünün son yıllarında, hece vezni ve sade Türkçe ile çocuk şiirleri yazdı. Fikret, bu manzumeleri, eğitimci dostu Satın Bey'in ricası ile yazmıştır.Birlikte bir çocuk yuvası açmak ve çocukları bu kitabtaki esaslara göre yetiştirmek istiyorlardı.Yuva açılamadı,fakat Şermin kitabı edebiyatımızda bir değer olarak kaldı.
 
 
Cenap Şehabettin
 
1870 yılında Manastır'da doğdu. Askerî okullarda okudu. Askerî Tıbbiyeyi bitirdi. Paris'te ihtisasını tamamladı. Çeşitli yerlerde hekimlik yaptı. Emekli olduktan sonra Darülfünûn'da Türk Edebiyatı Tarihi derslerini okuttu. Fransız sembolizmi etkisinde kaldı. Servet-i Fünûn dergisinde yazdı.1934 yılında öldü.
 
Edebi Kişiliği
 
1. Servet-i Fünun edebiyatının Tevfik Fikret'ten sonraki en önemli şairi olan Cenap Şehabettin, özel bir öğrenim görmüş, bu dönemin çığır açıcı örneklerini veren şair ve yazarı olmuştur.
 
2. Asıl mesleği hekimlik olmasına rağmen eğitim için gönderildiği Paris'te tıptan çok, şiirle ilgilenmiştir. Parnasizm ve Sembolizm gibi şiir akımlarını öğrenmiş; yurda dönünce Parnasizmin edebiyatımızdaki ilk örneklerini vermiş, Sembolizmin de öncülerinden olmuştur.
 
3. Cenap Şehabettin, sanat için sanat anlayışını benimsemiştir. Şiirlerinde sosyal konulara hiç değinmemiş, sadece kişisel konuları işlemiştir. Aşk ve tabiat onun şiirlerinin en önemli konularıdır.
 
4. Nazım biçimi olarak serbest müstezatı ilk ve en iyi o kullanmıştır.
 
5. Şiirlerindeki karamsarlı ve iç ahenk ondaki sembolizmin bir göstergesidir.
 
6. Şiirlerinde ahenge ve musikiye büyük önem vermiş; ahenk oluşturacak kelimeleri özenle seçmiştir. Bu yönüyle sembolist, biçim güzelliğine önem verdiği ve toblu çizer gibi şiir yazdığı için parnasyen bir şairdir. Ona göre şiir, sözcüklerle yapılmış bir resimdir.
 
7. Cenap Şehabettin, düzyazılarında nükteye, söz oyunlarına, zeka gösterişine önem vermiştir. Özgünlüğü çok önemsemiş, düzyazılarında da toplumcu bir anlayış yoktur.
 
8. Dil bakımından Servet-i Fünun anlayışına bağlıdır. Sanatlı ve ağır bir dil kullanmıştır.
 
Eserleri:
 
ŞİİR:
Tâmât (1887): Şiir
Seçme Şiirleri (1934, ölümünden sonra)
Bütün Şiirleri (1984, ölümünden sonra)
 
TİYATRO:
Körebe (1917)
 
DÜZYAZI:
Hac Yolunda (1909)
Evrak-ı Eyyam (1915)
Afak-ı Irak (1917)
Avrupa Mektupları (1919)
Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh ve Tiryaki Sözleri (1918)
Vilyam Şekispiyer(1932)
 
Halit Ziya Uşaklıgil (1866-1945)
 
İstanbul'da doğdu, 22 Mart 1945'te aynı kentte öldü. Mahalle mektebinden sonra Fatih Rüştiyesi'ne gitti. Tüccar olan babasının işlerinin bozulması üzerine, 1879'da İzmir'e yerleştiler. Halit Ziya orada bir süre rüştiyeye, sonra da Fransızca öğrenmesi için rahipler okuluna gönderildi. Fransızca'dan ilk çevirilerini bu yıllarda yaptı. Tevfik Nevzat ile 1884'te Nevruz dergisini, 1886'da da Hizmet gazetesini çıkarttı. İlk romanlarını bu gazetede yayımladı. Okulu bitirdikten sonra bir yandan İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaparken, bir yandan da Osmanlı Bankası'nda memur olarak çalıştı. 1893'te Reji İdaresi'nde başkâtiplik göreviyle İstanbul'a geldi. Hüseyin Siret, Mehmet Rauf, Rıza Tevfik, Hüseyin Cahit, Ahmet Rasim gibi yazarlarla dostluk kurdu ve 1896'da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katılarak Servet-i Fünun dergisinde kendine geniş ün sağlayan romanlarını yayımladı. 1901-1908 arasında yazarlığı bıraktıysa da II. Meşrutiyet döneminde yeniden başladı, ancak 1923'e değin yazdıklarını yayımlamadı. Bu arada, Darülfünun'da estetik ve batı edebiyatı dersleri verdi. V. Mehmed'in tahta geçmesi üzerine onun mabeyn başkâtipliğine atandı, dört yıl bu görevde kaldı. Daha sonra Reji İdaresi'nde yönetim kurulu başkanı oldu. Son yıllarını Yeşilköy'deki evinde anılarını yazarak geçirdi.
 
Edebi Kişiliği
 
1. Uşaklıgil'in İzmir'deyken yazdığı Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekâsı gibi ilk yapıtları, karşılıksız sevgiyi konu alan, acıklı, duygusal kısa romanlardır.
 
2. İstanbul'a geldikten sonra Sevet-i Fünun dergisinde yayımladığı Mai ve Siyah ile acemilik dönemini geride bıraktığı izlenir. Daha önceki yapıtlarında ön planda gelen acıklı aşk serüveni, burada ikinci plana atılmıştır. Şairler, gazeteciler, yayınevi sahipleri ve yazarlar arasında geçen olayları ele aldığı bu romanda, hem o dönemin Babıâli dünyasını, hem de bu dünyanın gerçekleri karşısında yaşamda yenik düşen Ahmet Cemil'in hayalci kişiliğinde bütün bir Edebiyat-ı Cedide kuşağının bakış açısını yansıtmıştır.
 
3. 1898-1900 arasında yazdığı Aşk-ı Memnu ilk büyük Türk romanı kabul edilir. Sağlam bir yapısı ve tekniği olan yapıtta zengin bir adamla evlenen genç ve güzel bir kadının yaşlıca kocasına sadık kalmak kararına karşın, elinde olmayarak yasak bir aşka sürüklenişi, olayın psikolojik nedenleri üstünde de durularak, gerçekçi bir biçimde anlatılmıştır.
 
4. Uşaklıgil Edebiyat-ı Cedide'nin sanat anlayışı doğrultusunda yeni bir dil yaratmaya çaba göstermiştir. Osmanlıca'da bile kullanılmayan Farsça ve Arapça sözcükler bularak, Türkçe'de olmayan kurallarla tamlamalar yaparak konuşulan dilden çok ayrı, süslü ve yapay bir sanat dili oluşturmuştur.
 
5. Aşk-ı Memnu'yu yazdıktan sonra dil konusundaki görüşleri değişmiş, Edebiyat-ı Cedide'nin yarattığı dili aşırı süslü, ağdalı ve yapay bulduğu için Kırık Hayatlar'ı yalın bir dille yazmaya karar vermiştir. Daha sonraki yıllarda romanlarının yeni baskıları yapılırken de bunların dilini bir ölçüde yalınlaştırmak gereğini duymuştur. Son romanı Kırık Hayatlar, 1901'de Servet-i Fünun'da tefrika edilirken, sansürün karışması yüzünden yarıda kalmış, ancak 1923'te yeniden yayımlanmıştır. Uşaklıgil romana yazdığı önsözde, Kırık Hayatlar'ın daha önceki romanları gibi "hülya" ve "süs"e dayanmadığını, tam tersine yalnızca yaşamı ve gerçekleri yansıttığını belirtmiştir.
 
6. Uşaklıgil pek çok öykü de yazmış ve Batı türü öykü anlayışının Türkiye'de yayılmasında rol oynamıştır. Öykülerinin konusunu ve kişilerini daha çok halkın fakir kesiminden almış, bu insanların acılarını dile getirmeye çalışmıştır.
 
7. Romanlarında Uşaklıgil'in ilgi alanı dardır. Kişilerini ve onların sorunlarını işlerken sınırlı bir yaşantı çerçevesinin dışına çıkmaz. Duyarlı genç kadın ve erkeklerin aşkta uğradıkları hayal kırıklığı başlıca teması olmuştur. Ancak aşk konusunda görüşünün romantiklikten gerçekliğe doğru bir değişim geçirdiği gözlemlenir. İlk romanlarında daha platonik ve romantik olan aşk ilişkileri, son iki romanında yasak aşkla noktalanan cinsel bir tutkuya dönüşür.
 
8. Yaşantı alanının darlığına karşın, Uşaklıgil Türk romanının öncüsü sayılmıştır. Çünkü ondan önce, romanı bir sanat yapıtı kabul ederek onun kadar ciddiye alan, bir sanatçı titizliğiyle romanın yapısına ve tekniğine gereken önemi veren başka bir Türk yazarı olmamıştır.
 
9. Halit Ziya Uşaklıgil'in romanların realizmin ve natüralizmin etkileri görülür.
 
10. Edebiyatımızda mensur şiirin ilk örneklerini o vermiştir.
 
Eserleri:
 
ROMAN:
Nemide (1889)
Bir Ölünün Defteri (1890)
Ferdi ve Şürekası (1894-1985)
Mai ve Siyah (1895-1988)
Aşk-ı Memnu (1925-1987)
Kırık Hayatlar(1924-1989)
Sefile (1886)
 
ÖYKÜ:
Bir İzdivacın Tarih-i Muâşakası (1889)
Bir Muhtıranın Son Yaprakları (1889)
Küçük Fıkralar (3 Cilt) (1896)
Bir Yazın Tarihi (1898-1988)
Solgun Demet (1901)
Sepette Bulunmuş (1920)
Bir Hikâye-i Sevda (1922-1987)
Hepsinden Acı (1934-1984)
Onu Beklerken (1935-1940)
Aşka Dair (1935-1986)
İhtiyar Dost (1939)
Kadın Pençesi (1039-1987)
İzmir Hikâyeleri (1950)
 
ANILAR:
Kırk Yıl (1936-1969)
Bir Acı Hikaye (1942)
Saray ve Ötesi (1942-1981)
 
DENEME:
Fransız Edebiyatının Numune ve Tarihi (1885)
Hikaye ve Temaşa (1889)
Yunan Edebiyatı (1912)
Latin Edebiyatı (1912)
Alman Tarihi Edebiyatı (1912)
Fransız Tarihi Edebiyatı (1912)
Sanata Dair (1938-1955)
 
OYUN:
Kabus (1959)
 
Mehmet Rauf
 
12 Ağustos 1875'te İstanbul'da doğdu. 23 Aralık 1931'de yine İstanbul'da yaşamını yitirdi. Türk edebiyatında psikolojik roman türünün ilk örneklerinden olan "Eylül" isimli romanıyla tanınır. İlk ve orta öğrenimini İstanbul Balat'taki mahalle mektebiyle, Soğukçeşme Askeri Rüşdiyesi'nde yaptı. Bahriye mektebini bitirdi, deniz subayı oldu. 1894'te staj için Girit'e, 1895'te Kiel kanalının açılış töreni için Almanya'ya gönderildi. Trabya'da elçilik gemilerinin irtibat subaylığına atandı. Üç kez evlendi. 1908'den sonra bahriyeden ayrılarak sadece yazarlık yaptı. 1908-1909 arasında "Mehasin", 1923-1924 arasında "Süs" adlarında iki kadın dergisi yayınladı. Bir süre ticaretle uğraştı. Yaşamının son yıllarını yoksulluk içinde geçirdi. İlk öyküsünü 16 yaşında yazdı. "Düşüş" isimli bu öykü Halit Ziya Uşaklıgil'in İzmir'de çıkardığı "Hizmet" gazetesinde yayınlandı. Mektep ve Servet-i Fünun dergilerindeki yazılarıyla tanındı. Asıl ününü Servet-i Fünun'da tefrika edilen "Eylül" adlı romanıyla yaptı. 1946'da basılan bu roman, Türk edebiyatındaki ilk psikolojik romandır. Konusu karı-koca-aşık üçlü ilişkisi olan bu romanda, sade ve akıcı bir dille ruhsal çözümlemelere yer verdi. Bu başarıyı diğer eserlerinde yineleyemedi.
 
Edebi Kişiliği
 
1. Mehmet Rauf, Servet-i Fünun romanının Halit Ziya'dan sonraki en önemli temsilcisidir. Roman, öykü, tiyatro, mensur şiir türlerinde eser veren sanatçı, halit Ziya'nın etkisinde kalmıştır.
 
2. Eserlerinde romantik duygular, hayaller, hüzünler, karamsarlık, aşk gibi konuları işlemiş; sosyal yaşama pek yer vermemiştir.
 
3. Mehmet rauf'un süslü, şiirsel bir anlatımı vardır. Dili ve üslubu çağdaşlarına göre daha sade ve abartısızdır.
 
4. realizmin ve natüralizmin izleri eserlerinde çokça görülse de aşk ve sevgi temalarını işlediği için romantizmin etkisi daha belirgindir.
 
5. Psikolojik tahlillere büyük önem verir, ruh tahlillerinde oldukça başarılıdır. Edebiyatımızın ilk psikolojik romanı kabul edilen Eylül onun romanıdır. Dil örgüsü bakımından zayıf olan eser, psikolojik konulardaki derinliğiyle önemlidir.
 
6. Yasak bir aşkı konu alan Eylül'de, Suat Hanım ile Süreyya Bey mesut bir çifttir. Bunların aile dostu olan Necip ile Suat Hanım arasında birr yasak ilişki başlar…
 
Eserleri:
 
Roman:
 
Eylül
Ferda-i Garam
Karanfil ve Yasemin
Genç Kız kalbi
Son Yıldız
 
Hikaye:
 
İntizar
Aşıkâne
Son Emel
Hanımlar Arasında
 
Mensur Şiir:
 
Siyah İnciler
 
Oyun:
 
Pençe
Cidal
Sansar
 
 
Hüseyin Cahit Yalçın (1874-1957)
 
7 Aralık 1875'te Balıkesir'de doğdu. 18 Ekim 1957'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Edebiyat-ı Cedide akımının önde gelen isimlerinden. 1895-6'da Mülkiye Mektebi'ni bitirdi. Maarif Nezareti Mektubi Kalemi'nde memur olarak çalıştı. 1897'den sonra Vefa ve Mercan idadilerinde Fransızca ve Türkçe öğretmenliği, yöneticilik yaptı. Tevfik Fikret'ten sonra Servet-i Fünun dergisinin yönetimini üstlendi. Bir çevirisi nedeniyle yargılanıp aklandı ama dergi kapatıldı. 1908'de 2'nci Meşrutiyet'in ilanından sonra Tevfik Fikret ve Hüseyin Kazım Kadri ile birlikte Tanin Gazetesi'ni çıkardı. Aynı yıl İttihat ve Terakki Cemiyeti'nden İstanbul mebusu seçildi. 1920'de İstanbul'un İngilizler tarafından işgalinden sonra tutuklanıp Malta Adası'na sürüldü. 1922'de sürgün dönüşü Tanin'i yeniden çıkardı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında çıkarılan yasaları ve bazı uygulamaları eleştirince İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı ve beraat etti. 1925'te ikinci kez yargılandı, Çorum'a süresiz sürgüne gönderildi, Tanin gazetesi kapatıldı. 1926'da af sonucu cezası kalkınca İstanbul'a döndü. 1933-1940 arasında "Fikir Hareketleri" dergisini çıkardı. Atatürk'ün ölümünden sonra tekrar politikaya döndü. 1935-1939 arasında Çankırı, 1943-1946 arasında İstanbul milletvekili oldu. 1943-1947 arasında Tanin gazetesini tekrar yayınladı. Ulus gazetesinde başyazarlık yaptı. Ulus'ta yayınlanan bir yazısı nedeniyle dokunulmazlığı kaldırıldı. 1954'te bu kez Demokrat Parti aleyhindeki yazıları nedeniyle hapse mahkum edildi, ama cumhurbaşkanı tarafından affedildi. Öğrencilik yıllarında yazmaya başladı. Yazıları Mütalaa, Tarik, Sabah ve Saadet gibi gazetelerde yayınlandı. Biçim ve öz bakımından Ahmet Mithat etkisi görülen ilk romanı "Nadide" 1981'de basıldı. İkinci romanı "Hayal İçinde"de gerçekçi bir yaklaşım temelinde ruhsal çözümlemelere yer verdi. Öykülerinde İstanbul'da yaşayan azınlıkları, seçkin kişileri anlattı. Servet-i Fünun dergisinin yanında, Edebiyat-ı Cedide Kütüphanesi'nin kurulmasını sağladı. Ayrıca Servet-i Fünun karşıtı yazarlarla yapılan kalem kavgalarında hep ön planda yer aldı. Çeviriler yaptı, elli kadar eseri Türkçeye kazandırdı.
 
Edebi Kişiliği
 
1. Servet-i Fünun edebiyatının öykü, roman, deneme, sohbet ve eleştiri yazarlarından Hüseyin Cahit yalçın, daha çok gazeteciliği ve eski edebiyat taraftarlarına karşı yeni edebiyat anlayışını savunan yazılarıyla tanınmıştır.
 
2. Edebiyat-ı Cedide döneminde eski edebiyata karşı yeni edebiyatı, Doğu kültürüne karşı Batı kültürünü savunmuştur. Eleştirileri daha çok Servet-i Fünun anlayışına karşı yapılan eleştirilere cevap niteliğindedir.
 
3. Öykü ve romanlarını gözleme dayanan, gerçekçi, şairane ve süslü bir üslupla yazmıştır. Politik yazıları ise sadedir.
 
4. Yoğun bir fikir yapısı, keskin bir eleştiri anlayışı vardır. Pervasız, cesur politik makaleler yüzünden çoğu kez ölüm teditleri almış, hapse girmiş; sürgüne gönderillmiştir.
 
5. Zamanın bütün tartışmalarına katılmış, inandığı davalar uğruna ömrünün sonuna kadar kalem savaşına devam etmiştir.
 
6. Fransız İhtilali'ni konu alan Edebiyat ve Hukuk başlıklı çeviri makalesi, Servet-i Fünun dergisinin kapanmasına yol açmıştır.
 
Eserleri:
 
Roman
Nadide (1891)
Hayal İçinde (1901)
 
Öykü
Hayat-ı Muhayyel (1899)
Niçin Aldatırlarmış? (1922)
Hayat-ı Hakikiye Sahneleri (1909)
 
Diğer
Kavgalarım (1910)
Edebi Hatıralar (1935)
Siyasal Anılar (1975)
Talat Paşa (1943)
Türkçe Sarf ve Nahiv (1908)
Benim Görüşümle Olaylar (4 cilt, 1945-47)
Seçme Makaleler (1951)
 
 
 
Süleyman Nazif
 
1870 yılında Diyarbakır'da doğdu.Osmanlı ve erken cumhuriyetin önemli Türk aydınlarındandır. Öğrenimini özel yollardan gerçekleştirdi. II. Abdülhamit yönetimine karşı mücadale edebilmek için 1887'de Paris'e kaçmak zorunda kaldı, sekiz ay sonra döndü. II. Abdülhamit tarafından vilayet mektupçusu sıfatıyla Bursa'da ikamete memur edildi. (1897-1908) Daha sonra İttihat ve Terakki(Birleşme ve Yükselme)Fırkası(Partisi)'ne üye oldu.
 
II. Meşrutiyet'ten sonra Basra (1909), Kastamonu (1910), Trabzon (1911), Musul (1913) ve Bağdat(1914) valilikleri görevinde bulundu. 1915'te devlet memurluğundan ayrılıp tüm zamanını yazarlığa ayırdı.Hadisat gazetesinde İstanbul'u işgal eden emperyalistleri uyararak halkın böyle bir işgali kaldıramayacağını söyledi.İstanbul'un işgalini sert dille eleştirince İngilizler tarafından Malta adasına sürüldü. Orada 20 ay kadar kaldı. Dönüşünde bir süre daha yazmaya devam etti. 1927'de zatürreden öldü. Edirnekapı mezarlığına gömülüdür.
 
Edebi Kişiliği
 
1. Servet-i Fünun edebiyatının sanatçılarından olan Süleyman Nazif, iyi bir eğitim görmüş; Batı edebiyatıyla Doğu edebiyatını iyi tanımıştır.
 
2. Hatipliği ile de ünlü sanatçı, vatan, millet sevgisini işlemiştir.
 
3. Gür bir edası ve ahenkli bir dili vardır. Bu özelliğiyle Namık kemal geleneğini devam ettiren Süleyman Nazif, Türklüğe hayrandır.
 
4. Vatan, millet sevgisini kahramanca bir edayla kaleme aldığı için namık kemal'e benzer.
 
Eserleri:
 
Gizli Figânlar
Firak-ı Irak
Batarya İle Ateş
Malta Geceleri
Çal Çoban Çal
 
Süleyman Nazif çok bilinmesede sivri dilli bir yazardır aynı zamanda. Birkaç örnek:
 
Malta sürgünlerinin arasında kimler yokki? Rauf Orbay, Cevat Çobanlı, Ziya Gökalp, Cemal Mersinli, Ali Fethi Okyar, Enver Paşa'nın babası, Süleyman Nazif….
 
Malta sürgünleri Malta'ya giderken Süleyman Nazif Enver Paşa'nın pederinin yanına oturur. Birlikte muhabbet ederlerken şu sözler sarfedilir:
 
S.N -Amca sana bir İngiliz hatun bulalımmı?
E.P.B-Niye evladım?
S.N-Türk eşinden olan oğlun koskoca Devlet-i Osmaniye-i Ali'yi batırdıda.İngiliz eşinden olan oğlunda Britanya'yı batırsın.Hepimiz kurtulalım.
E.P.B-Niye böyle söylüyorsun evlat,Ben ömrümde harama uçkur açmadım.
S.N-Keşke helalede açmasaydın.
 
Bir genç Abdullah Cevdet hakkında alçak der.
 
S.N-Ona kimse alçak diyemez!
Genç-Ama siz daha geçen hafta neler demiştiniz?
S.N-Alçağın bile bir hududu vardır,bu herif düpedüz çukur.
 
Süleyman Nazif Bağdat valisiyken kendisine ordu komutanlığından bir telgraf gelir:
 
Acil 10.000 okka çay temin ediniz.
 
Süleyman Nazif'in cevabı: Çin imparatoruna gönderdiğiniz bir telgraf yanlışlıkla vilayetimize gelmiştir. Malumatınıza.
 
Malta sürgününden dönen Süleyman Nazif,Ahmet Haşim'e başından geçenleri anlatır:
 
Ahmet Haşim -Orda et veriyorlarmı?
S.N-Ne eti,verdikleri konserveler Pastörlü yıllardan kalma
Ahmet Haşim kızdırmak için şunu sorar:
A.H-İnsan etimi?
S.N-İnsan etini başkasına yedirirlermi?
 
 
Ahmet Hikmet Müftüoğlu(1870-1927)
 
1870 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Müftüoğlu Sezai Beydir. Dedesi Yunanlılar tarafından şehid edilen Mora Müftüsü Abdülhalim Efendidir. Dedesinin müftü olması sebebiyle Müftüoğlu adını almıştır.
 
Ahmed Hikmet, sık sık hastalanması sebebiyle okula muntazaman devam edememesine rağmen, Dökmecilerdeki Taş Mektebi ile Mahmudiye Vakıf ve Soğukçeşme Askeri Rüşdiyesini bitirerek Galatasaray Mekteb-i Sultanisine girdi. Dördüncü sınıftayken ilk eserinin basılışı edebiyata ilgisini artırdı. 1888'de Galatasaray'ı bitirdi ve Hariciye Nezareti Umur-ı Şehbenderi Kalemine memur tayin edildi ve vazifesi dışında Fransızcadan roman tercümeleri yaptı. Marsilya, Pire ve 1890 yılında da Kafkasya'ya gönderildi. Sefaretlerde çalışan yazar, 1896'da İstanbul'a dönerek Umur-ı Şehbenderi Kalemi Ser-halifeliğine getirildi. Meşrutiyete kadar Hariciye Nezareti merkezinde çalıştı. Bir yıla yakın Nafia Nezaretinde, Ticaret Müdiriyet-i Umumiyesinde vazife aldı. Tekrar Hariciye Nezaretine dönerek 1912'de Peşte Başşehbenderi oldu. Bu tarihe kadar geçen zaman içinde Ahmed Hikmet, 1908 yılında Türk Derneğinin ve 1911 yılında da Türk Yurdu'nun kurucu üyesi olarak hizmet verdi. 1918'de İstanbul'a dönen yazar, 1924 yılında Halife Abdülmecid Efendinin Ser-karinliğine, iki yıl sonra da Hariciye Vekaleti Müsteşarlığına getirildi. Anadolu-Bağdat Demiryolları İdare Meclisi Azalığı ve Elektrik Şirketi İdare Meclisi Azalığı görevlerini de üstlendi. Ahmed Hikmet 19 Mayıs 1927 günü karaciğer kanserinden öldü.
 
Edebi Kişiliği
 
1. Ahmed Hikmet'in edebiyat merakı daha lise yıllarında başlamıştı. Bu alandaki merakının, aileden gelen bir haslet olduğunu ifade eder.
 
2. İlk olarak Asır Kütüphanesi neşriyatı arasında çıkan Leyla Yahut Bir Mecnunun İntikamı yayınlandı. Daha sonra Fransızcadan Tuvalet ve Letafet ve Bir Riyazinin Muaşakası adlarında iki eser tercüme ettiyse de, doğu ile batı kültürünün çok farklı olduğunu görerek bir daha eser tercüme etmedi.
 
3. Servet-i Fünun devrinde, İkdam ve Servet-i Fünun dergilerinde yazdığı hikaye ve nesirlerini 1901 yılında Haristan ve Gülistan adlı eserlerde topladı. Bu iki eserinde Ahmed Hikmet Müftüoğlu, daha iyi tesir yapmak, gönülleri heyecanlandırmak için mübalağalı bir üslub kullandığını, ağır ve anlaşılması güç Servet-i Fünun dilini işlediğini ve hayal mahsulü konular anlattığını bizzat kendisi söyler. Kendisinin de ifade ettiği sebeplerden dolayı bu iki eseri fazla itibar kazanamamıştır.
 
4. İkinci Meşrutiyetten sonra, zamanın modasına uyarak o da Turancılık edebiyatı akımına uymuştur. Bu akıma bağlı olarak yazdığı yazıların büyük kısmını Çağlayanlar (1922) adlı eserinde toplamıştır.
 
5. Bu eserinde yazar arı Türkçeciliğe yönelmiş, fakat bu defa da kelime uydurma ve Servet-i Fünundan kalma hayalcilikten kendini kurtaramamıştır.
 
6. Gönül Hanım adlı romanı Tasvir-i Efkar Gazetesinde tefrika edilmiş ve 1970'de kitap olarak bastırılmıştır.
 
7. Ahmed Hikmet, yazılarında daha ziyade kelime bulmaya ve üsluba dikkat ettiği için, konulara dikkat etmemiş ve bu yüzden zamanındakilerin ayarında bir edebiyatçı olamamıştır.
 
8. Yeğenim adlı eseri Türk edebiyatının en meşhur ve en güzel monologlarındandır.
 
Eserleri:
 
Patates (ilmî, 1890)
Leyla yahud Bir Mecnunun İntikamı (hikaye, 1891)
Tuvalet yahud Letafet-i Aza (tercüme ve ilaveler, 1892)
Bir Riyazinin Muaşakası yahud Kamil (tercüme, roman, 1892)
Haristan ve Gülistan (hikaye, 1901)
Gönül Hanım (roman tefrikası, 1920)
Çağlayanlar (hikaye, 1922).
 
 
Servet-i Fünun Edebiyatı Konu Testi

KONU TESTİ
 
 
 
 
1.  Aşağıdakilerin hangisinde Servet-i  Fünun  öykü ve romanının özelliğiyle ilgili yanlış bir bilgi verilmiştir?
 
A)  Realizm ve natüralizm akımlarının etkileri görülmektedir.
B)  Anlatım teknikleri Tanzimat edebiyatına göre daha gelişkindir.
C) Olaylar genellikle İstanbul ve çevresinde geçerken roman kahramanları da genellikle varlıklı ailelerden gelen kişilerdir.
D) Eserlerde kişilerin psikolojik yapıları geniş ölçüde ele alınmıştır.
E)  Yazarlar yapıtlarında kişiliklerini gizlemeye çalışmamışlardır.
 
 
2.  Romanlarıyla tanınır; ama yazınsal ve siyasal değerde anıları da ünlüdür. Bu anılardan "Kırk Yıl"da (5 cilt),  edebiyat yaşamında kırk yılı;  "Saray ve Öte- si"nde, Sultan Reşat'ın Mabeyn Başkâtipliği dönemini; "Bir Acı Hikâye"de, oğlu Vedat'ın ölümünü anlatır.
 
Bu parçada sözü edilen yazar,  aşağıdakilerden hangisidir?
 
A)  Halit Ziya Uşaklıgil
B)  Yakup Kadri Karaosmanoğlu
C) Recaizade Mahmut Ekrem
D) Falih Rıfkı Atay
E)  Mehmet Rauf
 
 
3.       27 Mart 1891'de ilk sayısı yayımlanan – – – – dergisi, Recaizade Mahmut Ekrem'in önayak olmasıyla,  7 Şubat 1896 tarihli 256. sayısından başlayarak – – – –   yönetiminde çıktı ve edebiyat dergisi niteliğine bu dönemde kavuştu.
 
Bu cümlede boş bırakılan yerlere aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
 
A)  Servet-i Fünun – Tevfik Fikret
B)  Tercüman-ı Ahval – Tevfik Fikret
C) Servet-i Fünun – Hüseyin Cahit
D) Genç Kalemler – Ömer Seyfettin
E)  Malumat – Ahmet Mithat
 
4.  Tanzimat edebiyatının sonlarına doğru edebiyatımızda eski-yeni tartışmasıyla birlikte yeni bir edebiyat anlayışı  (Servet-i  Fünun  edebiyatı)  doğdu.  Bu dö- nemde şiirde Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin; roman ve öyküde Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf; tiyatro- da ise Ahmet Vefik Paşa öne çıkan isimlerdi.
 
Yukarıda adı geçen sanatçılardan hangisi Servet-i Fünun edebiyatı için doğru bir örnekdeğildir?
 
A) Tevfik Fikret
B) Cenap Şahabettin
C) Halit Ziya Uşaklıgil
D) Mehmet Rauf
E) Ahmet Vefik Paşa
 
 
 
 
 
5.  (I) Tevfik Fikret, Servet-i Fünun edebiyatının nazım dalında en önemli temsilcisidir. (II) Aruzu başarıyla kullanan şair, tüm şiirlerini aruzla yazmıştır. (III) Şiirlerinde parnasizmin etkisi görülür.  (IV)  Nazmı nesre yaklaştırarak şiire yenilik getirmiştir. (V) Çocuk şiirlerini "Şermin" adlı kitapta toplamıştır.
 
Tevfik  Fikret'le  ilgili  olarak,  numaralandırılmış yerlerden hangisinde bilgi yanlışı vardır?
 
A) I.        B) II.         C) III.        D) IV.       E) V.
 
 
 
6.  Recaizade Ekrem'in yönlendirmesi sonucu – – – – dergisinin yönetimini üstlenmiştir. Dergi yöneticiliği beş yıl kadar süren – – – -, bu dönemden sonra bireysel duyarlıkların şairi olmaktan çıkmıştır. Artık toplumsal konulu şiirlere yönelmiş; yönetimi, düzeni eleştiren, kurtuluşu gençlerden, Batı'nın bilim ve tekniğinden bekleyen bir düşünce şiirine ulaşmıştır.
 
Bu parçada boş bırakılan yerlere, sırasıyla aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
 
A)  Genç Kalemler – Tevfik Fikret
B)  Tercüman-ı Ahval – Namık Kemal
C) Tevfik Fikret – Servet-i Fünun
D) Servet-i Fünun – Tevfik Fikret
E)  Servet-i Fünun – Ömer Seyfettin
 
7.     I. Mülkiye mezunu Ahmet Cemil'in,  "mavi ümitleri"nin, zamanla "siyah gerçekler"e dönüşmesinin romanıdır.
II. Boğaziçi'nde yaşayan, geçim kaygısından uzak belli bir toplum katının insanlarını, onlar arasındaki kimi "yasak aşk"ları anlatır.
III. Doktor Ömer Behiç'in, evi ve gizli ilişkileri arasında bocalayışının romanıdır.
 
Halit Ziya Uşaklıgil'in bu cümlelerde sözü edilen romanları, aşağıdakilerin hangisinde doğru sıralanmıştır?
 
A)  Mai ve Siyah – Aşk-ı Memnu – Kırık Hayatlar
B)  Aşk-ı Memnu – Mai ve Siyah – Kırık Hayatlar
C) Kırık Hayatlar – Aşk-ı Memnu – Mai ve Siyah
D) Aşk-ı Memnu – Kırık Hayatlar – Mai ve Siyah
E)  Mai ve Siyah – Kırık Hayatlar – Aşk-ı Memnu
 
 
 
 
8.   Tevfik FikretServet-i Fünun sanatçılarındandır. Önceleri "sanat için sanat"
                 I                    II                                                            III
 
anlayışına bağlı kalarak sanatını sanattan anlayanların hizmetine sunmuştur.
 
 Batı'ya yönelmenin yılmaz savunucusu olan sanatçı, sadece sembolizmin
 
     IV                                                                                        V
 
etkisinde eserler vermiştir.
 
 
      
 
Yukarıda numaralanmış yerlerin hangisinde, bilgi yanlışı vardır?
 
A) I.       B) II.        C) III.        D) IV.       E) V.
 
 
 
9.  Aşağıdaki niteliklerin hangisine Servet-i  Fünun romanında rastlanmaz?
 
A)  Olaylar İstanbul'da, yalılarda, konaklarda geçer.
B)  Realist akımın etkisiyle,  yazar,  romana  kendini katmaz.
C) Çevre tasvirleri önemli yer tutar.
D) "Sanat için sanat" anlayışıyla yazılır.
 E)  Toplumsal sorunlar ve zıtlıklar işlenmiştir.
 
10. Aşağıdakilerden hangisi Servet-i  Fünun  şiirinin özelliklerinden biri değildir?
A)  Sembolizmin ve parnasizmin etkileri görülmektedir.
B)  "Kulak için hafiye" anlayışı yerine "göz için kafiye" anlayışı benimsenmiştir.
C) Dilde sadeleşme hareketinden uzaklaşılırken, Divan edebiyatında bile bulunmayan sözcükler, tamlamalar kullanılmıştır.
D) Büyük ölçüde aruz ölçüsü kullanılmış ve Türkçe aruza başarıyla uygulanmıştır.
E)  Batı edebiyatından alınan "sone, terza rima" nazım biçimleri kullanılmaya başlanmıştır.
 
11. Servet-i Fünun edebiyatıyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
A)  "Sanat, sanat içindir" ilkesi benimsenmiştir.
B)  Dil, Tanzimat'a göre daha ağırdır.
C) Nazım, düzyazıya yaklaştırılmış, konu bütünlüğüne önem verilmiştir.
D) Tiyatro türü de, roman ve öykü türü gibi gelişme göstermiştir.
E)  Dönemin siyasi özelliğine bağlı olarak toplumsal konulardan kaçınılmış, kişisel konular yer almıştır.
 
12. Aşağıdaki yapıtların hangisinin türü diğerlerinden farklıdır?
A) Mai ve Siyah                    B) Eylül
C) Aşk-ı Memnu                   D) Hac Yolunda
E) Kırık Hayatlar
 
1.E       2.A      3.A      4.E       5.B      6.D      7.A      8.E       9.E       10.B    11.D    12.D
Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir