DİĞER İÇERİKLER

Tanzimat Romanı Üzerine Düşünceler – Atilla ÖZKIRIMLI

Ana Sayfa » 11.SINIF » TÜRK EDEBİYATI » 11.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERS NOTLARI » Tanzimat Romanı Üzerine Düşünceler – Atilla ÖZKIRIMLI
Sitemize 16 Temmuz 2014 tarihinde eklenmiş ve 145 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

Tanzimat Romanı Üzerine Düşünceler – Atilla ÖZKIRIMLI

Günümüz Türk romanının değerlendirilebilmesi, her şeyden Önce tarihsel gelişiminin bilinmesine, bu gelişimin doğru bir yorumuna bağlıdır. Oysa bir edebiyat türü olarak Batı'dan ithal edilen romanın, hangi toplumsal koşulların ürünü olduğu, üzerinde durulmamış bir konudur. Başka bir deyişle Tanzimat romanı, Batılılaşma hareketinin edebiyata yansıması olarak ele alınmış, ilk çeviriler, ilk örnekler hikâye edilmiş, başarısızlık da Tanzimat sanatçısının yetersizliğiyle açıklanmıştır. Bu düşünce1er, tek tek yargılar biçiminde ele alındığında doğrudur. Ama sorun bütünün içine yerleştirilmediği; yanlış, tarihin maddî koşulları göz önüne alınmadan belirlenmeye çalışıldığı sürece sağlıklı bir yoruma ulaşılamaz. Ulaşılamadığı için de kültür emperyalizmi, sanatçıların yeteneksizliği, örneğin yanlışlığı, gecikmişlik, toplumdan kopukluk gibi kavramlar havada kalır. Çıkış noktamız olan ve üstünde durulması gereken sorun şudur: Türk romanı, toplumsal gelişimin koşullarına bağlı olmakla birlikte, bu koşulların doğal sonucu olarak değil, tıpkı yenileşme hareketleri gibi, üstten gelen bir zorlamayla başlamıştır. Toplumsal koşullara bağlıdır, çünkü dönemin siyasal sloganlarını benimsemiştir, üstelik toplumu eğitmek gibi bir görevi yüklenir. Ama yanlış ve tepeden inme bir toplumsal çözümün sonucu olması gerçeklikten uzaklaştırır onu, kendi kendini olumsuzlar. Bu durum en iyi şu örnekle açıklanabilir: Normal bir doğum değildir

bu, yanlış teşhis sonucu doğuma müdahale edilmiş, sonra çocuk oksijen çadırına alınarak yaşatılmaya çalışılmıştır. Batı'daki gelişimiyle karşılaştırıldığında hiç de gecikilmiş değildir. Don Kişot XVII. yüzyılın ürünüdür. Bu başlangıçtan sonra yetkin örnekler de birbirini izlemiş değildir. Fransa'da da ilk örnekler XVII. yüzyılda verilmiştir. Ama gerçek anlamda roman

XVIII. yüzyılda, hattâ bu yüzyılın ikinci yarısında gelişir.

 

 

İngiltere ve Almanya'da da öyle. Yalnız bir nokta önemli: Batı'da  roman, feodalizmin yıkılıp burjuvazinin egemen olduğu dönemde gelişmiştir vë olgunlaşması bu egemenliğin pekişme süreciyle doğru orantılıdır. Çünkü özü ve biçimi gereği romanın var olabilmesi birtakım koşulları gerektirmektedir ve bu koşullar bir toplumsal dönüşüm sonucu gerçekleşmiştir. Nitekim roman sözünün kavramsal gelişimi de bunu. kanıtlar. Bilindiği gibi Roma İmparatorluğu devlet dili olarak Latinceyi benimsemiş, imparatorluğun egemenliği altında bulunan ülkelerde konuşulan diller topluluğuna Roman dilleri adı verilmiştir. Dilbilimcilerin sınıflamasına göre, «Roman dilleri kolunun ana dili Latincedir. Bugün yaşayan başlıca dilleri ise Fransızca, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca ve Rumencedir.» (MuharremErgin). İşte sözcüğün bu anlamından yola çıkılarak,«Roman dilinde koşuklu ya da düzyazı halinde kaleme alınmış gerçek ya da uydurma bir olay» anlatan yapıtlara roman denmiştir.(Fehmi Baldaş). Oysa sözcük asıl XV. yüzyıldan başlayarak yeni bir anlam kazanır. Namık Kemal'in, çeviri olduğunu söylediği ama kaynağını belirtmediği (Fransızcadan çevrilmiştir.A.Ö.) şu tanımı, bu yeni anlamı çok iyi bilirler: «Romadan maksat,güzergâh etmemişse bile güzergâhı imkân dahilinde olan bir vak'ayı, ahlâk, ve âdât ye hissiyyât ve ihtimalâta müteallik her türlü tafsilââtile beraber tasvir etmektir.» (Celâl mukaddimesinden).

 

Bu tanım iki ipucunu içinde taşır. Birincisi, özü gereği roman toplumsal olana dönüktür. Birinciye bağlı ikinci ipucuysa daha önemlidir: Amaç, gerçek ya da uydurma bir olayı salt

anlatmak değil, ahlak, töre, duygular ve olasılıklar göz önünde tutularak o olayı bütün ayrıntılarıyla tasvir etmektir. Bu noktada roman, destandan, ortaçağ hikâyesinden ayrılır, şiirin egemenliğinden kurtulur. Günümüzdeki anlamıyla romanın başlangıcı sayılan bu dönem yapıtları için düz yazı-roman kavramını kullanmak daha doğru olacaktır.Bu açıklamadan yola çıkarak, kapitalist dönemde ilk örnekleri verilen düzyazı-roman gelişimini etkileyen koşulları sıralayabiliriz.Kapitalist dönem dedim, çünkü kapitalizm, tarihsel gelişim açısından ekonomide bir devrimse, sanatta. da bir devrime yol açacaktı. «Kapitalizm yeni duygular, yeni düşünceler yaratmış,bunları dile getirmesi için de sanatçıya yeni olanaklar

vermişti. Artık kalıplaşmış, çok yavaş değişen bir anlatıma saplanıp kalmak, güçtü.» (Ernst Fisher). Bu yeni duyguların, düşüncelerin başında, o güne kadar varlığı pek az fark edilen halk,ulusal birlik gibi kavramlar geliyordu. Bilinenleri sıralamak gereksiz. Öncelikle vurgulanması gereken şu: Yeni düzende toplumsal sınıflar açık seçik değildi henüz, işbölümü tam anlamıyla gelişmemişti, ama yeni bir toplumsal bilinç oluşmaktaydı. İnsanla tanışmıştı sanatçı, feodalin egemenliğine son veren insanın gücüyle. Şövalye nitelikleri taşımıyordu bu insan. Sıradan biriydi, halktı. Üstelik başka bir dili konuşuyordu. Siyasal planda ulusal birlik, ulusal dillerin gelişimini gerektiriyordu. Sanatçıya soyluların Latinceyi ya da halkın dilini seçmek durumundaydı. Ama okur değiştiğine göre dil de değişecekti. Üstelik burjuvaların egemenliği arttıkça okur-yazarlık da artıyordu. En önemlisi de teknik gelişimdi. Şiirin egemenliği, biraz da çoğaltılmasının ve ezberlenmesinin kolaylığındandı. Edebiyat düzyazının dışında serpiliyordu. Oysa matbaanın bulunması, baskı tekniğinin her geçen gün ilerlemesi, düzyazı için yeni olanaklar yaratıyordu.

 

Kısacası, günümüzdeki anlamıyla Batı romanı bu koşullarda doğdu ve gelişti.Bu kısa özetten de anlaşılacağı gibi, Tanzimat romanı, Türk toplumunun benzeri yapısal değişimler geçirdiği bir dönemin ürünü değildir. Yapısal değişimler derken, elbette altyapı değişikliklerini kastediyor, başta da "belirttiğim gibi Batılılaşma hareketinin altyapının değişmesi sonucu değil, yönetici sınıfın zorlaması sonucu gerçekleşen üstyapı değişiklikleri olduğunu kabulleniyorum. Ama ilk yargıda bir çelişki var gibi. Batı romanı, bir ekonomik devrim sonucu değişen yeni bir toplumsal durumun ürünüyse, bir toplumsal patlamanın doğal sonucuysa, yani belirleyici etken ekonomikse, nasıl olur da

 

Tanzimat romanı, altyapısal bir değişim olmadan toplumsal bir gereksinim olarak belirir ve ilk örnekler kötü de olsa hızlı bir gelişimi sürdürür? Yazımın başında Tanzimat romanının belli toplumsal koşulların sonucu olduğunu belirtmiştim. Bu toplumsal koşullar Batı'da olduğu gibi, yapısal bir değişimin sonucu değillerdir gerçekten. Daha doğrusu üretim araçlarının el değiştirmesi sonucu üretim ilişkilerinin değişmesi söz konusu değildir. Ama buradan yola çıkılıp, böylesi bir gözlükle soruna bakıldığında Tanzimat romanını açıklamak güçleşir. Yanılgı da buradan doğmaktadır.

 

Sonra Batı'da da roman, ekonomik ve toplumsal olanın önceliğiyle açıklanamaz. Gerçi burjuvazinin gelişimiyle sanat da yeni özlere, yeni biçimlere açılmıştır. Ama burjuvazinin Fransız Devrimi'yle tam olarak egemenliğini sağlaması bilim ve sanat gibi üstyapı kurumlarının yardımıyla gerçekleşir, bir bakıma öncü görevini bunlar yüklenir, burjuvazinin egemenliğinin pekiştirilmesini sağlarlar.

 

Victor Hugo'nun, romantizmi, «edebiyat olan Fransız Devrimi» olarak tanımlaması bu doğruyu vurgular. Çünkü devrimden önce siyasal güç, burjuvazinin feodalleri yıkmak için geçici bir işbirliğine girdiği prenslerin, soyluların elindedir.Temel ilkeleri akıl, gerçek ve tabiat olan klasisizm bu sınıfın çerçevesinde gelişir. Romantizm ise akim yerine duyguyu koyar.Klasisizmin gerçeği belli bir güzellik anlayışıyla sınırlıdır, ölçülü biçilidir. Romantizm bütün sınırları yıkar, onun gerçeği hayattır. Klasisizm geneli anlatır, tiptir onun için önemli olan. Romantizm ise özeli yakalamaya çalışır, tiplerle değil, karakterlerle uğraşır.Bu nedenle de bireycidir, bireyciliğin zaferidir.

 

Peki Tanzimat romanının, romantizmin bu özelliklerini,Batı'dan çok farklı toplumsal koşulların egemen olduğu Türk toplumuna taşıması nasıl açıklanacaktır? Temelde, toplumsal değişimi amaçlamayan Batılılaşma hareketi ve Batı'yı tanıyan birkaç sanatçının girişimi bu romanı açıklar mı? Şimdiye dek yinelenip duran bu teze karşı şu soruyu yöneltirsek ne cevap verilecektir? Tanzimat romanının ilk örneklerini verenler, o çağda Batı'da gerçekçilik alıp yürüdüğü halde, neden romantiklerden esinlenmişlerdir? Neden1789 Devrimi'ni, ve onun getirdiği özgürlük, eşitlik gibi ilkeleri benimserken, 1848 Komün Hareketi'ni görmezden gelmişlerdir?Bu soruların cevabı, Tanzimat romanını oluşturan koşullarda yatıyor: Türk toplumunun Batı'dan farklı bir biçimde gelişen tarihsel serüveninde.Bir bakıma Tanzimat döneminde", düzyazıya dayanan bir edebiyat türü olarak romanın var olabilmesini sağlayacak maddî koşullar sınırlı da olsa gerçekleşmiştir. Söz gelimi, matbaa kurulalı yüz yıl olmuş, kopya ve ezberleme sorunu ortadan kalkmıştır.

 

Gazetelerin ve gazeteciliğin gelişimi, hem düzyazının işlevini arttırmış, hem de bir okuyucu topluluğu oluşturmuştur.Ulusal dile dayalı bir anlatım henüz geliştirilememiştir, ama dilin sadeleşmesi yolunda ilk adımlar atılmıştır. Daha doğrusu yazı dili, bir anlatım aracı olarak gündeme getirilmiştir. Ama bir şey eksiktir, belki de en önemlisi: Toplumsal bilinç yoktur. Daha açık bir deyişle, toplumsal farklılaşma tam anlamıyla gerçekleşmiştir, ama halk bu farklılaşmanın bilincinde değildir. Kuşkusuz aydın da. En önemlisi söz konusu farklılaşmanın kendine özgülüğü, aydınla halkın özdeşleşmesine engeldir. Çünkü aydın sarayla bütünleşmiştir, ekonomik anlamda da egemen olan yönetici sınıfın bir parçasıdır, kapıkuludur kısacası, düzeni sürdürmekle görevlidir. İşte bu nedenle Batılılaşmanın savunucusudur. Yıkıma yol açanın ekonomik değil, toplumsal olduğunu sanması, bu iki kavramı birbirinden ayrı düşünmesi bundandır. İçe değil,dışa bakar. Kendi toplumunun çöküşünü hazırlayan nedenleri değil, Batı'nın yükselişinin nedenlerini bulmaya çalışır. Ekonomik bir devrimi gerçekleştirmiş, işbölümünü sağlamış bir toplumun, hangi tarihsel gelişim sonucu bu noktaya ulaştığını da düşünmeden üstyapıdaki kurumlarla ilgilenir. Batı'da bulduğu her yeniyi toplumuna taşırken ne vatan hainidir, ne de satılmış. Egemen sınıfın hizmetindedir,; burası doğru. Ama Batılı sanatçı da farklı bir durumda değildir. Önce de belirttiğim gibi, burjuvazinin programını ve bu programa yön veren ilkeleri benimsemiştir. Yalnız niteliksel bir ayrım vardır arada. Burjuvazi o çağın devrimci sınıfıdır, siyasal gücü ele geçirmiş, devleti yeniden örgütlemiştir. Onun tarihsel işlevini kavramayan ve kendi devletinin çöktüğünü gören Tanzimat sanatçısı daha iyi bir çözüm düşünemezdi. Devletin çöküşü… İşte sorunun anahtarı bu kavramda yatıyor, devletin niteliğinde. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki sosyo-ekonomik yapının mirî toprak düzenine dayandığını, bu düzenince merkezî örgütlenmeyi gerektirdiğini biliyoruz. Osmanlı toplumunda temel üretim aracı olan toprağın mülkiyetinin devlete ait olması, üretim ilişkileriyle üretim güçleri arasındaki uyumun sağlandığı ve dolayısıyla Sınıflaşmanın önlendiği ileri bir üretim biçimi olarak yorumlanmıştır. Oysa başka bir yazımda da belirttiğim gibi, toprağın rekabesi devletin elinde olduğuna göre, üretim ilişkilerini de bu mülkiyetin kullanılışı biçimlendirecekti. Köylünün topraktan sağladığı üretimin fazlası, yani artık ürün, üretime katılmayan bir devlet-asker ikilisinin eline geçiyor, bu ise yeniden üretim

için değil, devletin varlığını koruyacak askeri beslemek ya da devletin gelirim, arttırıcı fetihler için kullanılıyordu. Düzenin temel çelişkisi buydu, mirî toprak rejimi devleti oluşturanların egemenliğini arttırıcı, kısacası devlet sömürüsünün somut bir görünümü olan saray-reaya farklılaşmasını doğurucu bir yönde gelişmekteydi. Nitekim daha XVI. yüzyılda bozulma belirtileri gösteren mirî toprak düzeni, XVII. yüzyıldan sonra yukarıda belirttiğim çelişki nedeniyle çökmeye başlamıştı. Kapitalizm aşamasına giren ve sanayi devrimini gerçekleştiren Batı'nın güçlenmesi bu çöküşü hızlandırdı. Mirî toprak düzeni işlerliğini koruduğu sürece fetihçi niteliğini koruyan devlet, sistem yozlaştıkça bu niteliğini yitirdi. Üretim araçlarına ve üretim güçlerine bağlı olarak üretim ilişkileri gelişmediği için sosyo-ekonomik bir dönüşüm gerçekleşemezdi. Ayrıca bizzat devletin ekonomik gücü elinde tutan egemen sınıf olması, bu yolda örgütlenmesi, egemenliğini pekiştirici, dine bağlı, özü gereği halktan kopuk üstyapı kurumlarıyla mümkün olmuştu. Çöküş hızlandıkça, varlığını sürdürmek isteyen devlet, niteliksel bir dönüşümü gerçekleştirmesi kendi varlığına son vermek olacağına göre, üstyapıdaki biçimsel değişimlerle kendini yenileyebileceğini sandı. Tanzimat aydınlarının Batı'nın büyüsüne kapılmaları, burjuvaların devleti yeni sloganlarla ele geçirmelerinde bu sanının kanıtlarını bulmalarındandır. Sömürülen sınıfsa, yukarda işleyiş biçimi açıklanan üretim biçiminin doğal sonucu olarak toplumsal bilinçten yoksundu.

 

Görüldüğü gibi Tanzimat romanı, Batı'da olduğu gibi toplumsal bir patlamanın sonucu değil, ama toplumsal farklılaşmanın belirginleştiği bir dönemin ürünüdür. Toplumsal bir gereksinim olarak belirmesi, bu farklılaşmanın sonucudur, bunun için toplumu eğitmek görevini yüklenir. Ama toplumsal farklılaşmanın bilincinde olmadığı için yüzeyde kalır. Daha doğrusu devleti oluşturan ve sömürüden pay alan sınıfın üyesi olduğu için, halkın dışında, geleneğe bağlanamadan taklitle yetinir.

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir

İlgili Terimler :
Önceki yazıyı okuyun:
Tanzimat Romanıyla Servet-i Fünun Romanının Karşılaştırılması

Cezmi'den Alıntı (Tanzimat romanı) Ferhat Ağa, gerçekten zamanın şehsüvarı (usta binicisi) idi. Birkaç kere meydanın bir başından bir başına gitti...

Kapat