DİĞER İÇERİKLER

TANZİMAT DÖNEMİ EDEBİYATINA GİRİŞ

Ana Sayfa » 11.SINIF » TÜRK EDEBİYATI » 11.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERS NOTLARI » TANZİMAT DÖNEMİ EDEBİYATINA GİRİŞ
Sitemize 16 Temmuz 2014 tarihinde eklenmiş ve 316 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

TANZİMAT-DÖNEMİ-EDEBİYATINA-GİRİŞ

Yrd. Doç. Dr. Saadettin YILDIZ

 

     Osmanlı Devletinde Yenileşme Hareketleri

İkbal devrini geride bırakan toplumlarda, genel adı "yenileşme" olan bir değişme çabası görülür. Her şeyin iyi gittiği günlerin değişik imkân ve nimetlerine yeniden kavuşma arzusu, moral sıkıntısına düşen her toplum için normaldir. XVI. yüzyılda en kuvvetli günlerini yaşayan ve dünya devletleri arasında seçkin bir yer edinmiş bulunan  Osmanlı  Devleti de  gerilemeyi  önlemek ümidiyle -uzun yıllar süren- bir yenileşme macerasını yaşamak zorunda kalmıştır.

Kılıcı iki taraflı kesen ve yüzyıllarca üç kıtaya hükmeden bir milletin, düşüşe geçtiğini fark eder etmez, kurtuluş için çırpınmaya başlaması, kaçınılmaz olarak, telâş, ümitsizlik ve güvensizlik de doğurmuş; alınan tedbirlere rağmen çöküşün sürmesi ise, başta devlet adamları olmak üzere bütün aydınlarda tamamen dağılıp perişan olma korkusu uyandırmıştır. Bu korku ve telâşla, çare aramaya başlayan aydınların çok sayıda "reçete" ortaya attıkları görülür. Teklifler arasında bünyedeki sarsıntıyı kısmen hafifletebilecek tedbirler bulunduğu gibi, bünyeye -o zamanki sosyal ve kültürel şartlar gereği- ağır gelecek olanlar da vardır. Devlet adamları ve aydınların alınacak tedbirler hakkında tam bir fikir birliğinin bulunmayışı, dış devletlerin müdahaleleri, sistemi yenilemenin çok uzun zaman istemesi, iyi yetişmiş yönetici sayısının azlığı gibi sebeplerle, düşünülen tedbirlerin yeterince tartışılamadığı ve yürürlüğe konulmasında kararsızlık gösterildiği de bilinen hususlardandır.

Metternich'in şu sözleri, Osmanlı'nın yenileşme için şart gördüğü tedbirlerde hataya düştüğünü, doğru olanı uygulamada da gerekli kararlılığa sahip olmadığını açık şekilde ortaya koymaktadır: "Bence (II. Mahmud'un) yapmış olduğu en büyük hatâ, icraat ve teşebbüslerinin esaslarına ve hakiki mahiyetlerine atfetmesi lâzım gelen ehemmiyeti ve kıymeti onların şekline vermiş olmasıdır. (…) Sultan Mahmud'un icraati hakkında bir devlet adamı sıfatıyla vicdanımı yoklayarak daima dermeyan edebileceğim bir tenkit de, padişahın millî fikirlere uygun olarak yapıldığı takdirde faydalar tevlid edebilecek bir hareket ve teşebbüsü, hiç tereddüt etmeyerek onu yabancı şekli ile nazara alması ve böylece tatbik ve icraya girişmesidir."[1][1]

II.Mahmud devrinde yürütülen yenileşme hareketleri, giyim-kuşamda, günlük hayatın düzenlenmesinde, teşrifatta Avrupa'ya benzeme gibi sathî meselelere fazla önem verildiği gerekçesiyle tenkit edilmiştir. Metternich'in "… atfetmesi lâzım gelen ehemmiyet ve kıymeti onların şekline vermiş…" şeklindeki tesbitinin temeli de budur. Ancak, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması ve yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusunun kurulması, Harbiye ve Tıbbiye'nin açılması, Türkler hakkında yazılmış bazı kitapların çevirisi, Takvîm-i Vakaayi'in çıkarılması, Avrupa devletleriyle olan ticarî ilişkilerin arttırılması gibi önemli hizmet ve faaliyetlerin  bu devirde olduğunu da unutmamak gerekir.

Fakat bu yenileşme hareketleri devletin özellikle askerî kanadında birtakım kıpırtılar meydana getirmiş olmakla beraber, geriye gidişi durduramamış, üstelik sosyal bünyede de yaralar açmıştır. Bu sebeple, devlet daha organize ve sistemli tedbirler almak zorunda kalmıştır.

 

      Tanzimat Dönemi

"Batılılaşma"yı devletin kurtuluş çaresi olarak görenler, bunu bir an evvel ve devlet eliyle gerçekleştirmek için daha sistemli ve sürekli çalışmak gerektiğine inanıyorlardı. Sultan Mahmud'un ölümünden sonra oğlu Abdülmecid'in tahta çıkışı, batılılaşma konusundaki projelerini hayata geçirmekte ısrarlı olan Mustafa Reşid Paşa için -ki bu projeleri yüzünden Sultan Mahmud'un sert tedbirlerine de maruz kalmıştı- önemli bir fırsat oldu. Düşüncelerini Sultan Mecid'e anlattı ve onu ikna etti: Bir "ferman" çıkarılacak ve devletin bünyesinde esaslı değişikliklerin yapılacağı bizzat padişahın teminatı olarak ilân edilecekti. Ferman hazırlandı ve Şinâsî'nin "medeniyyet resûlü"  olarak gördüğü Mustafa Reşid Paşa, 3 Kasım 1839 günü, Gülhane'de bu "hatt-ı hümâyûn"u okudu.

 

         Fermanlarda Neler Var?

 

         Tanzimat Fermanı

Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devletinin değişim macerasında dönüm noktası olarak kabul edilir. Aslında, hem özündeki fikrî ve felsefî temel zayıflığı, hem de bu özün hayata geçirilmesindeki tıkanıklıklar sebebiyle kendine özel bir tesir kabiliyeti taşımamakla beraber, daha sonra yapılan hemen bütün düzenleme ve yenileştirme faaliyetlerine, lâfzen de olsa, temel teşkil etmesi bakımından sosyal ve siyasî tarihimizde önemli bir yeri bulunan bu fermanda, başlıca, şu hususlar yer almıştır:[2][2]

*Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren (son zamanlara gelinceye kadar) Kur'an hükümlerine ve şer'î kanunlara hakkıyla riayet edildiğinden, devletin gücü ve halkın refahı en üst seviyeye ulaşmış (idi.).

*(Fakat) son yüz elli senedir, çeşitli sebeplerle, şeriate ve kanunlara uyulmadığından, eski kudret ve refah za'fa ve fakra dönüşmüştür. (Halbuki) şeriatin icaplarına göre yönetilmeyen memleketler pâyidâr olamaz.

*İmar faaliyetleri, ticaret, ziraat vb. hususlarda Devlet-i Aliyye'nin hususî durumu göz önünde bulundurulmak suretiyle gerekli tedbirler alınırsa, beş on sene zarfında eski gücüne yeniden kavuşacaktır.

*(Bu cümleden olarak) Devlet-i Aliyye ve memâlik-i mahrûsanın (Osmanlı ülkesinin)  iyi idare edilmesi zımnında bazı yeni kanunların konulması elzemdir.

*Bu kanunların esas maddeleri, can emniyeti,ırz, namus ve malın koruma altında bulunması, âdil ve düzenli vergi, askerlik hizmetlerinin tanzimi… olacaktır.

*Bu maddeler şu sebeplerden dolayı çok önemlidir: Dünyada can, ırz ve namustan daha yüce bir şey yoktur. İnsan bunları tehlikede görürse, mayasında hainlik yoksa bile, bu değerlerini koruyabilmek için, devlete zarar verebilecek birtakım faaliyetlere girişebilir. (Oysa) can ve namusundan emin olan kimse, sadakatten ayrılmaz, devlete isteyerek hizmet eder.

**Mal emniyeti yoksa, insan devlete ve millete ısınamaz; malından emin olursa vatanına daha çok bağlanır.

**Devlet, ayakta kalabilmek için vergi alacaktır; fakat bu vergilerin adaletli olması gerekir.

**Askerlik de vatanın muhafazası için mühimdir; fakat bir memleketten asker istenirken oranın kudretine bakılacak ve askerliğe belli bir süre tayin edilecektir.

*(Can emniyetinin bir tezahürü olmak üzere) hiç kimse yargılanmadan idam cezasına çarptırılmayacak; (aynı minval üzere) kimse kimsenin can, mal, ırz ve namusuna tecavüzde bulunamayacak; yani devlet nasıl şahıs haklarına riayet ediyorsa, şahıslar da başka şahısların can, mal, ırz ve namusuna riayet edecektir. (Mal emniyetinin gereği olarak) bir kişi suç işlediyse onun bütün veresesini de töhmet altında bırakacak ve mirastan mahrum edecek şekilde mal müsaderesi (mala, mülke el konulması) yoluna gidilmeyecektir. Rütbeye, makama bakılmaksızın ve müslüman-gayrimüslim ayrımı yapılmaksızın, kanunların âmir hükümleri tatbik olunacaktır.

*Gerekli kanun ve nizamlar, Ahkâm-ı Adliye (Adalet nazırlığı)[3][3] ve Meclis-i Vükelâ (kabine, hükûmet) âzâsınca meşveret yoluyla vaz' ü tatbik edilecektir.

*Bu haklar, padişah tarafından verilmiş olup yine onun teminâtı altındadır.

Görüldüğü gibi, Tanzimat Fermanı -bazı maddeleri, bilineni ve mevcudu yeniden dile getiriyor olsa da- önemli mesajlar taşımaktadır. Ancak, fermanda vaad edilenlerin hayata geçirilmesinde bazı devlet adamlarının tutum ve uygulamaları hayli farklı olmuş; çeşitli kademelerdeki yöneticiler, kendi düşünce, niyet, alışkanlık ve menfaatleri doğrultusunda hareket etmişlerdir.

Fermanda zikredilen "herkese eşit muamele"  yapılacağı hususunun gayrimüslim ahaliye daha fazla yarayacak gibi görünmesine rağmen, gerek din gayreti, gerekse millî, siyasî ve ideolojik menfaatleri icabı Hıristiyan tebaaya arka çıkan Avrupa devletleri, devlet adamlarımızın bu tutumundan hoşnut olmadıkları için -Rusya'ya karşı mukavemetimizde destek  şartı olmak üzere- "müsâvât" meselesinin yeniden ve daha açık bir biçimde ele alınarak resmiyete geçirilmesini istemeye başladılar. Devlet de, iç ve dış gaileler karşısında bunaldıkça yeni arayışlara girmek ve yeni tavizler vermek zorunda kaldı.

Tanzimat Fermanı'ndan 16 yıl 3 ay 15 gün sonra, yine Sultan Mecid'in imzasıyla ilân edilen ve ilk fermana göre çok daha geniş "müsâvâtlar"  vaad eden Islahat Fermanı bu baskı ve arayışların eseridir.

                Islahat Fermanı (18 Şubat 1856)

Bu ferman, gayrimüslim tebaaya imtiyazlar tanımak yönünden, Tanzimat Fermanı'na göre çok daha "keskin"dir. Sultan Abdülmecid, bu ikinci fermanında -özetle- şu hususları kabul ve tebliğ etmektedir:

*(Allah'ın izniyle) tahta geçtiğimden bugüne kadar, her sınıftan tebaamın saadeti hususunda gösterdiğim himmetin semeresi müşahade edilmiş; mülk ve milletin ma'mûriyet ve zenginliği her geçen gün arttığı…

*Gülhâne'de okunan Hatt-ı Hümâyûnum mucibince her din ve mezhebde bulunan bütün tebaam hakkında bilâistisna can, mal ve namus mahfûziyeti (güvenliği, koruma altında tutulacağı) va'd ü ihsan buyurulmuş olup şimdi bir daha te'kid ve te'yid (tekrarlama, doğrulama ve destekleme) kılınmakta; kâmilen fi'le çıkarılması (bütünüyle uygulanması) için tedbirler…

*Ecdâdımız tarafından Hıristiyan tebaaya tanınmış olan imtiyazlar ve verilen haklar bir daha takrir…

*Hıristiyan vesair gayrimüslim tebaanın her bir cemâatinin idaresinin ruhban ve avâmı arasından seçilecek âzâlardan meydana gelen bir meclisin hüsn-i mahfazasına (gerektiği gibi korumasına) havâle kılınması…

*Âyin yapmaya mahsus binaların tamir ve bakımının, âyin tertibinin herhangi bir kayda tâbî olmaması; hiç kimsenin kendi dinî ibâdetinden men' edilmemesi; din değiştirmeye zorlanmaması; gayrimüslimlerin inançlarından dolayı aşağılanmaması…

*Din ve milliyet farkı gözetilmeksizin her vatandaşın devlet hizmet ve memuriyetine kabul olunması; imtihan ve benzeri şartları yerine getiren herkesin askerî mekteplere, mülkiyeye kabul edilmesi…

*Her cemâatin maârif ve sanâyie dair mektepler açabilmesi…

*Gayrimüslimlerin medenî dâvâlarda rûhânî reislerine bağlı olmaları, cezâ dâvâlarının ise Türk hâkimler tarafından görülmesi…

*Hapishanelerde insan haklarına riayet edilmesi, bedenî cezâya cevaz verilmemesi; bu yolda emir veren yetkili çıkarsa derhal cezalandırılacağı…

*Sınıf ve cemâat farkı gözetilmeksizin vergi alınması…

*Gayrimüslimlerin de bundan böyle askere alınması; ancak isteyenlerin bedel ödeyebileceği…[4][4]

*Memura yeterli ve düzenli maaş ödenmesi…

*Vilâyet, sancak ve kazâ meclislerinde Hıristiyanların da nüfusları oranında temsil edilmeleri…

*Avrupa ilminden, sermâyesinden istifadeye bakılması…

 

       Fermanlar Şifâ Oldu mu?

Tanzimat Fermanı nasıl sadra şifa olmadıysa, yaygın ifadesiyle, "gâvura gâvur demeyi yasaklayan", azınlıklarla ilgili maddeleri hayli "coşkun" görünen ve Sadrazam Âlî Paşa, Hâriciye Nâzırı Fuad Paşa, Şeyhülislâm Ârif Efendi ile İngiltere, Fransa ve Avusturya elçilerinin de bulunduğu bir heyet tarafından hazırlanan Islahat Fermanı da bekleneni veremedi.

Bir tarafta icraatları disiplin altına alınmak istenilen devlet adamları, diğer tarafta ülkenin bütün çilesini yüklendiği halde, özellikle ticaret sektörünün kaymağını yiyen azınlıklarla bir tutulmasına  -hattâ bazan onlardan daha geriye düşürülmesine- için için de olsa tepki gösteren müslüman halk, gelişmelerden hoşnut değildi. Ayrıca, Hıristiyan tebaanın bile şikâyetleri vardı. Bu hususu, devrin en dikkatli siyasi gözlemcilerinden Ahmed Cevdet Paşa'nın kaleminden takip edebiliriz:

"Bu Ferman'ın hükmünce teba'a-i müslime ve gayr-i müslime  kâffe-i hukukda (her türlü hak ve hukukta) müsâvî olmak lâzım geldi. Bu ise ehl-i islâma pek ziyâde dokundu. Mukaddemâ musâlahaya esas ittihaz edilmiş (barışa esas kabul edilmiş) olan mevadd-ı erba'adan (dört maddeden) birisi Hıristiyanların imtiyâzâtı mes'elesi olup ancak istiklâl-i hükûmete dokunulmamak şartı ile mukayyed idi. Şimdi ise imtiyaz bahsi geride kaldı, bi'l-cümle hukuk-ı hükûmette teba'a-i gayr-i müslime ehl-i islâm ile müsâvî addolunuverdi. Ehl-i islâmdan birçoğu Âbâ ve ecdâdımızın kanıyla kazanılmış olan hukuk-ı mukaddese-i milliyyemizi bugün ga'ib ettik. Millet-i İslâmiye millet-i hâkime iken böyle bir mukaddes hakdan mahrum kaldı. Ehl-i islâma bir ağlayacak ve mâtem edecek gündür deyu söylenmeğe başladılar.

Teb'a-i gayr-i müslime ise ol gün raiyyet silkinden (vergi veren tebaa, azınlık olmaktan) çıkıp millet-i hâkime ile tesâvî (eşitlik, denklik) kazanmış olduklarından anlarca bir yevm-i meserret idi. Lâkin patriklerin ve sâir rüesâ-yı rûhâniyyenin tavzifleri (ruhanî liderlerin görevlendirilmeleri, tayinleri)  Ferman'da münderic olduğundan anlar dahi hoşnud olamadılar ve bir de öteden beri Devlet-i Aliyye'de ehl-i islâmdan sonra rumlar ve ba'dehû ermeniler ve ba'dehû yahudiler derece derece mu'teber oldukları halde bu kerre cümlesi bir raddede tutulacaklarından rumların bazıları Devlet bizi yahudilerle beraber etti. Biz İslâm'ın tefevvukuna (üstün tutuluşuna) râzı idik  deyu i'tiraz eylediler. Binâenaleyh ol gün hava nasıl puslu ise arz odasında Ferman okunurken hazır olanlardan ekseri abûsü'l-vech (asık suratlı, somurtmuş) idi. Ancak bizim ziyy-i islâmda (müslüman kılığında) bulunan birtakım alafranga çelebilerin yüzlerinde eser-i beşâşet (güler yüz, neşe) görülüyordu ve bu makulelerden (bu cinsten) birtakım yâdgârlar[5][5] (edepsizler) dahî Teba'a-i gayr-i müslime ehl-i islâm içine yayılıp mahalleler mahlût olıcak (mahalleler karışık hâle gelince) emlâkimizin fiatı terakkî ve medeniyyet tevessü' eder (emlâkimizin değeri artar, medeniyet yaygınlaşır) dedikleri ve bu vechile izhâr-ı memnuniyyet etdikleri (memnuniyet gösterdikleri) işidildi ve görüldü.

Elhâsıl bu Islahat Fermanı'ndan dolayı millet-i islâmiyye dil-gîr (kırgın, gücenik) olarak vükelâ-yı hâzırayı  fasl ü mezemmet eder oldular." (Devrin kabine üyelerini, yetkililerini çekiştirdiler, kınadılar)[6][6]

Kısacası, bu zamana kadar resmî makamlarca yürütülen ıslahat hareketleri, sosyal ve siyasî bünyede esaslı bir iyileşme meydana getiremediği gibi, ısrarlı ve  çok yönlü müdahalelerle sarsılan, zayıflayan eski yapının yerine yeni bir sistem ikame edilemediği için devlet iyice zayıflamış; devlet adamları ve aydınlar arasında baş gösteren yenilikçi-muhafazakâr  çekişmesi de ciddî sıkıntılara yol açmıştır. Dış devletlerin, açılan kapıdan her fırsatta içeri girerek devleti yönlendirir pozisyona gelmeleri ise, milletin maneviyatı üzerinde yıkıcı etkiler bırakmıştır.

Şu da var ki, yıllarca süren değişme-yenileşme çabaları, artık "resmî faaliyet" çerçevesini aşarak bir dünya görüşü, hattâ bir ideoloji mahiyetinde aydınların kafasında şekillenme istidadı göstermeye başlamıştır. Zorlayıcı tedbirlerin kısa vadede belli bir yere kadar ulaşma şansı mevcut ise de, toplumları köklü değişikliklere hazırlamada fikir ve sanat hareketlerinin daha geniş bir etkiye sahip olduğu ve özellikle sanat yoluyla halka ulaşan telkinlerin bir "yaşama felsefesi" hâline gelmesinin kolaylaştığı, örneklerle sabittir.

 

       Yenileşme Hareketleri Karşısında Aydınlar,           Sanatçılar ve  Devlet Adamları

Bu gerçeği yakından bilen aydınlar -ki II. Mahmud zamanından itibaren Avrupa'ya tahsil için gönderilen gençler, oralardan yenilikçi fikirler devşirerek dönmeye ve bu fikirlerini çeşitli yollardan yaymaya başlamışlardı- Osmanlı Devletini kurtarmak, toplumu yeni bir nizama kavuşturmak amacıyla fikir, sanat ve kültür faaliyetlerine giriştiler. Bu faaliyetlerde devletin çeşitli kademelerinde görevli olan kimseler öndeydiler. Çeşitli lâyiha, makale ve mektuplarla ortaya attıkları düşünceler Tanzimat edebiyatının fikir temellerinin atılmasında küçümsenmeyecek bir rol oynamıştır.

Resmî görevlerle Avrupa'ya giden devlet adamlarının bazıları zengin intibalarla döndüler; oralarda gördüklerini gerek devlet yetkililerine ve gerekse halka aktardılar.

Meselâ, Paris Sefareti Başkâtibi Mustafa Sâmî Efendi'nin Avrupa Risalesi  adlı kitapçığına göz atalım (bu risale, 1840 yılında Takvim-i Vakayi'de yayınlanmıştır).

Gezip gördüğü ülke ve şehirlerin tabiî güzelliklerine de dikkat eden Mustafa Sâmî Efendi (öl.1855), şu hususları tesbit ediyor (sadeleştirilerek özetlenmiştir):

*Avrupa'da hangi din ve mezhepten olursa olsun, liyakat sahibi olan kimse devlet hizmetinde istihdam olunur.

*Kadın-erkek bütün Avrupa ahalisi okur-yazardır.

*Eğitim-öğretim o derece ileridir ki dilsizler ve körler için özel kitaplar vardır. Benzeri sakatlarda kimseye muhtaç olmadan geçimlerini temin ederler. Akıl hastaları son derece rahat şartlarda tedavi edilir.

*Maliye, askeriye, şehircilik konuları öyle  esaslı düzenlenmiştir ki her iş saat çarkı gibi yürümektedir.

*Sağlık işleri fevkalade ileridir. Hastaneleri çok büyük, temiz ve rahattır. Buralarda gönüllü hemşireler çalışır.

*Maddî refah yüksektir. İlim yoluyla öğrendiklerini pratik hayata uygulamışlardır.

*Yolları düzgündür; yollarda istikametleri gösteren levhalar vardır.

*Belediye hizmetleri çok iyi tanzim edilmiştir.

*Avrupalı, dünyada en utanılacak şeyin atâlet olduğunu bildiğinden ilim ve fenne önem verir.

*Toprakları o kadar verimli ve müsait olmadığı halde müreffeh yaşamaları ilim ve fen sayesindedir.

*İlim ve fennin kaynağı İslâmiyettir. Memleketimizin toprağı verimli, insanı çalışkan ve fıtraten zeki olduğuna göre, kendi malımız olan ilim ve fenne sarılsak, Avrupalının o kadar uğraşarak ulaştığı seviyeye biz çok daha kısa zamanda ve kolaylıkla varırız. Bu suretle, başka memleketlerin erzak ve emtiasına ihtiyacımız kalmaz; onlara ödediğimiz paralarla memleketimizi imar ederiz. Fakir ve düşkünlerimizi çaresizlikten kurtarırız. Mesken, hastane, tekke, medrese yaparız. Zenginlerimiz çoğalır; hayır hasenat artmak suretiyle mescidler, camiler, çeşmeler yaparız; böylece âhiretimizi de ma'mur etmiş oluruz.[7][7]

Mustafa Sâmî Efendi'nin gözlemleri oldukça ayrıntılı, dikkatleri güzeldir. Avrupa'dan örnek olarak getirilmesini arzu ettiği hususlar -salim bir düşünce yapısı  ve sağduyu ile tesbit edilmiş olması bakımından- dikkat çekici olduğu için, bu metin üzerinde uzunca durulmuştur. Ayrıca, bu risalenin muhtevası ile Islahat Fermanı'nın muhtevası arasındaki ortak noktalara dikkat edilmesi gerekir.

Tabiî, Mustafa Sâmî Efendi'nin Tanzimat edebiyatının meydana gelişinde önemli bir etkiye sahip olduğu söylenemez. Bu hususta, birer hazırlayıcı, yol açıcı olarak, Ahmed Cevdet Paşa, Münif Paşa, Saffet Paşa, Sadullah Paşa, Sadık Paşa, Hoca Tahsin Efendi gibi, bilgileri yanında edebî kabiliyetleri de gelişmiş bulunan aydın devlet adamlarının etkileri daha fazladır.

Bunlar arasında Münif Paşa ile Ahmed Cevdet Paşa'nın  yeri daha ileridedir.

Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895), Kırklareli'nin bir köyünden Lofça'ya göçen bir ailenin çocuğudur. İlk öğrenimini doğduğu yer olan Lofça'da yaptıktan sonra İstanbul'a geldi ve medrese öğrenimine başladı.  Devrin tanınmış hocalarından dersler aldı. İlahiyat, Hikmet (Felsefe), Arap Edebiyatı, Matematik, Arziyat (Jeoloji), Felekiyat  (Astronomi) okudu. Farsça öğrendi. Eski tarzda, hikemi şiirler yazdı.  Bu şiirlerin estetik seviye olarak yüksek olduğu söylenemez. Onun asıl başarı sağladığı edebiyat sahası tarih yazarlığı ve dilbilgisidir

Çok çeşitli resmî görevlerde bulundu: Fuad Paşa ile birlikte Bükreş'e gitti (1848), Dârülmuallimîn Öğretmen okulu) müdürü ve  Meclis-i Maarif azası (1850), Fuad Paşa ile Mısır'a gitti (1853), Vakanüvislik görevine getirildi (1855), Meclis-i Âlî-i Tanzimat azası (1857), İşkodra Fevkalade Komiseri (1861), Bosna'da müfettiş (1863), Kozan Fevkalade Komiseri (1865), Vezirlik rütbesi verildi, kısa bir müddet Halep valiliği yaptı, Divân-ı Ahkâm-ı Adliye reisliğine getirildi. (1866), MecelleHeyeti Başkanı (1868), Bursa, Maraş, Suriye, yanya valiliklerinde bulundu. Adliye Nazırlığı  (5 defa), Maarif Nazırlığı (3 defa), Evkaf-ı Hümâyûn Nazırlığı (2 defa), Dahiliye Nazırlığı ve Ticaret Nazırlığı yaptı.

Bu geniş görev yelpazesi, Ahmed Cevdet Paşa'nın hem siyaset, hem ilim, hem de kültür-sanat hayatının tamamıyle içinde yer aldığını ortaya koymaktadır.

Medrese ve tekke kültürünü alarak yetişen Cevdet Paşa'nın Reşid Paşa'yı yakından tanıması,  Paşa ölünceye kadar çevresinden ayrılmaması onun için iyi bir ufuk genişletme  fırsatı olmuştur.

Değişik konularla ilgilendi ve önemli eserler kaleme aldı.  1855'te  Sadrazam Fuad Paşa ile birlikte kaleme aldığı Kavâid-i Lisân-ı Osmanî, Türkçenin doğru okunup yazılması ile ilgili kuralları anlatır. Almanca'ya da çevrilmiş olan bu eser, Encümen-i Dâniş'in ilk eseridir.[8][8]        

Ahmed Cevdet Paşa'yı, "yenileşme hareketinin içinde yer alan, yeni nizamın bizzat tatbikçiliğini de yapan bir muhalif"  olarak değerlendirmek mümkündür. Meclis-i Âlî-i Tanzimat Âzalığı, Islahat Komisyonu Âzalığı, Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi Reisliği, Meclis-i Maârif Âzâlığı ve Maârif Nâzırlığı gibi, yenilik hareketlerinin belirlenmesi, planlanması ve uygulanmasıyla ilgili meclis ve nezaretlerde görev alan Ahmed Cevdet Paşa, "devri gibi kurucu, yapıcı ve uzlaştırıcıdır. Devri gibi Avrupa'ya hayran bir medeniyetçidir. Terakkîye inanır."[9][9]

Fakat aynı zamanda, "Biz o zamanlar ileri gidiyoruz der iken ne kadar geri gittiğimizi ve kudretimizden ne kadar düştüğümüzü çok sonra anladık. (…) Bizim bazı ahvâl,i husûsiyyemiz (özel durumlarımız) var ki başka devletlere nâfî (yararlı) olan bize muzır (zararlı) olur.

Himâye-i ecnebiyye belâsı bize yeter iken, belâ üstüne belâ olarak bir de mahkeme-i muhtelite (karma mahkemeler) yapıldı. Ya o zaman, hikmete muvafık yolda bir ticaret mahkemesi yapmak kabil değil miydi? Evet kabildi, lâkin o zaman ser-i kârda (iş başında) bulunanlar dekaayık-ı adliyeyi (adalet işlerinin inceliklerini) bilmezler ve erbâbından öğrenmeğe tenezzül etmezlerdi." (Cevdet Paşa'nın Sadullah Paşa'ya Mektubu, Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi-I, s. 67) diyecek kadar da ihtiyatlı ve geleneksel yapıya saygılıdır. "O daima ayıklanmış eskidir. "[10][10] "… üzerinde durulacak asıl vasfı çalışkanlığıdır. Hayatı, işin terbiyesi, işin zaferidir. 1850'den 1895'e kadar memlekette yapılan şeylerin büyük bir kısmı onun eseridir. Adliye, Maarif, Dahiliye, Evkaf nezaretleri asıl teşkilâtlarını onun nazırlık zamanlarında tamamlar.

Başta Mecelle olmak üzere yeni yapılan kanunların çoğu onundur. Ceza, Ticaret ve Arazi kanunları onun kavrayıcı ve amelî (pratik) zekâsının mahsulüdür. Meclis-i Maarif, Meclis-i Vâlâ ve Şûra-yı Devletteki vazifeleri, muhtelif nazırlıkları, valilikleri ve zaman zaman memur edildiği ıslah ve tenkil cinsinden fevkalâde vazifeler gibi hakikaten mühim ve yorucu işlerin arasında başta Tarih-i Cevdet  olmak üzere telif ve tercüme otuz cilde yakın, devri için daima ön safta kalan bir eseri destekleyecek fikrî mesaiyi devam ettirebilmesi hakikaten şaşırtıcı bir şeydir."[11][11]

Ahmed Cevdet Paşa'nın eserlerinden bazıları şunlardır:

            a)Tarih: Târih-i Cevdet (Encümen-i Dâniş tarafından yazdırılan ve toplam  12 cüz olan bu eser, 1853-1883 yılları arasında 30 yıllık bir emekle tamamlanmıştır.), Kısâs-ı Enbiya (12 cüz, 1774-1888)

            b)Dil ve Edebiyat: Belâgat-ı Osmaniye (1880), Kavâid-i Osmanî (Fuad Paşa ile birlikte, 1884)

            c)Muhtelif eserleri: Mukaddime-i İbn-i Haldun (1860), Tezâkir (Cavit Baysun tarafından yayınlandı, 1953), Ma'rûzât  (Abdülhamid'in emriyle kaleme alınmış, tarihe ait bilgi notları)

 

Münif  (Mehmed Tâhir) Paşa (1828-1910) Antep'te doğdu. 1851'de  Şam eyaleti Meclis-i Kebir kâtipliğiyle başlayan resmî görevleri yaklaşık 50 yıl sürdü. Başlıca şu görevlerde bulundu: Bâb-ı Âli Terceme Odası Arapça ve Farsça mütercimliği (1852), Berlin Sefareti 2. Kâtipliği (1855), Bâb-ı Âli Baş Mütercimliği (1862), Zabtiye Müsteşarlığı (1867), Meclis-i Maarif Reisliği (1869), Tahran Sefirliği (1872), Maarif Nazırlığı (1877, ilki), Ticaret Nazırlığı (1877), Maarif Nazırlığı (1878, ikincisi), Maarif Nazırlığı (1884, üçüncüsü), Tahran Sefirliği (1896)…

Maarif Nazırlığına kadar çeşitli ve önemli resmî görevlerde bulunan Münif Paşa, çok yönlü, araştırıcı ve gayretli bir aydın ve aşırılıkları olmayan samîmî bir yenilikçidir.  Arapça ve Farsça yanında Fransızca ve Almanca biliyordu, İngilizce öğrenmeye de çalıştı. Berlin Sefaretinde görevliyken üniversiteye de devam etti; oradaki ilim hayatı hakkında bilgi sahibi oldu. Batılı kaynakları doğrudan okuyabilecek donanıma sahipti. Ülkenin ancak eğitim sayesinde kalkınabileceğine inanıyordu.

Münif Paşa'nın Osmanlı toplumunun içinden geçtiği değişme ve yenileşme macerası hakkındaki temel görüşü şudur: Avrupa ilim ve tekniğini alalım, taklitçi olmayalım; kendimiz olarak kalalım.

Özellikle Mecmua-i Fünûn (1863-1865 ve 1882) adıyla çıkardığı dergiden dolayı hem gazetecilik tarihimizde önemli bir yer edinmiş, hem de topluma benimsetilmek istenilen "yeni yaşayış"ı tanıtma yolunda hizmet etmiştir. Voltaire, Fenelon ve Fontenelle'in eserlerinden çevirdiği yazılardan meydana gelen Muhâverât-ı Hikemiyye (1859) adlı eseri de bizde Batı tipi aydın tabakanın yetişmesine katkıda bulunmuş olduğu kabul edilen eserlerdendir.

"Münif Efendi'nin bu eseriyle ebnâ-yı memlekete ifa ettiği hizmeti, kemâl-i esefle tekrar ediyorum, devlet ifa edememiş ve belki ifa edenlere manialar teşkil etmiştir. Binaenalyh Münif Efendi'ye muallimîn-i irfânı milletin en müfidi nazarıyla bakmak ve nâmını hafıza-i ebnâ-yı vatana nakşetmek cümlemiz için bir vazife-i şükürgüzârîdir." [12][12]

Mecmua-i Fünûn, Münif Paşa tarafından, Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye'nin yayın organı olarak  Temmuz 1862'de çıkarılmıştır. İlk iki yıl aralıksız 24 sayı çıkmış, sonra İstanbul'da baş gösteren kolera dolayısıyla aksamalar olmuş ve yayınına 33. Sayıda ara verilmiş; 1966'da kaldığı sayıdan devam ederek 14 sayı daha çıkmış, 47. Sayıda yayını durdurulmuştur. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra 1882'de dergisini yeniden yayınlamaya başlayan Münif Paşa, ancak tek sayı çıkarabilmiş; yer verdiği bir makale yüzünden yayını durdurulmuştur.

Derginin yazı kadrosunda Ahmed Vefik Paşa, Münif Paşa, Ethem Pertev Paşa, Hayrullah Efendi gibi önemli imzalar yer almıştır.

Münif Paşa dergiye yazdığı önsözde, temel amacının vatan çocuklarını yetiştirmek olduğunu belirtir. Kullanılan dil, amaca uygun olarak,  sadedir. Dergideki yazılarda kullanılan kavram ve terimlerin Türkçe olması , karşılığı bulunmayan kavram ve terimlerin de bulunması hedeflenmişti.

Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Münif Paşa tarafından kurulmuştur. Cemiyet üyeleri Arapça veya Farsça'dan biri ile Batı dillerinden birini bilmek zorunda idiler. Ayrıca ders vermeleri, çeviri yapmaları ve Mecmua-i Fünûn'un yayınlanması işinde çalışmaları gerekiyordu.

"Münif Paşa éclectique bir adamdı. Gazetecilikten başka, hukuk, iktisat, edebiyat, felsefe, hepsi onu çekmiştir. Herkesin, her şeyi birden öğrenmeğe çalıştığı ve gençlerin bazan hiç bir hocasız ve rehbersiz yepyeni bir bilginin ortasına tek bir kitapla atıldığı böyle bir devirde bu çok tabiî idi. Fakat asıl hüviyetini, ne bu tecessüs, ne de resmî hayatını o kadar başarılı yapan büyük vazifelerinde aramalıdır. O da Cevdet Paşa gibi, öğretmek için doğanlardandı. Ve ömrünün sonuna kadar öğretti. Gazeteciliği dahi bir nevi hocalıktır."[13][13]

Cevdet Paşa da, Münif Paşa da kuvvetli birer edebiyatçı değillerdi. Fakat her ikisinin de zaman zaman çok sadeleşen  dil ve üslûplarıyla, meselelere getirdikleri yeni bakış açılarıyla Tanzimat devri edebiyatının hazırlayıcılarından oldukları kabul edilir.

Bir toplumda her şeyi tamamen değiştirip yerine bütün unsurlarıyla başka bir sosyal hayat ikame etmek mümkün değildir. Ancak, hiç bir toplum da geleneksel hayatını yıllarca süren dış müdahalelere rağmen, olduğu gibi sürdüremez. Önemli olan, değişirken dağılmamak ve aslını muhafaza etmektir. Ahmed Cevdet Paşa, Münif Paşa, Mustafa Sâmî Efendi, Saffet Paşa, Sadık Rıfat Paşa gibi şahsiyetleri, ifrat ve tefritten uzak kalmaya çalışan tutumlarıyla, dengeli değişmenin emniyet unsurları olarak kabul edebiliriz.

Onlar devlet teşkilâtında çeşitli sorumluluk ve yükümlülükler almış ve toplumun yönlendirilmesinde mevki-makamlarının imkânlarından da yararlanmış olan kimselerdi; bir bakıma, ortaya çıkacak olumsuz sonuçların vebâlini de yüklenmek zorundaydılar. Temkinli davranmalarının en önemli sebeplerinden biri budur. "Tanzimat'ın babası" olan Mustafa Reşid Paşa'nın bile, Islahat Fermanı'nın dış müdahaleleri davet edici ve gayrimüslim tebaaya ziyadece taviz verici mahiyetine "Hıristiyanların hiç bir şey yapmamışken bu kadar imtiyâzâta nâil oldukları halde…"[14][14] sözleri ile, Avrupa devletlerine şirin gözükmek için devletin aslî unsuru olan müslüman halkın ikinci plâna düşürülmesine  itiraz edişi de bu temkinin göstergesidir.

Fakat yenilik hareketleri artık kendi ideologlarını yetiştirmeye de başlamıştır. Bunlar, resmî sıfatları veya siyasî nüfuzları icabı değil, siyasî ve ideolojik görüşleri icabı yenilik hareketlerine girişen, bunun -basit de olsa- felsefesini yapan, çalışmalarında edebiyat gibi kuvvetli bir telkin ve tebliğ vasıtasından faydalanma imkânına sahip sanatçı-aydınlardır.

"Edebiyat (…) insanı istemediği halde çekip alır, durmadan onun içine nüfuz eder…"[15][15] Bu nüfuz, elbette, kamu vicdanının oluşmasında ve bir davranış zinciri hâline gelişinde kuvvetle rol oynar. Sosyal değişmeler, edebî muhayyileye, sanat eserine, kitaba konu olmaya başladıktan sonra asıl mihrakına oturma imkânına kavuşur.  "Tarih boyunca rastladığımız yığınla örnek gösteriyor ki kitaplar faydasız, zararsız veya masum olmaktan çok, bütün olayların yönünü değiştirebilen -bazan iyi, bazan kötü yönde-  dinamik, canlı varlıklardır."[16][16]

Tanzimat dönemi aydınları, büyük bir bağlılıkla inandıkları Batılılaşma faaliyetlerini edebiyatın konusu yapmakla çok önemli bir silâha kavuşmuş oldular. Fakat Ziyâ Paşa, Nâmık Kemâl, Ali Suâvî, Ebuzziya Tevfik gibi Tanzimat sanatçıları, edebî şahsiyetlerinin yanında, ihtilâl düşüncesi de taşıyan kimseler olarak görmek gerekir. Bu bakımdan, edebî faaliyetlerinden önce onların  gizli faaliyet-cemiyetçilik tarafını ele almakta fayda vardır. Bu suretle, edebî faaliyetlerinin  kültürel ve ideolojik  arka plânını da vermiş oluruz.

 

         Yeni Osmanlılar Cemiyeti

"Âli Paşa'nın ağır ve ezici politikasına nihayet vermek ve devlette bir idare-i ahrarâne vaz'eylemek… Bunu için evvelâ Âli Paşa'yı ıskat ve saniyen onun yerine usûl-i cedîdeyi tervil ve hürriyetkâr idareyi temin edici bir hey'et tedârük ve ikame eylemek… İcâb ederse Âli Paşa'yı izâle etmek…"[17][17] amacıyla kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin  kuruluşu hakkında Ebuzziya Tevfik şunları söylüyor: "… cemiyet-i inkılâbiyyenin esası o gün mevzu-i bahs ü müzakere olur ki 1865 sene-i efrenciyesi Haziran'ında bir Pazar günüdür, maatteessüf kaçıncı günü olduğu müessislerce de muayyen değildi.

O günkü müzâkere, idare-i mutlakanın idare-i meşrûtaya tahvili için ittihaz olunacak tedâbir-i evleviyyeye, yani bir cemiyyet-i inkılâbiyye teşkiline teşebbüs hakkında cereyan eder.

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir

İlgili Terimler :