TÜRK EDEBİYATINDA İSTANBUL – MEHMET KAPLAN

Ana Sayfa » GÜZEL YAZILAR » TÜRK EDEBİYATINDA İSTANBUL – MEHMET KAPLAN
Sitemize 02 Ocak 2016 tarihinde eklenmiş ve 252 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

TÜRK

EDEBİYATINDA

İSTANBUL

Asırlar ve nesiller boyunca İstanbul, Türk zevk ve yaratıcılığının her sahada en mükemmel örekleri ile dolarak Türk Edebiyatında derin etkiler yaratmıştır.
İstanbul, aynı zamanda Türklerin yaşayış tarzlar ile beraber hayat görüşlerini ve karakterlerini de değiştirmiş, onlara başka bir hüviyet vermiştir.
 
Bu yazıda Prof. Mehmet KAPLAN, Türk Edebiyatında İstanbul’u incelemekte, Halk, Divan ve Tanzimat’tan sonraki devrede İstanbul ile ilgili belli başlı eserleri vermektedir:
 
 
Fetihten sonra beş yüz yıla yakın Osmanlı devletinin payitahtı olan ve nesiller boyunca Türk zevk ve yaratıcılığının her sahada en mükemmel örnekleri ile dolarak, büyük bir medeniyet merkezi hâline gelen İstanbul Türk edebiyatı üzerinde derin te’sirler icrâ etmiştir. Güzel ve çeşitli tabiat manzaraları, muhteşem sarayları, konakları, yalıları, mâbedleri, medreseleri, imalâthaneleri, çarşıları, eğlence yerleri ve mesireleri ile, bu büyük şehir, denilebilir ki, Türklerin yaşayış tarzları ile beraber, hayat görüşlerini ve karakterlerini de değiştirmiş, onlara bir başka hüviyet vermiştir.
 
Edebiyatta bu değişikliği daha önceki yüzyılların saf ve açık dille anlatılan hamâsî ve dinî muhtevasından, gittikçe daha süslü, ince, zarif ve nükteli bir üslûp ile ifade olunan dünyevî, âdeta «burjuva tarzında» denilebilecek bir hayat görüşüne geçiş olarak tavsif edebiliriz.
 
Gerçekten XIII. ve XIV. asır Türk edebiyatının umumiyetle kahramanlık destanları, dinî ve tasavvufî şiirler ile dolu olmasına karşılık, XV. ve bilhassa XVI. asırdan sonra, büyük bir kısmı İstanbul’un bin bir zevk ve ihtirasın tatminine elverişli muhitinde vücûda gelen eserler daha ziyâde dünyevî bir mâhiyet taşır. Eski Türk tarih ve destanına hâkim olan alp ve gâzî tipleri İstanbul’un fethinden sonra, debdebe ve dârat içinde yaşayan çok ihtişamlı bir hükümdar şekline girdikleri gibi, zühd ve takvayı, dünyadan el-etek çekmeği Tanrıya ve huzûra kavuşmak için yegâne yol bilen dindar tipi de, dünyanın güzelliği ve iş hayatı ile uyuşan, ticâret ve zanaat ile meşgul, hayrat yapmağı ve başkalarına yardımı seven bir şehir efendisi hâline gelmiştir. Bunların yanı sıra İstanbul kendilerini tamamıyla zevk ve safâya veren ve gayr-i ahlâkî bir ömür süren tiplerin türemesine de sebep olmuştur ki, XV. yüzyıldan bugüne kadar ki Türk edebiyatında bunlardan sık sık bahsedilir.
 
İstanbul’un Türk edebiyatındaki akislerini burada teferruatı ile anlatmak imkânsızdır. Aşağıdaki satırlarda halk, divan ve Tanzimat’tan sonraki Türk edebiyatında İstanbul ile alâkalı belli-başlı eserlere, gayet kısa bir şekilde işaret edilmek ile yetinilmiştir.
 
HALK EDEBİYATINDA İSTANBUL.
Fetihten önce yazılmış olan Dede Korkut kitabında, İstanbul, bezirgânların mal almak için gittikleri uzak bir şehir olarak geçer. Baybüre Beg, yeni doğan oğlu Beyreg’e «yahşi – armağanlar» almak üzere, bezirgânları Rumeli'ye yollar. Bunlar İstanbul’a gelirler ve «bir deniz kulum, boz aygır ile ağ tozlu katı yay ve altı perili gürz» alarak, 15 yıl sonra Beyreg’e getirirler «Muharrem Ergin, Dede Korkut kitabı, Ankara, 1958, I, 117).
 
İstanbul’u fetheden Türkler her hâlde daha önce burayı almak için savaşan Müslüman kahramanların destan ve maceralarını biliyorlardı. Efsânesi Türk halkı arasında hâlâ yaşayan Seyyid Battal Gazi «bk. İslâm Ansiklopedisi mad. Battal» Üsküdar ve Kadıköy’üne kadar gelmiş, şehri 7 yıl kuşatarak buraları imar etmiş idi. Evliya Çelebî Kadıköy adının evvelce Gâziköy olduğunu kaydeder (Seyahatname, I470). Selçuklular devrinde yaşamış bir alp-eren gibi gösterilen ve şahsı etrafında büyük bir menâkip teşekkül eden Saltuk’ da İstanbul’a gelir, şehri muhtelif yerlerinden yangına verir, erleri ile beraber Ayasofya’da namaz kılar, kâfirler ile savaşır ve nihayet ahidname ile, Bizans’ı haraca bağlayarak, çekilir. Şehri fetih gâyesini gütmeyen Saltuk orada adam dahi  bırakmaz. Bunun sebebini İstanbul’un «fesad bir yer» olduğu, müslümanlar burada yerleşirlerse, ahlâklarının bozulacağı fikri ile izah eder. (bk. Fahir İz, Eski Türk Edebiyatında ; nesir, İstanbul, 1964, S. 286-290) Ebu Eyyub el-Ensari’nin hatırası da fetihten önce çok canlı olmalı ki, Evliya Çelebî’nin yazdığına göre Fatih İstanbul’u alınca, onun mezarını araştırmış ve Şeyh Akşemseddin, ilk defa seccâdesini sererek, namaz kıldığı ve istiğraka daldığı toprağın altında onu keşfetmiştir (Seyahatname, 1,401). Akşemseddin’in bu keşfi ve İstanbul’un fethi ile alâkalı diğer hareketleri Menâkib’inde geniş olarak anlatılmıştır. (bk. Fahir İz, ayn. esr, S. 345-359)
 
Eyüp semtinin teşekkülünde ve dinî bir muhit haline gelmesinde bu efsane veya inancın büyük bir tesiri olmuştur. İstanbul fethi ile ilgili daha bir çok efsane ve rivayet var ise de, bunlar edebî bir şekle sokulmamıştır, (bk. M. Hâlit ; Bayrı, İstanbul folkloru, İstanbul, 1947)
 
XV. Asır şâirlerinden Akşemseddin-zade Hamdi’nin mevzuu halk edebiyatından alınmışa benzeyen ve vak’ası fetihten önceye ait olan Tuhfat al’uşşak adlı mesnevi, daha sonra yazılmış İstanbul ile alâkalı halk hikâyelerinin adeta bir öncüsü olması bakımından, dikkate şâyandır. Burada kayseriyeli Müslüman, genç ve güzel bir tüccar, mal almak üzere, İstanbul’a gelir, bir hana iner. Bizans hükümdarının vezirinin adamları bunu kendisine haber verirler. Vezirin güzel bir kızı vardır. Vezirin evine davet olunan delikanlı orada kızı görünce aşık olur. Kız ile evlenebilmesi için dinini terk etmesi şart koşulur; Küfr ile iman arasında bir fark gözetmeyen, Tanrının bin-bir tecellisi olduğuna inanan delikanlı bu teklifi kabul eder ve kız ile evlenir. Fakat Ayasofya’da yapılan büyük âyin esnasında,) oraya ilk geldiği zaman bıraktığı Kur’an’ı görerek, büyük bir  heyecana kapılır; bu kitabın ne olduğunu soran kıza ve babasına Kur’an’ı okur; Allah kelâmının te’siri ile, onlar da Müslüman olarak, Kayseriye’ye dönerler, (bk. E. J. Gibb, A his- j tory of ottoman poetı-y, London, 1905, II, 50) Bu hikâyede dikkate şâyân olan kahramanın bir tüccar olması ve sonradan dinî duygusu galebe çalmış olmasına rağmen, bir kâfir kızma âşık olarak, dinini bırakabilmesidir. Daha sonra teşekkül etmiş olan ve vak’ası İstanbul’da geçen halk hikâyelerinde kahramanlar umumiyetle tüccar veya tüccar-zadedirler ve onlarda artık dinî duygu değil, zevk ve eğlence bahis mevzuudur, Vak'ası Murad IV. devrinde geçen Hançerli Hanım hikâyesinde. (Selâmi Münir, Hançerli hanım, İstanbul, 1937) Bedestenli Halil Efendi adında zengin bir adam vardır; ölünce oğluna büyük bir miras kalır. Kötü niyetli  dalkavuklar delikanlının etrafını sararlar ve onu, eğlendirmek için, İstanbul’un meşhur meyhâne ve mesirelerinde dolaştırır, kumara ve içkiye alıştırırlar. Hikâyenin genç kahramanı Süleyman Bey batakhaneler ile dolu olan İstanbul’da Hançerli Hanım adında bir aşüftenin tuzağına düşer ve onun kölesi olur. Vak’ası yine Murad IV. devrinde geçen Tayyar-zade hikâyesinde (Hikâye-i Tayyar-zade, İstanbul, 1289) zengin bir adam tarafından himaye edilen genç ve güzel bir delikanlı bir gün, hile ile çok zengin, fakat çok çirkin bir kadın olan Gevher Hanım’ın sarayına sokulur ve orada hapsedilir. Ancak bin-bir maceradan sonra, Murad IV.’ın müdahalesi ile, bu batakhaneden kurtulur. Vak’a- sı İstanbul’da geçen daha bir çok halk hikâyesi vardır. Bunlarda İstanbul umumiyetle servet ile sefâhatin, güzellik ile ahlâksızlığın birleştiği bir yer olarak görülür. Vak’aları İsfahan, Kandehar, Tebriz, Horasan, Erzincan gibi şark diyarlarında geçen halk hikâyelerinde (bk. Otto Spiess Türk halk hikâyeleri trc. Behçet Gönül, İstanbul 1941) aşkı çok mefkûreleştirilmiş olduğu halde, vak’aları İstanbul’da geçen halk hikâyelerinde çapkınlık, şehvet, para ve mal ihtirası hakimdir. Bazı halk masallarında da İstanbul saf genç kız veya delikanlıların aldatıldığı bir muhit olarak görülür, (bk. Naki Tezel, İstanbul masalları İstanbul, 1938: İki kız kardeş ve Bedestenli Mustafa efendi.)
 
Halk edebiyatı sahasında İstanbul’u en iyi aksettiren eser Karagöz’dür. Evliya Çelebi’nin «üç yüz pâre taklidi» olduğunu söylediği «hayal-i zıll»da İstanbul her cephesi ile görünür. Başlangıçta şiir ve mesnevi gibi dinî ve hamasî bir mahiyet taşıyan Karagöz, İstanbul’a gelince, tamamıyla değişmiş, bu imparatorluk merkezinin renkli ve kozmopolit hayatını aksettiren gerçekçi ve hicviyeci bir hüviyet kazanmıştır, (bk. Sabri Esat Siyavuşgil, İstanbul,da Karagöz ve Karagöz’de İstanbul, İstanbul, 1938; ayn. mil…, Karagöz, psikososyolojik bir deneme, İstanbul, 1941; Helmut Ritter, Karagös, türkische Sshattenspiel, Wiesbaden, 1953)
 
Karagöz perdesinde görünen bütün tipler, başta Karagöz ve Hacivat olmak üzere, Çelebi, Zenne, Tiryaki, Beberuhi, Sarhoş, Külhanbeyi tipleri Türk mahallesinden alındığı gibi, arap, acem, arnavud, yahudi, ermeni, tatlısu frengi vb. gibi tipler de İstanbulluların yakından tanıdıkları çehrelerdir. Oyunların mevzular’da cahil halkın bâtıl inançları, Hamamda bir devir ve ilgilidir: Ağalıkta, Esirpazarı’nda köle ve cariye alımsatımı, büyük evlenme’de İstanbul’un muhteşem düğünleri, Cazular’da cahil halkın batıl inançları, Hamamda bir devir ve çevrenin bozuk ahlâkı, Ormanda sur dışına çıkılınca, karşılaşılan tehlikeler, baskında eski Türk cemiyetinin meşhur bir örf ve âdeti, bahçede İstanbul mesireleri, cambazlarda bir loncanın merasimleri, Salıncak’ta bayram yeri, Tahmis’te Tahtakale kahve döğüşleri vb. perdeye aksettirilmiştir.
 
Karagöz’de, kendisini konuşma, nezaket ve davranış bakımından en üstün ölçü olarak kabul eden şehirli Türkün alay ve mizahı vardır. Karagöz ile beraber eski Türk halk temaşa san’atının ikinci mühim kolu olan orta oyununda tipler ve vak’alar İstanbul hayatında alınmıştır, (bk. Selim Nühzet Gerçek, Türk te- mâşâsı, İstanbul, 1942)
 
Fetihten sonra İstanbul’a yerleştirilen ve daha sonra gelen Türk halkı ile beraber halk kültür ve edebiyatı da İstanbul’a gelmiş, fakat bu yeni muhitte o da mahiyetini bir hayli
değiştirmiştir. İstanbul’da halk şairlerinin yaşadıkları ve sanatlarını icra ettikleri yerler, kahvehaneler, meyhaneler, konaklar ve saraylar idi. Buralarda köy ve kasaba çevresinden başka türlü bir hayat yaşanmakta idi. Evliya Çelebi’nin kendi zamanında sayılarının 300 nefer olduğunu söylediği sâzen- degâh ve çögürcüyân (Seyahatname, I, 639) sazlan ile geçinemedikleri için, tulumbacı, kayıkçı, bekçi olmuşlar, ilhamlarını da, pek tabiî olarak, yeni çevrelerinden almışlardır.
 
II. meşrutiyet devrine kadar devam eden ve İstanbul’un her semtinde bulunan semaî kahvelerinde pek çok halk şairi yaşamıştır. Bunlar şiirlerinde İstanbul’da vukua gelen yangınları, baskınları, zelzeleleri ve günlük hayat sahnelerini tasvir etmişlerdir. (Osman Cemal Kaygılı, İstanbul’da Semâi kahveleri ve meydan şâirleri, İstanbul, 1937; T. Alangu, Çalgılı kahvelerde külhanbey edebiyatı, İstanbul, 1943)
 
İstanbul bekçilerinin ramazanlarda söylediği destanlar, esnaf, çarşı ve mahalle hayatını aksettirmeleri bakımından, bilhassa dikkate şayandır. Karagöz’den sonra eski İstanbul’u en iyi canlandıran örnekler bunlardır denilebilir. Bedesten, Saraçhane ve Simkeş- ha’neden bahseden destanlarda buralarda çalışan ustalar, kalfalar ve çıraklar medholunuyor. Bekçi destanları arasında Kızkulesi’ni İstanbul yalılarını, Eyüp’ü Ayasofya’yı tasvir edenler bulunduğu gibi, araplar, miras-yediler, tembeller ve sıbyanlar ile alay eden şiirler de vardır. (Muhtar Yahyaoğlu, İstanbul mahalle bekçilerinin destan ve mâni katarları, İstanbul 1948; M. Naci Kum, Bckçibaba destanı, Türk folklor araştırmaları dergisi, 1951, nr. 19-23)
 
Meşhur halk şairlerinden bazıları da İstanbul’u öğen şiirler yazmışlardır. Aşık Ömer, 17 kıt’alık bir destanında, İstanbul’un muhtelif semtlerini zikrederek hususiyetini belirtir. (Sa’deddin Niizhet Ergun, Âşık Ömer Hayatı ve şiirleri, İstanbul «1936»)
 
Aynı şair İstanbul üzerine, arûz vezni ile, üç murabba daha yazmıştır. XVIII yüzyılda yaşamış halk şâirlerinden Abdi’nin İstanbul'a hasretini anlatan bir çok şiiri vardır. (M. Naci Kula, Şâir Abdi ve Güzel İstanbul, Yeni türk mecmuası, 1936, sayı 38, sayfa 70-74) İspartalı Seyranî, 30 kıt’alık bir destan ile vak’a-i hayriyeyi hikâye eder. (Fuat Köprülü, Türk saz şairleri, İstanbul, 1940, 508-512)
 
Ahmed isimli bir halk şairinin Sultan Abdülmecid Han zamanında basılmış Dâsitan-ı medhiye-i İstanbul adında bir şiiri vardır. (Ömer Faruk Akün, Abdülhak Hâmid’in merkad-i Fâtihi ziyâret manzumesi ve içindeki görüşler, Türk dili ve edebiyatı dergisi, 1956 VII, 77) Abdülaziz devrinde, saraydaki âşık meclislerine riyaset eden Beşiktaş’tı Gedâî de İstanbul’da yaşanılan hayatı, ahlâkî bozuklukları anlatan destanlar ve semâiler söylemiştir. (S. N. Ergun Beşiktaşlı Gedâî, İstanbul, 1933)
Ayrıca, yine Abdülaziz devrinde, Ahmed adlı bir halk şâirinin İstanbul’a dâir bazı manzumeleri hakkında bk. M. Zeki Oral, İstanbul destanları, İstanbul Enstitüsü dergisi, 1956, IV, 191-197. Burada ayrı ayrı zikri mümkün olmayan diğer halk edebiyatı ve folklor malzemesi için bk. M. İ. Başgöz İstanbul folkloru üzerinde bir bibliyografya denemesi, İstanbul Enstitüsü dergisi. 1955, 1, 67—86.
 
MEHMET KAPLAN
Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir

Önceki yazıyı okuyun:
Tevfik FİKRET – FERDA ŞİİRİ VE İNCELEMESİ

FERDA   Ferdâ senin: senin bu yenilik, bu inkılap. Her şey senin değil mi ki zâten?  Sen, ey gençlik Ey...

Kapat