DİĞER İÇERİKLER

Türk Mitolojisi

Ana Sayfa » MATERYALLER » MİTOLOJİ » Türk Mitolojisi
Sitemize 14 Ağustos 2014 tarihinde eklenmiş ve 332 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

Sözcük anlamı "efsane bilimi"olan mitoloji ilkel insanların ve insan üstü varlıkların başından geçen masalsı olayların incelenip anlatılmasıdır. Eski çağlarda yaşamış olan insanların doğa olaylarına, sosyal ilişkilerine, dini inanışlarına bakış açılarının yorumlanmasıdır.

 

Mitoloji ile destanı karıştırmamak gerekir. Destanların temeli tarihi gerçeklerden alınmıştır. Destanlardaki olağanüstü ve hayal ürünü ögeleri çıkardığımızda ortada kalan kısımlar gerçek tarihi yansıtır. Ancak mitlerde gerçeklik söz konusu değildir. Mitler tamamen insanın hayal ürünü oluşturdukları hikayelerdir. 

 

Türk mitolojisinde kurt önemli bir rol oynamaktadır. Türk mitolojisi, tarihi Türk halklarının inanmış oldukları mitolojik bütüne verilen isimdir. Eski efsaneler, Türk halklarının eski ortak inancı Tengricilikten öğeler taşır. Bunların bazıları sonradan İslami öğeler ile değiştirilmiştir.

 

Türk mitolojisi, birçok araştırmacıya göre aynı Tengricilikte de olduğu gibi tektanrıcı bir temelden, zamanla çoktanrıcı bir biçime doğru gelişmiştir. Ayrıca tarihi Türk halklarının temasa geldikleri Zerdüştlük, Mani dini ve Budizm'de Türklerin mitolojisinde izler bırakmıştır. Bu yüzden genel bir tanım olan Türk mitolojisine, halkların çeşitliliği ve inançtaki farklı unsurlar göz önünde tutulursa Türk Mitolojileri demek daha doğru olabilir.

 

 

 

 

 En eski kalıntılar: Türk halklarının yazı kullanmaları ancak 6. yüzyıldan sonra başladığı için, Türk mitolojisinin en eski kalıntıları ancak diğer halkların yazılı belgeleriyle kanıtlanabilir. En önemli kanıtlar eski Çin yazılarında bulunur. Örneğin M.Ö. 330 yılından kalan bir yazıda Türk mitolojisinin en önemli efsanelerinden olan Asena efsanesi ile karşılaşılır.

 

 

 Tanınmış destanlar: 

 Asena 

Bilinen en eski Türk efsanesi. Tüm Türk halklarında çeşitli şekilde yaygındır. Efsaneye göre Türkler düşmanları tarafından tamamen yok edilirler. Sadece kolları ve bacakları kesilmiş ufak bir erkek çocuk hayatta kalır. Tengri'nin gönderdiği kutsal bir dişi kurt çocuğu besler büyütür ve korur. Kurt çocuktan gebe kalır ve on yavru doğurur. Bu on çocuk gelecek Türk toplulukların hükümdarlarıdır.

 

 

 Ergenekon destanı 

Türkler büyük bir yenilgiye uğradıktan sonra çadırlarını toplayıp göç ederler. Tengri'nin gönderdiği kutsal bir kurt Türklere kılavuzluk eder ve onları verimli toprakları olan, etrafı dağlarla çevrili büyük bir ovaya götürür. Birkaç kuşak sonra Türkler bu ovaya sığmaz olurlar. Bu kez bir kurt onlara etraflarını çeviren dağlardan birisinin madenden oluştuğunu gösterir ve demirciler bu dağı eritirler. Halk ovadan çıkar ve tekrar bozkırların egemenliğini ele geçirdiklerini tüm bozkır halklarına duyururlar. Bu güne nevruz adı verilir.

 

 

 Oğuz Destanı 

Bu destan bir Türk kağanı olan Oğuz'un hikâyelerini anlatır. Doğumundan ölümüne, ve devleti oğullarına pay edişine kadar geçen destanda, Oğuz'un eşleriyle tanışması, oğullarının doğumu, savaşlar da bulunmaktadır.

 

 

 Manas Destanı 

Türk Edebiyat Tarihinin en uzun destanı olan Manas Destanında, daha küçük yaştan kahraman olacağı bilinen Kırgız Manas'ın hikâyesi anlatılmaktadır. Manasın dostları tarafından ihanete uğratılıp öldürüldüğü söylenir. Mezarı başında ağlayan hayvanlar Manas'a ağıt yakarlar ve Göktanrı acıyarak Manas'ı diriltir. Manas da kendisine ihanet eden dostlarının peşine düşer.

 

 

 

Kırk Kız

Ağacın Çocukları

 

 Yaradılış efsaneleri

 

 Kabile'nin türeyişini anlatan efsaneler  Türk mitolojisinin en mühim özelliklerinden birisi her kabilenin, ne kadar ufak da olsa şahsi bir türeyiş efsanesine sahip olmasıdır. Örneğin Oğuzname'de her sözü edilen kabilenin ilk önce türeyiş efsanesi anlatılır.

 

En önemli ve en tanınmış efsane Türklerin ortak türeyiş efsanesidir. Bu efsane neredeyse her Türk topluluğunda tanılır, ve en eski Türk hükümdarlarının Göktanrı'nın gönderdiği bir kurt ile çiftleşmesinden türediğini anlatır. Bazı verziyonlarda bir dişi kurtun en son Türk olarak kalmış bir erkek çocuğu ile, diğer versiyonlarda ise Göktanrı'nın bir erkek kurt kılığında hükümdarın kızı ile çiftleştiği anlatılır.

 

Diğer iyi tanılan bir türeyiş efsanesi Kırgız halkının türeyiş efsanesidir. Bu efsaneye göre kutsal bir gölün suyundan gebe kalan kırk kız ilk kırgızları oluşturur.

 

 

 

 Avcı Bineger 

 Avrupa'da Türk Mitolojisinin izleri  Avrupaya göç etmiş olan antik Türk halklarından dolayı, Avrupada'da Türk mitolojisinin izlerini bulmak mümkündür. Özellikle Hunlar ve Ön bulgarlar destanlara konu olmuşlardır. Alman mitolojisinin en tanınmış destanı Hunlara ve ejderhalara karşı savaşan alman kahraman Siegfried'in destanı'dır(Niebelungenlied). Bu destan da Atilla'nın adı "Etzel"'dir.

 

Ön bulgarların (Türk bulgarlar) balkan'a getirmiş olan Han Asparuh'un (İşbara Han) destanını Bulgaristan'da henüz birinci sınıfta her bulgar çocuğu ezbere bilir. Ayrıca yine Ön bulgarların getirmiş oldukları ilkbahar bayramı "Mart enizi" (Mart annesi)'nde ilkokul çocukları Han Asparuh destanının bazı bölümlerini canlandırırlar. Canlandırılan bölümde, Han Asparuh ilk Bulgar devletini kurmuş ve bunu kutlamak için Göktanrı Tangra'ya (Tengri) adak vermek ister. Adak vermeden önce bir demet Dereotu'nu kutsal ateşte yakması gerekir ama hiçbiryerde Dereotu bulamaz. Bu yüzden çok üzülür. Çok uzaklarda Volga kıyılarında kalmış olan kızkardeşi Asparuh'un derdini hisseder ve bir şahin'in ayağına bir demet Dereotu bağlayıp gönderir.

 

Macarlarda da çok uzun bir Atilla destanı bulunur. Bu destanın en eski kalıntıları bir manastırda muhafaza edilmiş ve Osmanlıların saldırısında Osmanlılar tarafından tamamen yakılmışdır. Sonradan hafızada kalanlarla tekrar yeniden yazılmıştır.

 

Anadolu Türklerinin Mitolojisi

Türklerin 10'ncu yüzyıldan itibaren Anadolu'ya akın etmeleri sırasında Orta Asya'dan birçok destanlar ve hikâyelerde getirmişlerdir. 11'nci yüzyılda Akkoyunlu devletinde, Orta Asya'dan yeni gelmiş Türk boylarının anlattıkları hikâyeler tanılmayan bir yazar tarafından "Dede korkut masalları" olarak kaleme alınmışdır. Ama Türklerin Anadolu'ya gelmelerinden önce de burada çok renkli mitler bulunmaktadır. Bu mitler Anadolu Türklerinin mitolojisinde de izlerini bırakmıştır.

 

Örneğin Pamukkale hakkında eski bir Yunan efsanesi günümüze kadar hala anlatılmaktadır. Bu efsaneye göre çirkin bir kız dışlanmaktan usanmıştır ve hayatına son vermek ister. Pamukkale'nin teraslarından kendini aşağıya atar ve içi kaynak suyu dolu bir terasın içine düşer. Ava çıkmış bir prens bu olayı görür ve hemen oraya koşar. Bir bakar ki kollarında kendine gelen kız adeta bir dünyalar güzeli. Meğer Pamukkalenin şifalı kaynak suyu kızı güzelleştirmiş. Sonra ikisi evlenir ve mutlu olurlar.

 

 

 Dede Korkut hikâyeleri  Dresden yazması kısa bir giriş ve 12 öyküden oluşur. Öyküler sırasıyla:

 

Dirse Han Oğlu Boğaç Han

Salur Kazan'ın Evi Yağmalanması

Kam Büre Bey Oğlu Bamsı Beyrek

Kazan Bey Oğlu Uruz'un Tutsak Olması

Duha Koca Oğlu Deli Dumrul

Kanlı Koca Oğlu Kanturalı

Kazılık Koca Oğlu Yegenek

Basat'ın Tepegöz'ü Öldürmesi

Begin Oğlu Emren

Uşun Koca Oğlu Segrek

Salur Kazanın Tutsak Olup Oğlu Uruz'un Çıkarması

İç Oğuz'a Taş Oğuz Asi Olup Beyrek Öldüğü

Vatikan yazmasında kısa bir giriş ve altı öykü vardır:

 

Hikayet-i Han Oğlu Boğaç Han

Hikayet-i Bamsı Beyrek

Hikayet-i Salur Kazan'ın Evi Yağmalanduğudur

Hikayet-i Kazan Begün Oğlu Uruz Han Tutsak Olduğudur

Hikayet-i Kazılık Koca Oğlu Yegenek Bey

Hikayet-i Taş Oğuz İç Oğuz'a Asi Olup Beyrek Vefatı

 

Osmanlılarda Mitoloji

Osmanlıların en mühim efsanesi, imparatorluğun kurulmasından önce Osman beyin bir rüya görmesi ve bu rüyayı bir şeyh tarafından açıklatması, anlatılan efsanedir. Şeyh, Osman beyin gördüğü rüyanın onun bir cihan devleti kuracağına alamet olduğunu açıklar ve bu rüya gerçek olur.

 

 

YER VE YERALTI

"Yukarıda Mavi Gök, "

Aşağıda Yağız Yer "Yaratıldığında,…"

                               Göktürk Yazıtları

1. TÜRKLERDE, "YERE", "KARA" VE "KARAYER" ANLAYIŞLARI

 

"Yer" sözü, eski türkçede de tıpkı Avrupa dillerinde olduğu gibi, toprak, bölge, dünya yuvarlağı ile yeryüzü anlamına gelirdi. Çindeki "Ti" sözü de, "Yer" in ifade ettiği bütün anlamları kendinde toplardı. Yer, maddî yönü ile bir topraktı. Anadolu Türklerinin deyimi ile "Kara toprak". Bizi besleyen, ama sonunda da, yine bizi sinesinde saracak olan toprak. Bu sebeple eski Türkler "mezara" da "yerçün" yani "yerci" demişlerdi. "yere batmak", "yere bat!" yani "Kaybolmak", "yok ol" sözleri de, hep bu büyük sonla ilgili deyimlerdi.

 

Yer sözünün ikinci anlamı da arazî, toprak, bölge, diyar, memleket, kara ve nihayet, yer dediğimiz şeylerdi. Fransızlar buna "la terre", Almanlar "das Land" derler. Eski türkçede bu deyimin içtimaî anlamları da vardı. Eski Türkler zaman zaman "Yurt, il ve vatana" da yer derlerdi. Onlara göre "hemşehri", bir yerdeş idi. Yerli ve yurtdaş da, bu eski deyimin nihayet bir devamından başka bir şey değildi. Su ile ilgisi olmayan toprak parçalarına, bugün niçin "kara" dediğimiz üzerinde durmayacağız. Ama şunu da söyleyelim ki, yalnız biz de değil; Ortaasya ve Sibirya Türklerinde bile, yere hep "kara yer" denirdi. Yere, kara denmesi de, yalnızca Anadoluda başlamış değildir. Ortaasyalı çok eski bir Türk şairi şöyle diyor

 

"Ediz arştın, altın karaga tegi"

 

"En yüksekteki gökten, en aşağıdaki yere kadar". Göğün özelliği yücelik (edizlik), yerin ise aşağılık, en altlık, (altın) idi. Bu suretle kâinatta "dikine olarak iki uç" vardı. "Yukarıda gök ve aşağıda ise kara", yani yer vardı. Bu örneklerden de açık olarak görebiliyoruz ki, eski Türkler yere, yalnızca "kara" demekle de yetinebiliyorlardı. Yerin rengi üzerinde, diğer bölümlerimizde duracağız. Yalnız, yere "kara" diyerek geçen Karacaoğlanın şu şiirini de almadan geçemeyeceğiz:

 

"Evvel sen de yücelerden uçardın,

"Şimdi enginlere indin mi gönül?

"Derya, deniz, dağ, taş demez geçerdin,

"Karada menzilin, adın mı gönül?

 

Yerin de tabiî olarak türlü türlü çeşitleri vardı. Eski türkçede, türlü yerler için, çeşit çeşit deyimler söylenirdi. Ağaçsız yerlere, "ak yer", çöllere "çölig yer", ormanlık bölgelere de "bükli yer" v.s. denirdi. Bugün Anadoluda'da, küçük orman parçalarına "bük" denir. Eski Türkler, kılavuzlara da "yerçi" demişlerdi. Çünkü kılavuz, yeri ve bölgeyi tanıyan, yol açan ve yer hakkında bilgi veren bir kimse idi. Savaşçı Türklerde "Kılavuzluk", çok önemli bir meslekti.

 

2. "TÜRK YERİNİ VE SUYUNU", RUHLAR İLE TANRI KORUYOR

 

"Kutsal yerler ile bölgeler" de, Türk düşünce tarihinin en önemli kısımlarını teşkil ederler. Türklere göre bazı yerler, Kâbe toprağı gibi kutsal yerlerdi. Türklerin düşürce düzenine göre bu yerler, yalnızca coğrafya anlamında bir bölge değil idiler. Bu yerlerin yeri v suyu, kutsal ruhlar tarafından temsil ediliyor ve korunuyordu. Bugünkü türkçemizde, "yer" dendiği zaman, toprağı ve içinde akan suları ile birlikte, bir arazi parçası hatırımıza gelir. Bu anlayış. Eski Türklerde de vardı. Fakat yer, "toprak" anlamında kullanılınca, o zaman durum değişiyordu. Çünkü yer, yani toprak ayrı; sular ise, ayrı kutsallıklara sahip idiler. "Yeri ve suyu koruyan ruhlar" da, yine ayrı ruhlar idiler. Bu sebeple eski Türk yazıtları, Türk milletinin bir yere konduklarını söylemek isterlerken, "o yerin, yerine suyun kondular", şeklinde bir afade kullanırlardı. Meselâ aynı anlama gelen, "Yerin-gerü, subıngaru konadı" deyimi, bunun en açık bir örneğidir. "Yerin, yani toprak ile suyun ruhları, yalnız kendine konan Türk milletinin koruyucu melekleri değil; Türk milletini idare eden Türk kağanlarının da başarı ve kutvericileri idiler".

 

"Yer bütünü ile, tıpkı gök gibi, kutsal ve ayrı bir bütündü. Yerde, Türk milletinin töresi ve ictimaî düzeni, yer ile göğün isteğine göre kurulmuştu. Devlet içinde bir karışıklık veya bir isyanın meydana gelmesi, yer ile göğün isteğine aykırı idi". Bu sebeple Türk Kağanları, isyan eden âsileri mızraktan geçirdiklerini söylerler iken, bunun "yer ile gök tarafından emredildiğini" söylemeği de ihmal etmezlerdi. Meşhur Uygur hükûmdarı Bayançur Kağan, bu isyanları nasıl bastırdığını anlatırken şöyle diyordu:

 

"Kulum, künim budunıg, Tengri Yir ayu birti, anda sançdım!": "Kölem ve cariyem olan bu budunu, Gök ile Yer emrettiği için, orada mızrakladım!". Kuzey Altaylarda oturan Türklerin efsane ve masallarında da böyle deyimlere rastlayabiliyoruz. Meselâ iki savaşçı karşılaşınca birbirlerine: "Ne göğe ve ne de yere dua et!" derlerdi. Yani bununla da "Seni, benim elimden hiç kimse kurtaramaz", demek isterlerdi. Bu metinlerde yer ile gök, tıpkı kutsal birer eş gibi görünürlerdi.

 

"Gök ile yerin düzeni", devlet ile içtimaî hayat düzeninin de bir sembolü gibi idi. Onlara göre, "Gökle yer bir düzen içinde bulunurlarsa, budun ve devlet de, düzen ve asayiş içinde yaşardı". Bilge Kağan'ın yazıtında, Dokuz Oğuz kavminin kendi budunu olduğundan bahsediliyor ve "Tengri yir bulgakın üçün", yani "Gökle yerin karışması sebebi ile" kendilerine düşman olduğundan söz açılıyordu. Yerle gök niçin karışmıştır ve bunun için de, kendi budunu olan Dokuz Oğuz kavmi, Bilge Kağan'a niçin düşman olmuştur" Tabiî olarak, bunun izahı güçtür.

 

3. YERLE GÖK, BERABER YARATILDI

 

"Eski Türkler yerin de, Gökle birlikte yaratılmış olduğuna inanırlardı":

 

"Gökle ilgili bölümümüzde, gerçek ve sonsuz gökten başka, dünyayı bir kubbe gibi kaplayan maddî bir göğün varlığından da söz açmıştık. Göktürk yazıtlarında, "Yukarıda mavi gök ve aşağıda yağız yer yaratıldığı zaman" şeklinde söylenen meşhur giriş, hafızamızdadır. Az önce Kutadgu Bilig'den aldığımız bir şiir de, yine buna benser bir ifade görmüştük. Kutadgu-Bilig elbetteki, kuvvetli bir şekilde, İslâmiyetin tesirleri altına girmişti. Buna rağmen, eski Türk dilinde ve edebiyatında kullanılan deyimler kaybolmamış ve o çağda da devam edegelmişti. Meselâ Göktürk yazıtları göğün yüksekliği için "Üze" sıfatını kullanırlardı. Kutadgu-Bilig de ise, bu sıfatın yerine, yine aynı anlamdaki "Ediz" sözü geçmişti. Göktürkler, yerin kainattaki yerini göstermek için "asra" deyimini kullanıyorlardı. Eski türkçede as sözü, "aşağı" demektir. Göktürkler, yere asra (= as-ra) demekle de, aşağıya doğru bir yön göstermiş oluyorlardı. Türkçedeki asra sözünün manasını daha iyi anlayabilmek için, buna örnek olarak başka bir deyimi de gösterelim. Meselâ eski ve yeni türkçede song, yani "son" sözü; sonuy, yani belirli ve tayin edilmiş bir son ucu (terminus) gösteriyordu. Son sözüne bir yön eki takarak, sonra (= son-ra) dediğimiz zaman, durum değişiyor ve söz, kendi kendine iki ayrı anlam ifade etmeğe başlıyordu. Bu anlamlardan birincisi, sona doğru bir gidiştir; diğeri de son denen noktadan, sonsuzluğa kadar uzanan bir mesafedir. Kanaatımıza göre Göktürkler, "asra yağız yir" derler iken, yalnızca "aşağıda yağız yer" demiyorlardı. Yeryüzünde, karanlık sonsuzluklara kadar gider "yer ve yer altı dünyası" da, bu anlamın içine giriyordu.

 

5. YERYÜZÜ VE YERKABUĞU

 

"Türklere göre yeryüzü ve yer kabuğu":

 

Eski ve yeni türkçemizde "yer", bir "kumaşın veya başka bir şeyin yüzü" için de söylenirdi. Meselâ eski Türkler, "yeşil yüzlü ipekli kumaş" için, "yeşil yerlig barçın" derlerdi. Eski Türklerin "Yeryüzü" için kullandıkları en önemli deyim ise, "yer kırtışı" dır. Kaşgarlı Mahmud'un sözlüğünde "kırtış" yalnızca "yer" sözü ile beraber geçerdi. Uygurlar ise, bu söze daha geniş bir anlam verirlerdi. Meselâ, "insan yüzü" ile başka şeylerin yüzüne de, "kırtış" derlerdi. Aslında ise "yer kırtışı", dünyanın dış kabuğu veya yüzü olmalıydı. Bu deyimi bugünkü Ortaasya Türk lehçeleri ile karşılaştıracak olursak, esas anlamına daha iyi anlamış oluruz. Meselâ Kırgızlar, "yerin sathına" veya "yer kabuğuna" "cerdin kırtışı" derlerdi. Saban girmemiş, yaban yerlere de "kırtıştuu cer", "kırtışlı, kabuklu yer" adını verirlerdi. Bunadan da anlaşılıyor ki, "Bir yer, sabanla çizildikten sonra, o yerin bekâreti ve orijinal kabuğu kalmıyor ve Allahın yarattığı yeryüzü de bozulmuş oluyordu".

 

6. TÜRKLER VE "YERİN RENGİ"

 

Bundan önceki bölümlerimizde yere yalnızca "kara" dendiği söylenmiş ve bununla ilgili olarak, Ortaasya ve Anadolu edebiyatından örnekler vermiştik. "Kara toprak" deyimi, Osmanlılarda olduğu kadar Kırgız Türklerinin edebiyatında ve Çağatay lehçesinde de çok yaygındır. Özbekler, buna "kara tofrak" derlerdi. Rengi kara olan topraklarla beraber, manevî anlamda toprağa ve "mezara" da böyle denirdi. Ali Şir Nevaî, "cansız cisimden hiçbir şey hasıl olmaz; o, gülsüz bir kara toprak gibidir", diyor. "Gülsüz kara toprak da, ay ışığı olmayan karanlık bir gece gibidir":

 

"Cismdin cansız ne hasıl, ey Müselmanlar kim ol,

"Bir kara tofrag tegdür, kim gülü reyhanı yok!

"Bir kara tofrak kim yoktur gülü reyhan ana,

"Ol karangu gece tegdür, kim mehi tâbanı yok!"

                                               Ali Şir Nevaî

 

7. YER ALTI DÜNYASI

 

"Yer Ana adlı ruh, yerin ve toprağın sahibi gibi idi":

 

Yer altı ne kadar derinde ve nerelere kadar giderdi. Bunu o çağda kimse bilmezdi. Ama Türklerin de bir düşüncesi vardı. Bunun için, Türk kültürünün en eski şekline sahip olan Yakut Türkleri, dünyaya "Dipsiz dünya" demişlerdi. Yakutlar, "Yer ve toprağı bir ana, tıpkı güçlü ve kutsal bir kadın gibi" düşünmüşlerdi. Bu sebeple Yakut şiirlerinde toprağın adı geçtikçe, toprağa hep "Ana Toprak" dendiği görülüyordu. "Ana Toprak" deyimi, "Kâinat ruhunun" umumi bir adı idi. Bunun için Yakut efsanelerinde sık sık, "Sekiz köşeli Yer-Ana'nın sarı göbeği"nden söz açılırdı. Bazan da yerin göbeği,"Yer-Ana'sının kalkık memesi" olurdu. Her şeye can veren, taşıp ve çoşan kaynak, "Yer Ana"nın kendisinden başka bir şey değildi. "Sekiz ayığ Ana" yani "Sekiz Yaratıcı Ana" gibi, yer ruhlarının çoğu da kadındı, "Yerimi ve toprağımı temsil eden Sekiz Ana'ma, 6 yaşında bir boğa kurban ediyorum" derlerdi. Bu Sekiz Ana'dan başka, diğer Sekiz Yer altı Tanrılarının da adları geçerdi. İyilik gönderen ruhların yanında, insanlara ve hayvanlara hastalık ve felâket gönderen ruhlar da vardı. "Yer altı dünyasının Sekiz Soyu türemiş ve dal budak salmışlar; fakat aralarında bir geçim ve sulh düzeni kuramamışlardı". Bu sebeple, onlardan söz açıldığı zaman, "Yeraltının Sekiz geçimsiz soyu" da denirdi. Tıpkı İslâmiyetin "Eshab-ı Kehf"i gibi bunlara, "Uyuyan Sekiz Sersem Soy" lâkabı da verilirdi. Yakut Türklerinin dininde, yer altı Tanrılarının büyük bir panteonu vardı.

 

Yakut Şamanları zaman zaman şekil değiştirerek yeraltına inip, yer altı dünyasını gezerler ve yukarı çıkınca da ne gördüklerini uzun uzun anlatırlardı. Fakat Yakut dini ile ilgilenen otoritelere göre, Yakut Şamanlarının yer altındaki seyahatları, onlara sonradan girmiş hurafelere göre düzenlenmişti. Yakutların eski ve orijinal Türk dinlerinde bu yoktu. Bununla beraber Altay ve Sibirya'daki türkçe efsanelerde de, yeraltına inen ve orada büyük savaşlara giren kahramanlara rastlamıyor değiliz. "Göklerde hanlığını kurmuş olan Hakan'ın oğlu, göklerle beraber yeraltına da iner ve babasının hanlığını teftiş ederdi". Tabiî olarak, mitoloji ve masal ile, dinlerin dayandığı esas prensipleri birbirinden ayırmak lâzımdır. Gerçi, mitoloji de dinin bir aynasıdır. Fakat mitolojide anlatılan bir çok olay ve âdetler, çoktan unutulmuş ve cemiyet hayatından silinmiş olabilirlerdi.

 

"Yeraltındaki kötü ruhların sembolü, siyah bir tilki idi":

 

Altay mitolojisine göre "Yer altı ruhları", genel olarak "Siyah bir tilki" şeklinde görülürdü. Bu tilki, "Bazan avcıları peşine takarak yerin deliğine götürür ve oradan da yerin altına indirerek, avcı veya bahadırın, başına gelmedik felâket bırakmazdı". Yeraltı Han'ı "Erlik-Han"dı. Bazı Altaylılar ise buna "İrle-Han" derlerdi.

 

8. YER'İN KATLARI

 

"Batı Türklerine göre yer de, yedi kat idi": "Yedi" rakamı, Çin mitolojisinde de büyük bir önem taşıyordu. Fakat İran mitolojisinde bu sayının daha orijinal özellikleri vardır. "Türklerin kutsal sayısı ise dokuzdur". Bugün, İslâmiyet ve İran kültürleri ile, tarih boyunca hiçbir ilgi kurmamış olan Batı Sibirya ve Fin-Ugor kavimlerinde de, gök ve yer katlarının sayıları, yedidir. Bu inanışın İran mitolojisi yolu ile Ortaasya'ya yayılıp yayılmadığını bilmiyoruz. Böyle bir tesir olsa bile, İslâmiyetten ve hatta İsa'dan çok önceleri başlamış bulunması daha muhtemeldi. Eski Ortaasya ve Anadolu Türklerine göre yer, "Yedi kat" idi.

 

OĞUZ KAĞAN VE DİĞER TÜRK DESTANLARINDAKİ MOTİFLER

ÜLGEN: Altay ve Yenisey çevrelerinde kullanılmaktadır. Kayrakan (büyük han) veya Tengere Kayra Han olarak da anılmaktadır. Güney Altay şamanistleri Ülgen'e "kuday" derler. Bazı kamlara göre ise, "Kayrakan" en büyük tanrıdır ve ülgen, kızagan ve mergen bu tanrının oğullarıdır.

 

A.Anohin'e göre ülgen iyilik eden bir varlıktır. Ay ve güneşin ötesinde, yıldızların üstünde yaşar. Onun huzuruna giden yolda yedi, bazı rivayetlere göre dokuz engel vardır. Ülgenin huzuruna giden bu yol ancak erkek şamanlara, ayin yaptıkları zaman açıktır. Bununla birlikte erkek şaman bile ancak beşinci engel olan demir kazık (altın kazık=kutup yıldızı) yıldızına kadar ulaşabilir ve oradan geri döner. Ülgenin sarayı ve altından tahtı vardır. Kendisi insan şeklindedir. Şaman dualarında " ak ayaz", "ayazkan", "şimşekçi", "yıldırımcı", "yaratıcı" (yayuçı) olarak da vasıflandırılır .

 

Ülgen yaradıcı (halik)dır. Bütün varlığı yaradan odur.

 

UMAY: Altaylı kavimlere göre Umay çocukları ve hayvan yavrularını koruyan dişi tanrıdır (tanrıça). Umay ismini Tonyukuk yazıtında şu ifadelerle görüyoruz. "Geri dönelim. Ere nefsini saklamak yektir dedi. Ben (ise) böyle derim! Ben Bilge Tonyukuk Altun ormanını aşarak geldik, İrtiş Irmağı'nı, geçerek geldik. (buraya) gelenler (=düşmanlar) cesur dedi (=demişler); (bizim geldiğimizi ise) duymadılar. Tanrı, Umay kutsal yer, sular (bizim için onlara) gaflet verdi. Neye kaçarız.(Onlar) çok diye niye korkarız. Az[ız] diye niye basılalım. Taarruz edelim dedim. Taarruz ettik, perişan ettik. Ertesi günü çok geldiler�

 

SUYLA: Suyla adı verilen ruh, insanları korur ve yerde bulunur. Gözleri otuz günlük mesafeden görür, at gözlerine benzer. Ay ve güneşin kırıntılarından yaratılmış "suyla"nın görevi insanların hayatında ortaya çıkabilecek değişiklikleri haber vermek ve insanları göz altında bulundurmaktır. Âyin esnasında şaman göklere yahut yer altına giderken "suyla" şamanın yolunu kesen kötü ruhlara müdahale ederek onları kovar, "Yayık" ile birlikte kurbanın canını göklere götürür. Âyin esnasında "suyla" şerefine saçı olarak "rakı" kullanırlar. Karlık adı verilen ruh "suyla"nın en yakın arkadaşıdır.

 

KÖK-BÖRİ: Totem devri yaşayan Türklerin totemi bozkurt, destanlarda hayat ve savaş gücünü temsil eder. Bozkurt, destanlarda Tanrı kurt ,anne kurt, ordular önünde yürüyen kumandan olarak geçer.Türkler bozkurta önce Tanrı diye tapmışlar, sonra kendilerinin bozkurt soyundan geldiklerine, böylelikle birer bozkurt olduklarına inanmışlardır.

 

IŞIK: Bu motif destanların kuruluşunda kutsiyetten kaynaklanan hayat verici bir özelliğe sahiptir.Destanların büyük kahramanları; bu kahramanlara kadınlık ve mukaddes Türk çocuklarına annelik yapan kadınlar ilahî bir ışıktan doğarlar.Şamanist inanca göre yerden on yedi kat göğe doğru gittikçe aydınlanan bir nur âlemi vardır ki bunun on yedinci katında bütün göz kamaştırıcı ışığıyla Türk Tanrısı oturur.Yeryüzünde iyilik yapan ruhlar da bir kuş şeklinde bu nur âlemine uçarlar.

 

RÜYA: Destanın bütününü etkileyen ve destan kahramanlarının hareket alanını belirleyen bir motiftir.Bir mücadele üzerine kurulu destanlarda kazanılacak başarı veya yaşanacak bir felaket düş yoluyla önceden öğrenilir. Kadercilik anlayışı düş motifiyle destanlarda işlenir.

 

AĞAÇ: Destanlarda ağaç motifi üç yönüyle yer alır: Sığınak (Oba), Ana ya da Ata, varlığı, devleti temsil eden sembol.İnsanlığın yaratılışı hakkındaki Türk düşüncesine göre Tanrı, yeryüzündeki dokuz insan cinsini, bu insanlardan önce yarattığı dokuz dallı ağacın gölgesinde barındırmıştır.

 

KIRKLAR:Bu motif, kahramanlar etrafındaki gücü temsil eder.Kırk sayısı bazı eşya ve davranışları sınırlar.Oğuz Kağan�ın kırk günde yürümesi, konuşması gibi.Kırk sayısı görünmez aleminden gelen koruyucu, güç verici kutsiyete erişmiş şahısları da simgeler.

 

AT: At destanlarda önemli bir konuma sahiptir. Bunun temelinde göçebe kültürün yarattığı zorlayıcı koşullar vardır.Ata bir tür dinsel totem özelliği kazandıran şamanist inançtır. At, kahramanın başarıya ulaşmasında en etkin güçtür.Sahibini korur, ona yol gösterir, tehlikelere karşı uyarır.

 

OK-YAY: Destanlarda maden isimlerinin sıkça geçmesi Türklerin savaşçı bir ulus oldukları kadar savaş aracı üretmede de usta olduklarını gösterir.Destanlardaki maden isimleri tamamiyle Türkçe�dir.Bu da Türklerin çok eskiden beri madencilikle uğraştıklarının delilidir.Ok- yay motifi destanlarda sadece savaş aracı olarak geçmemiş,Türk üstünlüğünü ifade etmiş, hukuki bir sembol haline gelmiştir.

 

MAĞARA: Bu motif destanlarda sığınak ve ana karnını temsil eder.Bazen de ilahî buyruğun tebliğ edildiği yer olarak karşımıza çıkar.

 

AK SAKALI İHTİYAR: Destanlarda hakanların akıl danışıp öğüt diledikleri gün görmüş yaşlılar vardır.Derin tecrübeli bu kimseler, geç hakanlara yol ve iz gösterirler.Bu, Türklerin alimlere mukaddes insan gözüyle bakıp ilme değer verdiklerini gösterir.

 

YADA TAŞI: Bu taş destanlarda millî birlik ve bütünlüğü, halkın mutluluğunu ve devletin idealini temsil eder.Bu taş ülkeden çıkarıldığında birlik ve bütünlük bozulur ve kıtlık baş gösterir.

 

KUTSAL IRMAKLAR

"Kanlı suyım, taşkunı oğul!"

                       Dede Korkut

 

1. DÜNYA NEHRİ

 

Kutsal ırmaklar, Türk mitolojisinde çok önemli bir yer tutmuşlardı. Türk kitleleri, büyük devletler kurduktan ve yüksek bir toplum hayatına geçtikten sonra bile, eski kutsal ırmakları unutmamışlardı. Elbetteki yüksek toplum hayatına geçen milletlerde, mitolojinin birçok teferuatu, zihinlerden silinmiş ve unutulmuş olurdu. Meselâ Uygurlar, Orhun ile Selenga nehirlerinin birleştikleri yere, büyük bir önem vermişlerdi. Çünkü onların ataları, bu iki nehrin kavşağında bulunan bir adacıkta, gökten inen bir nurla doğmuş ve türemişlerdi. Diğer yandan, yine Orhun nehrinin kaynaklarını aldığı dağlar ve ormanlar, çok daha önemli sayılmış ve burası yüzyıllarca, birçok imparatorluklara başkentlik etmişti. "Ötügen, Ordu Balıg, Kara-Korum" gibi ünlü başkentlerin hepsi de bu bölgedeydi. Bütün bu bilgileri bir araya toplayınca, Orhun nehrinin yalnızca kaynağının veya birleştiği; döküldüğü yerin değil; tümü ile birlikte, bütün ırmağın kutsal olduğunu kolaylıkla anlayabiliriz. Neden ve niçin kutsal olduğunun incelenmesi de ayrı bir iştir. Fakat yukarıda da söylediğimiz gibi, bu tüm kutsallığın sebepleri, mitoloji belgelerinin kaybolması nedeni ile, karanlık kalmıştır. Bu durum karşısında bile, elimizi ve kolumuzu bağlayarak, böyle bir yetersizliğe karşıdan bakmamız, bizi mazur gösteremez. Bunun için de, "Mukayeseli halk bilgisi" metodlarına baş vurarak, bu nedenleri aydınlatma yoluna gitmemiz gereklidir.

 

2. ÇOŞKUN AKAN SELLER VE TÜRKLER

 

"Büyük kağanlar, çoşkun akan selle doğuyorlar":

 

Sel Türklerin hayal ve hislerinde, daima önemli bir yer tutmuştu. Hatta "Selçuk" adı bile, köklerini "Sel" den alsa gerekti. "Selcik", küçük sele benzeyen bir çocuk!

 

Macarlar, mitoloji bakımından Türk kültür çevresine bağlı idiler. Macarların büyük kralı "Almoş", Macar devletinin kurucusuydu. Annesi, Almoş'a hamile iken, şöyle bir rüya görmüştü: "Gece uyurken, Almoş'un annesinin karnından bir sel boşalmış. Sel, büyümüş ve bütün dünyayı kaplamış". Anne, korku ile uyanmış ve bir Şamana koşmuş. Rüyanın tabirini istemiş. Şaman da ona şöyle demiş: "- Sen bir çocuk doğuracaksım. Bu çocuk büyüyünce, büyük bir hükümdar olacak ve bütün dünyayı egemenliği altına alacaktır!"

 

Gerçi, İran kralı Daryüs'ün doğuşu da, buna benzer bir efsaneye bağlanmıştı. Ama bunun gibi ve buna benzer efsaneler, Türklerde bir tane değildir. Pek çok çeşitli türleri vardır: "Manas-Han'ın hatunu gece uyurken, bir rüya görmüş. Rüyada karnından bir ağaç yeşermiş. Yavaş yavaş büyüyen bu ağaç, bütün dünyayı gölgesi altına almış". Bu da ağaçlı bir efsane türü idi. Böyle efsaneler, Osmanlı devletinde de çoktur.

 

Cengiz-Han'ın öz kabilesinin adı "Kıyan" idi. Cengiz'in torunlarının saraylarında oturup tarih yazan ve sonra da bu tarihi onlara sunarak, büyük hediyeler elde eden tarihçilere göre, "Kıyan sözü, türkçe 'Kayan', yani selden geliyordu". Yine onlara göre, ünlü yiğitlere, "Kıyan Bahadır", yani "Sel gibi güçlü Bahadır" denirdi. Bunlar, halk etimolojisidir. Fakat, bir kavmin inanışlarını yansıtırlar. Zaten, mitoloji incelemelerinin amacı da budur. Çünkü, Cengiz devletinin büyük imparatorları, böyle yazılmasını istiyorlar ve böyle konuşulmasından hoşlanıyorlardı.

 

"İnsanların, kuruyup coşan suları":

 

Bu, her şeye hayat veren bir Tanrı nimeti idi. Bektaşî ve Alevî şairleri ilham alınması ve güdülmesi gereken fikirleri de suya benzetmişlerdi. Şah İsmail'in Hatayî mahlası ile yazdığı şu çok güzel nefesde bunu açık olarak görüyoruz:

 

"Bir boyu boylamak gerek,

"Bir sudan sulanmak gerek,

"Bir dili söylemek gerek,

"Feriştehler bilmez ola!"

                       Hatayî

 

İnsanların hayat ve talihlerinin, durgunlaşıp canlanması da, suların kuruyup çağlamasına benzetilirdi. Dede Korkut kitabındaki, şu güzel şiir de bunun güzel bir örneğidir:

 

"Aklındılu, görkli suyın,

"Soğulmış idi, çağladı ahır,

"Kaba ağaçda dal budağun,

"Kurumuş idi, yeşerüp, gögerdi ahır!"

                               Dede Korkut

 

Çağlayan sular ve akıntılı seller, Türk mitolojisinin en önemli konuları ve motifleri idiler.

Bektaşî şairleri ise, Yunus'un ifadesini daha basitleştirirler. Âşık Hasan'ın aşağıdaki şu şiirinde "Çoşkun akan sel" deyimini görüp de, Macar Kralı "Almos"un doğuş efsanesi ile, Cengiz Han'ın kabilesi "Kıyan" veya "Kıyat" boyunu hatırlamamanın imkânı yoktur:

 

"Erlik midir eri yormak,

"Irak yoldan haber sormak,

 

"Cennetteki ol dört ırmak,

"Çoşkun akan sel bizdendir!"

 

"Çoşkun akan sel" deyimi elbette ki İran ve Arap edebiyatında da çok idi. Fakat bu, Türklerin de his ve düşüncelerini kaplayan, en önemli mitoloji motiflerinden biri idi. Buradaki türkçe ifade, bizi çok gerilere götürüyor. Biz bu şiiri okurken fikre değil; türkçenin akışına, deyimlerine ve sözlerine önem veriyoruz.

 

3. KUTSAL IRMAKLAR

 

"Kutsal ırmaklardan yardım dileyenler":

Onan ve Kerülen nehirlerinin, Cengiz-Han'ın hayatı ile Moğol İmparatorluğunun büyük tören ve kurultaylarındaki, önemini çok iyi biliyoruz. Cengiz-Han'ın, Kereyit Hükûmdarı Ong-Han'a mağlûp olmasından sonra, "Balcuna" adlı nehre nasıl sığındığı ve bu nehirden su içerek, arkadaşları ile birlikte ne şekilde yemin ettikleri, tarihin meşhur olaylarından biridir. Bu sebepten dolayı "Balcuna" nehri, şimdi bile mukaddes sayılan ve üzerinde mabetler yapılan bir yerdir. Bundan önce de, aynı bölge halkı arasında kutsal sayılıyor ve Balcuna ırmağına saygı gösteriliyordu.

 

"Kutsal ırmaklar ve ırmak Tanrıları":

 

Biliyoruz ki Kimek ve Kıpçak Türkleri, Altay dağlarının batısı ile Güney Rusya içlerine kadar uzanıyorlardı. İrtiş ırmağı da bu Türk kavimleri arasında büyük bir saygı görüyor ve âdeta ona, Tanrı gibi tapınılıyordu.

 

Önce Sibirya'da türkçe konuşan kavimlerin, Lena ve Yenisey nehirleri hakkındaki düşüncelerinin inceleyim. Bundan sonra, daha aydınlanıp ve daha ferahlamış olacağız. Bu nehirler, bir kıt'ayı baştan başa kesip geçen, büyük ırmaklardır. Bu sebeple Yakut'lar ve diğer Türkler, " Bu ırmakların kaynağını, dünyanın başlangıcı ve denize döküldükleri yerleri de, sonu olarak kabul ederlerdi. (Sibirya efsanelerine göre), bu nehirlerin kaynağı, cennette idi. Yani onlara göre, bunlar, kaynaklarını cennetten alan, gökten inen ve bir süre yeryüzünde aktıktan sonra, denize dökülerek, yer altı dünyasında kaybolan kutsal sulardı." Bu inanış, Ortaasya mitolojilerine hâkim olan, umumî bir prensipti. İşte bundan sonra, Orhun nehrinin kaynaklarının niçin kutsal sayıldığını daha iyi anlayabiliriz. Bu konuya az sonra daha derin olarak girecek ve meseleleri geniş bir şekilde ele almağa çalışacağız.

 

4. IRMAK KAVŞAKLARINDAKİ "KUTSAL ADALAR"

 

Hem Oğuz destanında ve hem de Uygurların menşe efsanesinde, kutsal bir nehir motifine rastlıyoruz. Sonradan, Kıpçak Türklerinin ataları olan ve ağaç koğuğunda doğduğu için de, "Kıpçak" adı olan bir çocuk, iki tarafı çok sarp dağlarla çevrili, bir nehrin ortasındaki bir adacıkta doğmuştu. Esasen bu adacığın, Oğuz-Han'ın hayatında da önemli bir rolü vardı. Oğuz-Han, "İt-Barak" kavmine mağlûp olunca, bu adaya sığınmış ve kendi maneviyatı ile askerlerini yeniden topladıktan sonra, İt-Barak'lara taarruz ederek, onları yenmişti. "Güneş soylu Kırgızların" menşe efsanesinde de, böyle kutsal bir nehir kaynağı vardır. Buna göre, "Güneşle ilgileri olan Kırgızların hükümdar aileleri, büyük nehrin kaynağında oturuyorlardı." Aynı nehre, bütün motifleri ile birlikte "Han-nâme" de de raslıyoruz.

 

Bilindiği üzere Kitanlar, doğudaki Proto- Moğolların en kudretli ve âsil bölümlerinden biri idiler. Hıtay devletini kurarak, Moğollar içinde gerçekten en kudretli ve şerefli bir soy olduklarını ispat etmişler ve Çin tarihinde "Liao" sülâlesi, Önasya tarihinde de Kara- Hıtay devleti ile, adlarını ebedileştirmişlerdi. Aslında Kitanlar 840 dan önce, Uygur devletinin en sadık kölelerinden biri idiler. Devleti kuran hükümdarın karısı, uygur soylularından biri olduğu gibi, aynı devlet içinde ayrı bir orduya ve toprağa da sahipti. Bu sebeple Kitan dininde ve mitolojisinde, Uygur tesirlerini görmek her zaman için mümkündür. İşte bu Kitanların , "Erkek ataları, beyaz bir ata ve hatunu ise, boz bir öküze binmiş olarak nehrin kaynağından aşağıya doğru inmişler ve ırmağın bir kavşağında karşılaşarak evlenmişlerdi."

 

5. KUTSAL IRMAKLAR KAYNAKLARINI "CENNET"TEN ALIYORLAR

 

"Kutsal ırmakların kaynağı olan Cennet denizi":

 

Ortaasya ve Sibirya halkalarının çoğu. Cennetteki bir göl veya denizin sütle dolu olduğuna inanırlardı. Bu sebeple Altay Türkleri bu göle, "Süt-Ak-Köl", yani "Süt gibi Ak Göl" demişlerdi. Tabiî olarak, bu gölün süt ile mi dolu olduğu; yoksa içindeki kutsal suların, süt gibi ak olduklarından dolayı mı bu adın ona verildiği, ayrı bir münakaşa konusudur.

Yakut Türklerine göre, "Gök Tanrısının tahtı, süt gibi ak bir dağ üzerine kurulmuştu. Bu dağın üzerinde de yine süte benzer bir deniz vardı." Bundan da anlaşılıyor ki buradaki "aklık", kutsallığın bir ifadesi ve rengi idi. Altay mitolojisinde ise bu inançlar, dış tesirler dolayısı ile, büsbütün dejenere edilmiş ve değiştirilmişti. Onlara göre, "Hayatın kaynağı Süt-Ak-Köl idi. Ruhlar orada kaynaşır ve insanlara ruh veren Yaratıcı, yani, Yayuçı da, onun yanında otururdu. Yeryüzünde bir çocuk doğacağı zaman, bu gölden bir ruh alınır ve doğacak çocuğa gönderilirdi. Bu göl, Süro adlı bir dağın üzerinde bulunurdu." Bu kutsal dağın adı, Hint mitolojisinden gelmiştir. Fakat aynı Altay mitolojisinde, eski İran tesirleri yok değildir. Meselâ aynı rivayete göre, "Bu kutsal dağın üzerinde, 7 Kudai, yani 7 Tanrı bulunurdu." Kudai veya Kuday sözü de İran'dan gelmiş bir deyimdir. Ayrıca İran mitolojisinde de böyle bir "Gökdenizi" vardır. Eski İran düşüncesine göre, "Göğün en üstünde bir Hayat Ağacı vardı. Onun altında Gök-Denizi ve onun altında da Gök-Dağı bulunurdu. Dünyadaki bütün ırmaklar, kaynaklarını bu Gök-Denizi'nden alırlardı. Bu denize de Ardvisûra denirdi." Ortaasya mitolojisinde Gök veya Cennet denizi motifi, çok yaygın olarak görülürdü. Bunların çoğu da, Ortaasya'ya has özelliklerini kaybetmiş ve türlü şekillere girmiş masallardı. Yarı masal ve yarı efsane şeklindeki şu hikâyenin bir özetini vermeden geçemeyeceğiz:

 

"Bir Hanın kızı varmış gökte yaşarmış bu Han,

"Her yana elçi salmış vermiş dağıtmış ferman.

"Garuda adlı kuştan, demiş, bir kanat bulun,

"Seviniz hiç yoktan, bana bir damat olun!

"Fakir bir avcı varmış, yola çıkmış hemence,

 

6. KUTSAL "IRMAK HANLARI" VE TANRILARI

 

İran kaynakları ise, İrtiş nehrinin Türklerin bir Tanrısı olduğunu söylerler. Aslında ise bu, İranlılara tamamı ile yanlış geçmiş bir haberdir. Kutsal ırmakların, tek ve yüce Tanrının yerine geçmiş olması, pek muhtemel değildir. İrtiş nehri, Türk ve Kilem mitolojisindeki, kutsal şeylerin bir kısmından başka bir şey değildi. Bilindiği üzere Kem ve Yenisey ırmakları, Kırgız Türklerinin en eski yurtları idiler. Göktürk yazıları ile yazılmış olan yazıtlara, diğer yerlere nazaran daha çok ve daha sık rastladığımız bu bölge, Türklüğün meydana geldiği ve geliştiği en önemli bir saha idi. Kem nehri havzasındaki kültür ve inanışlar, en eski ve bozulmamış Türk an'aneleri arasında, önemli bir yer tutarlar. Bu bölgedeki Kırgızlara göre, "Kırgız-Han adlı efsanevi ve Kutsal bir Han, Kem ve Yenisey ırmaklarının zengin ve kudretli bir hanı idi". Öyle anlaşılıyor ki, Kırgızların yayıldıkları ve asırlarca yaşadıkları bu nehir vadisi, onların bir ana vatanı olarak, toplumların kalplerinde yer almış ve bu hisler, mitolojide de kendilerini göstermişlerdi. Kırgızlar, kendi nehirlerinin Hanlığını, başka bir adla adlandırılan, kutsal bir Tanrıya ve ruha vermemişlerdi. Kendi kutsal nehirlerini, yine "Kırgız-Han" adlı bir Tanrının idaresinde görmüşlerdi. Kem ve Yenisey nehirlerinin yakınlarında uzanan büyük Abakan bozkırları, ile Türklüğün kuzey sınırları olmaları, bakımından, çok önemli bölgelerdir. Bu Bozkırların adını, Göktüklerin menşe efsanelerinde de bulabiliyoruz. Bu bakımdan bizimle olan ilgileri açıktır. Bu bölge halklarına göre, "Abakan-Han adlı bir Han varmış ve bu Han'ı otağı da, Abakan nehrinin kaynağında imiş". Abakan ırmağının birçok kaynakları vardır. Fakat bu efsanede önemle anılan kaynak, bugünkü Teles gölünün batısında bulunuyordu. Bu efsaneye göre Abakan Han, ırmağın kenarında oturur ve ırmak ile beraber, onun bütün havzasını hükmederdi. Yine Kırgızlara göre, "Abakan-Han, aynı zamanda bir yağmur Tanrısı idi. İnsanlara yağmur gönderen bir Tanrı olması sebebi ile, kurak mevsimlerde kıra çıkılır ve ona dua edilerek, kurban kesilirdi". Bu efsaneden de açık olarak görülüyor ki, zaman zaman "Su ve ırmak Tanrıları" ile "Yağmur Tanrıları" birleştiriliyor ve su ile ilgili her şeye hükmeden Tanrılar meydana getiriliyordu. Bu Tanrıların, Göktürk yazıtlarında geçen Yer-Su ruhlarından başka şey olmadıkları açık olarak anlaşılmaktadır.

 

Su ve ırmak Tanrılarını Altay panteonunda da görebiliyoruz. Altay Şamanizminde, Talay ve Yayık-Han adlı iki Tanrı vardı ki, bu her ikisi de sularla ilgili Tanrılardı. Tabiî olarak bu küçük Tanrılar, Büyük Tanrı Bay Ülgen'in maiyetinde bulunur ve ona yardım ederlerdi: Talay-Han, (adından anlaşılacağı üzere), bir deniz veya okyanus Hanı idi. Bu Tanrı, kudretli yer Tanrıları arasında dördücü sırayı alırdı. Yayık-Han ise, (yine adından anlaşılacağı üzere), taşan ve kabaran suların Tanrısı idi. Onun evi. 17 denizin birleştiği bir yerde bulunurdu. Yer yüzündeki bütün suların hakimi Yayık-Han idi. Bilindiği üzere Türkler Ural ırmağına da, Yayık derlerdi. Öyle anlaşılıyor ki Talay-Han, Altay Tanrılar panteonuna dışarından gelmiş, yabancı bir Tanrı idi. Türklerin gerçek ve en eski "Irmak Tınrısı"nın, Yayık olması çok daha muhtemeldi. Türklerin taşan sular ve sellerle ilgili inanışlarını ayrı bölümlerimizde incelemiştik.

 

Türk mitolojisinde, "Irmak kenarındaki dağlar da kutsal idiler". Uygurların menşe efsanesindeki kutsal ışık, iki nehrin birleştiği yerdeki bir dağ üzerine düşmüştü. Altay Türklerinin inanışlarında da, bunu görüyoruz. Meselâ Es ırmağının kenarındaki Sakçak dağı ile, Mıras suyu kıyısındaki kara-dağ'lar, böyle kutsal dağlar arasında önemli bir yer tutarlardı. Gelinler, bu dağlara "Kayın babamız" derlerdi.

 

"Hindistan ile İran'da, kutsal ırmak inançları ve Türkler":

 

Kaynağını gökten ve cenneten alan ırmakların başında Gani nehri gelir. Bu inanış, Hint mitolojisinin en önemli konularından birini teşkil eder. Hint mitolojisine göre, "Marvo adlı bir gök gölünün ortasında, Zambu adlı bir hayat ağacı yükseliyor ve bu gölden de dört ırmak çıkarak göğün dört yönüne akıyordu. Bu ırmaklar, gökte yedi kıvrım yaptıktan sonra yere iniyorlardı. Her ırmağın 500 kolu vardı. (Bazı söylentilere göre ise) bu dört ırmak, Gök dağından şelale şeklinde yere düşerlerdi".

 

Bilindiği üzere Kalmuk Moğolları, Budizm ile Hint mitolojisinin çok derin tesirleri altında kalmışlardı. Zaman, zaman bunlarda, Çin mitolojisinin tesirleri de görülmüyor değildi. İşte Çin ve Hint motiflerinin birleştiği bir kalmuk inanışına göre, "Gökteki bir dağ üzerinden, dört tane ırmak çıkarmış. Bu ırmakların çıktıkları her kaya ise, bir hayvan şeklini andırırmış. Bu kayalardan, doğuda bulunan file, güneydeki öküze, batıdaki ata ve bir diğeri de arslana benzermiş". Eski Önasyada da, dört yana akan, dört nehirden söz açılırdı. Hıristiyanlara göre, "Cennetteki dört nehir, (tıpkı Hint mitolojisinde olduğu gibi) kaynaklarını Hayat Ağacından alırlardı. "Bütün bunlar bize gösteriyor ki, insanlığın da birleştiği bazı müşterek fikir ve inanışlar vardı. Hint-Türk karışımı eski bir efsaneyi de özetlemeden geçemeyeceğiz:

 

"Başlangıçta her taraf, bir su ile kaplıydı,

"Bu suyun ortasına, sanki bir dağ saplıydı.

 

"Bu dağdaki mabette, otuz üç Tanrı vardı.

"Tanrılardan birisi, yaratıp, yeri aldı.

"Ayrıca da bir erkek, bir de kadın idiler,

"İnsanı doğurdular, torunlar edindiler".

 

DÜNYANIN ŞEKLİ

Bumın Kağan, İstemi Kağan,

"Dört bucak" taki milletleri, Hep tabi kılmış!…"

Göktürk Yazıtları

 

1. DÜNYA, TÜRK OTAĞI, TÜRK DEVLETİ GİBİ

 

Türk dünyamızın şekli ile ilgili düşüncelerini, yer, gök ve yıldızları incelerken de, belirtmeğe çalışmıştık. Fakat şunu unutmamalıyız ki, "Türkler, yeryüzünde en çok hareket halinde olan kavimlerden idiler". Çağ çağ yeni devletler kurmuş ve yeni, yeni kültürlerin tesirleri altında kalmışlardı. Tabiî olarak, dünya görüşlerinde de derin değişiklikler olmuştu. Bütün bunlara rağmen, Türk toplumunun alt yapılarında, müşterek inanışlar kaybolmamış ve bu inanışlar, yüzyıllar boyunca devam edegelmişlerdi. Şunu da itiraf etmek lazımdır ki, belki binlerce seneden beri, İran ve Çin kültürlerinin arasında gelişen Türk düşüncesi, bu komşu kültürlerin tesirlerinden, pek kurtulmamıştı. Bütün bunlara rağmen, Ortaasya atlı kavimlerinin başında gelen Türklerin günlük hayat tarzları ve yaşadıkları ortam kendilerinin dünya görüşüne de tesir etmemiş ve yine kendilerine özel bir düşünce düzeni meydana getirmişti. Onbinlerce ata sahip olan Ortaasyalıların, hayat özellikleri üzerinde durmuştuk: "Atlı Ortaasyalıları, yer ile gökten başka bir şey ilgilendirmiyordu. Onlar, ne ziraatçı kavimler gibi bitkilere, ne yerde sürünenlere ve ne de Hindistan'ın orman halkı gibi, vahşi hayvanlara ve çöngellere önem veriyorlardı. Üstlerinde açılan sonsuz, mavi bir gök kubbesi; atlarında ise, ya sonsuz bozkırlar veyahut da vahşi, fakat güzel yaylalar ve karlı dağlardı". Tabiî olarak atlı Türkleri, bu iki büyük tabiat varlığından ayıran ve yüksekte tutan üçüncü önemli bir şey daha vardı ki, o da "At" idi.

 

Türklere göre, "En kutsal ve en güçlü tabiat varlığı, gök idi. Bu sebeple bütün an'aneler ve inançlar gök üzerine kurulmuştu. Gök, aynı zamanda kendi çadırının da bir benzeri idi. Türk, kendi otağında oturduğu veya yattığı zaman da kendini yine gök altında uyuyormuş gibi zannederdi. Bu sebeple, yuvarlak gök kubbesinin altında saklanmış olan bu dünya da, elbette ki yuvarlak olacaktı". Ortaasya'nın atlı Türklerinin dünya hakkındaki görüşlerini, başlıca iki ayrı düşünce düzeni içinde toplayabiliriz.

 

1. Gök bilgisi, bakımından dünyayı görüş ve tanıyış: Gök kubbesinin yuvarlaklığına ve yıldızların dönüşüne bakan Türkler, dünyanın da "Yuvarlak bir tepsi gibi" olduğuna inanmışlardı. Bu düşünüş, biraz da insan düşüncesinin tabiî bir sonucu gibi idi. İslâmiyetten önceki Türklerin bu konudaki düşünceleri, islâmî devirlerdeki "Felek" ve "Felekiyat" anlayışına çok yakın idi.

 

2. Bir "İnsan topluluğu", teşkilâtlanmış veya teşkilâtlanması gereken bir "Devlet" gibi kabul edilen bir dünya ise, bambaşka bir şekilde tasavvur ediliyordu. "Türk devletinin şekli, iki veya dört yönlü idi". Bu sebeple dünya da, dört yönle yönleniyordu.

 

Aynı durumda, Ortaasya ve Sibirya'da, halen türkçe konuşan kavimlerle ilgili, halk bilgisi haberlerinde de görebiliyoruz. Meselâ Yakut Türklerine göre, "Dünya hem yuvarlak ve hem de dört köşe idi". Milletlerin dünya görüşüne, şüphesiz ki Cografya ortamının da çok büyük tesirleri vardı. "Ortaasya kendi bağrında kurulan devletler için, dikdörtgen şeklinde bir yurt hazırlıyordu". Bu sebeple Türklerin dünyayı anlayışları da, cografyanın sınır ve çizgilerine göre (Geogonical) olmalı idi.

 

2. DÜNYA, TÜRK DEVLETİ GİBİ DÖRT KÖŞELİ

 

"Dünyanın dört köşeli olarak düşünülmesi":

 

Büyük Ortaasya imparatorlukları, devlet teşkilatı bakımından "İki yönlü" idiler: "Devlet, Doğu'dan Batı'ya doğru uzanırdı". Daha doğrusu eski Türk devletleri, ufkî (Horizontal) devletler idiler. Elbette ki bu devletlerin, kuzey ve güney yönleri de vardı. Fakat bunlar, ikinci derecede kalıyorlardı. Herhalde bu düşünce düzeninin meydana gelişinde, Ortaasya'nın cografya durumunun da büyük tesiri vardı. Çünkü devlet, ancak doğu ve batı yönleriden genişleyebilirdi. Çin'deki devlet felsefesi ise, yüzünü yalnızca güneye dönmüştü. Sibirya kavimlerine göre "Dünya güneyden kuzeye doğru uzanmakta idi". Bu konuyu "Kutsal ırmaklar" ile ilgili bölümümüzde incelemiştik. Sibirya halkları ve özellikle Yakut Türkleri, "Güneyi, dünyanın yüksek yanı ve cennet tarafı; kuzeyi ise, aşağı kısmı olarak kabul ederlerdi". Yakutların dünyayı böyle düşünmüş olmaları da, yine Sibirya'nın cografya durumuna dayanıyordu. Çünkü bütün büyük nehirler, güneyden kuzeye doğru akıyorlar ve halk da, bu nehirlerin etrafına toplanıyorlardı. Buna rağmen Yakut Türkleri, yönlere büyük bir önem veriyorlar ve rüzgârların "Dört köşeden" isteklerini söylüyorlardı.

 

Göktürk yazıtları da, dünyadaki milletlerden söz açarken daima, "Tört bulungdaki", yani, "Dört köşe ve yandaki" kavimleri sayarlardı. Göktürk yazıtlarının bu meşhur deyimi, bu yazıtlar hakkında az veya çok bir bilgisi olan herkes için, bilinen bir şeydir. Göktürk yazıtlarında "Bulung" sözünün "Köşe"mi; yoksa "Taraf" veya "Yön" mü anlamına geldiği pek anlaşılamıyor. Türk dilinin en ince taraflarını tanıyan Kaşgarlı Mahmud bile, "Bulung" sözünün, köşe mi, yoksa bucak mı anlamına geldiğini söylememiştir. Bununla beraber bu sözün Uygur çağında, "taraf" veya "yön" anlamına geldiği de bir gerçekti. Meselâ "Kündünki bulung" deyimi, "güney" anlamına gelirdi.

 

Bugünkü Türkçemizde, "Dünyanın dört bucağı" derken, çok eski bir Türk düşünce anlayışını canlandırdığımıza inanabiliriz. Fakat "Dünyanın dört köşesi" derken, durum biraz daha değişir. Bu deyim daha ziyade farsçadaki "Çehar kûşe" göz önünde tutularak sonradan meydana getirilmiştir. İslâm âleminde buna !Hudûd-u erbaa" da denirde ki, işte bu deyim "Dört taraf" anlamına gelirdi. Büyük Hun devletinin teşkilâtında da, "Dört köşe" veya "Dört boynuz" adlı dört memuriyet vardı ki, bunlar imparatorluğun ve sarayın dört yönüne yayılmışlardı. Çin'de de, "Dört yön", "Dört kapı", "Dört kutup" gibi, idarî teşkilât deyimlerini görmüyor değiliz. "Dört köşe, Türk halk edebiyatında, doğrudan doğruya dünyayı ifade eden bir sözdü". Aşağıda vereceğimiz bir halk ve bir Bektaşî şiiri, bu anlayışı açık olarak bize göstermektedirler:

 

"Güleç yüze, tatlı söze doyulmaz,

"Yedi İklim, dört köşeden geliyor!

                                       Karacaoğlan

 

"Üç çırak yanar şişede,

"Arslanlar gizli meşede,

"Yedi İklim, dört köşede,

"Ben Dedem Ali'yi gördüm!"

                       Kul Himmet Dede

 

Hem "Yedi iklim" ve hem de, "Dört köşe" anlayışları, eski türkçede ve Türk düşüncesinde de vardır. Bu anlayışlar Türklere Önasaya'dan girmiş olsalar bile, bu tesirlerin Göktürklerden çok önceki çağlarda meydana geldiği bir gerçekti. Çünkü bu mefhumlar Göktürk çağında, yerli deyimler gibi kullanıyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki Türkler "İslâmiyete girdikten sonra, Arapların 'Yedi İklim' ve İranlıların da 'Dörk Köşe' tabirlerini alarak, kendi deyimleri ile bağdaştırmışlardı". Çünkü İranlıların, dünyanın dört yönünü ifade etmek için kullandıkları dört köşeden başka, "Çehar erkân" vs. gibi, daha bir çok deyimleri vardı.

 

Yakut Türklerine göre, "Gök, yer ve yer altı olmak üzere, 'üç dünya' vardı. Ölümlü insanların yaşadığı ve bitkilerin bitip kuruduğu yeryüzüne (Yakutlar), 'Orta-Doydu' derlerdi". Yakut lehçesinde "orto", orta demekti. "Doydu" sözü ise, Çince "T'ai-tu", yani büyük başkent sözünden alınmıştı. Şimdiye kadar bu konu üzerinde yazanlar, bu deyime büyük bir önem vermişlerdi. Halbuki bunun yanında, en eski Türk inanışlarını açıklayan çok daha önemli deyimler vardır: Yakutlar, "Üzerinde yaşadığımız yeryüzüne, daha ziyade İye Doydu, yani, Ana Dünya demişlerdi". Çünkü Yakut türkçesinde "İye" sözü, "Ana" anlamına geliyordu. Yine Yakut mitolojisine göre, "İye" adlı bu "Yeryüzünü Anası"nın şekli, "Sekiz köşeli" idi. yakut dininde "Sekiz Ana", "Sekiz iyi kadın ruh" v.s. gibi tanrılara da rastlamıyor değiliz. Türk lehçelerinde sekiz köşeli şekillere, sekizlik denirdi. Öyle, anlaşılıyor ki, "Dünyanın Sekiz köyeli olması" ile ilgili inançlar, Yakutlara Moğollardan girimiş bir kültür tesiri idi. Çünkü 6 ve 8. Moğollarda önem kazanmış olan rakamlardı. Bu sayıların Moğollara girmesinde şüphesiz ki, Çin'in büyük tesirleri olmuştu.

 

Yakut Türklerinin ayrıca "Dört köşeli bir dünyaya inandıklarını" da biliyoruz. Bu sebeple Yakutlar, sonraki Moğol tesirlerine rağmen, en eski Türk inançlarını saklıyabilmişlerdi. Esasen Moğollar da dünyayı köşeli değil; yuvarlak olarak kabul ediyorlardı. Yakutlar yeryüzüne, "Durduğumuz yaşadığımız dünya" anlamına, "Turung Doydu" da derlerdi. Dünya için verilen bu adların yanında, bir de kendi vatanları ve Yakutlar ülkesi için söylenen deyimler vardı ki, bunlar arasında "Törüt Doydu" yani, "Türediğimiz yer, vatan" sözü, gerçekten üzerinde durulmağa değer bir deyimdir.

 

3. DÜNYA, TÜRK OTAĞI GİBİ YUVARLAK

 

"Dünyanın yuvarlak olarak düşünülmesi":

 

Diğer insanlar gibi, Türklerin de, gök kubbesine bakınca, dünyayı yuvarlak veya daire şeklinde zannetmeleri ve böyle düşünmeleri, gayet tabiî bir şeydir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, "Büyük devlet hayatı yaşamış, geniş bölgelerde ileri bir devlet teşkilatı kurmuş, ve türlü yönler hakkında yeni ve sağlam bilgiler edinmiş Türkler, geri düşüncelerden kurtularak, yeni anlayışlar edinmişlerdi. Buna rağmen halk, yine eski görüşleri devam ettirmişlerdi". Dünyanın yuvarlak olması ile ilgili inanç, özellikle büyük devletler kurmamış olan kuzey-batı Asya'daki Fin-Ugor mitolojisinde, çok geniş ve köklü olarak yayılmıştı. Meselâ Macar kavimlerinin çok yakın akrabaları olan Wogul mitolojisine göre dünya, "Başlangıçta yuvarlak bir tepsi şeklindeydi ve kendi etrafında mütemadiyen dönüyordu". Dünyanın kuşağı ile ilgili bölümümüzde de söylediğimiz gibi, aynı Wogullar, "Dünyanın etarfının Ural dağları ile çevrildiğine inanırlardı. Onlara göre, başlangıçta dünya suların üzerinde yüzen yuvarlak bir toprak parçasından başka bir şey değildi. Bu sebeple dünya yaratılırken, toprakların bir kısmı dağılıyor ve bir kısmı da suların dibine iniyorlardı. Bunu gören Tanrı, taş bir kuşakla bu toprakları sarıp sıkıştırıyor ve sonra da hepsini, bağlayarak bırakıyor". İşte onlara göre, Tanrının dünyayı bağladığı taş kuşak, "Ural" dağlarından başka bir şey değildi.

 

4. DÜNYA, YEDİ DOKUZ VE ONİKİ BÖLGE

 

"Dünyanın yedi kısma bölünmesi ve Yedi İklim, fikrinin Türklerde görünmesi":

 

Birçok bölümlerimizde söylediğimiz gibi, Altay kavimleri ile Türklerin başlangıçtaki kutsal sayıları, "Dokuz" idi. Fakat zamanla "Yedi" sayısı da Türkler arasında görünmeğe başlamış ve özellikle Batı Türklerinde, gittikçe gelişen bir önem kazanmıştı. Bu olay, İran gibi bir komşuları olan ve büyük devletler kurmuş Batı Türkleri için, normal sayılabilirdi. Fakat bu değişme yalnız güneydeki Batı Türklerinde değil; Kuzey-Batı Asya'da ve Sibirya'daki Wogul, Ostiyak, Samoyed ve Macar gibi. Fin-Ugor kavimlerinde de meydana gelmişti. Meselâ Macar'ların menşe efsanelerinde de "7 oğul" ve "7 kardeş" ten sonra söz açılıyordu. Bunun sonucu olarak, "Macar tahtı ve Macar toprağı da, yediye bölünmüş oluyordu".

 

Meşhur Batı Göktürk Kağan'ın "İstemi-Kağan", Bizans imparatoruna yazdığı mektupta, kendisinin "Yedi iklim hükümdarı" olduğundan söz açıyordu. Kanaatımıza göre, buna da haddinden fazla önem vermek doğru olmasa gerektir. Çünkü İstemi-Kağan bu mektubu nihayet Bizansa gönderdiği, Soğdlu Maniah'a veyahutta Soğdlu başka bir kâtibe yazdırmış olabilirdi. Böyle olmasa bile "Yedi iklim", hıristiyanlıkta da çok iyi bilinen bir deyimdi. Bu sebeple bu söz, Bizanslı tarihçi tarafından da ilaâve edilmiş olabilirdi. Ayrıca, Türklerin başka bir şekilde yazdıkları bir ünvanı, Bizans tarihçisi kendi dili ve bildiği hıristiyanlık deyimleri ile de, tercüme etmiş olması muhtemeldi. Bununla beraber "İstemi-Kağan"ın bu deyimi bizzat kendisi de kullanmış olduğu da düşünülebilirdi. Türgeş çağında, Çin kaynaklarının verdikleri habere göre, "Yedi Tuğlu" T'u-mi-tu adlı bir Karluk reisinden haberimiz vardır. Göktürk yazıtları, İl-Teriş Kağan'ın ikinci defa devleti kuruşundan söz açarlarken Türklerin onun etrafında nasıl toplandıklarını mitolojik bir dille anlatıyorlardı. "Kül-Tegin yazıtı"na göre, "İl-teriş Kağan isyan bayrağını çekip de, Çin'e karşı çıktığı zaman, yanında yalnızca 17 kişi varmış. Bu onyedi kişi yetmiş yalnızca onyedi kişi varmış. Bu onyedi kişi yetmiş miş ve devleti kurmuş." 17, 70, 700 sayılarının hepsi, 7 den türemiş rakamlardır. Tıpkı 9 sayısının Türklerde, 19, 90, 900, 9.000 ve hatta 99 şeklinde türeyişleri gibi.

 

KUTSAL DAĞLAR

 

1. TÜRKLERİN KUTSAL DAĞLARI

 

Büyük dağlar, diğer medenî milletlerde olduğu gibi, Türklerin kalplerinde ve dolayısı ile dinî inanışlarında yer tutmuştur. Zirveleri gökleri deler gibi yükselen ve başları bulutlar içinde kaybolan dağlar, sanki Tanrı ile konuşur ve ilgi kurar gibi görünmüşlerdi. Göğün direği dağ, yeri bastıran dağ ve Tanrıya giden en yakın yol da yine dağ idi. Bu sebeple, "Ortaasya'daki dağların çoğu, Tanrı ile ilgili adlar almışlardı". Bu, yalnız Türklerde değil; Çin'de, Hint'de, İran'da ve Sâmi dünyasında da böyle idi. İranlıların Elbûrz dağları, Hint mitolojisinin Himalayaları (Himavat), Çinlilerin Kuan-Iung ve Ki-lien sıra dağları ile Tûr-ı Sina, Kafkas dağları, dünya mitolojisinin ana motiflerini teşkil ederler.

 

Büyük dağlar, Türk mitolojisinin de en önemli motifleridirler. Her Türk efsanesinde bu kutsal dağlar, açık veya kapalı bir şekilde karşımıza çıkarlar. Uygurların ataları olan Kao-çı Töleslerinin menşe efsanesinde, "Hakan, kızlarını Tanrı ile evlenmeleri için bir dağ üstüne kor ve küçük kız, bu dağ üzerinde erkek bir kurtla evlenerek yeni nesiller meydana getirir". "Erkek kurt" bu efsanede, Tanrının sembolünden başka bir şey değildi.

 

Göktürklerin menşe efsanesinde ise, "Dişi kurt, çocuğu alarak Turfan'ın kuzey batısındaki bir dağa gitmiş ve orada bulunan, bir mağaradan içeriye girmişti. Bu mağara da, yer altı dünyasına giden bir yoldu". Bu yollar, umumiyetle yine böyle kutsal dağlar içinde bulunurdu. Büyük Ortaasya İmparatorluklarının başkentlerinin kurulduğu "Ötügen dağları" da, böyle kutsal dağlardan başka bir şey değildi. Uygurların "Kut-Dağı" da çok meşhurdur. Ayrıca Uygurların menşe efsanesinde, "Gökten ışık, iki ırmak arasındaki bir dağ üzerine inmiş ve Uygurların soyları bu yolla türemişlerdi". Göktürklerin, doğudaki büyük sıradağlara "Kadır-Kan" demelerinin sebebi, yine dinî sebeplere dayanıyordu. Oğuz Destanı'nda ise, durum bambaşkadır. Oğuz-Han'ın kendi öz yaylaları olan, "Or-Tag" ve "Kür-Tag"lar, gerçek mitolojik çehrelerini kaybetmişlerdir. Fakat adlarından da anlaşılacağı üzere, onlar da Oğuzların kutsal dağları idiler. Oğuz Destanına göre, Oğuz-Han bütün dünyayı zaptetmişti. Onun başkenti ve ordugâhı olan Or ve Kür dağlar da, tabiî olarak dünyanın ortası olacaktı. "Kazılık" dağı da Oğuzların dağlarından biri idi.

 

2. TÜRKLERE GÖRE "DÜNYA DAĞI"

 

"Türklere göre Dünya dağı":

 

X. ve XI. yüzyıllarda, büyük devlet kuran Türkler, oldukça realist bir düşünce içine girmişlerdi. Böyle gerçekçi, bir düzene girmelerinde, şüphesiz ki İslâmiyetin de büyük tesirleri olmuştu. Buna rağmen, Türk atasözlerinde ve şiirlerinde eski inançların izleri de görülmüyor değildi. Şu eski Türk atasözü konumuz bakımından büyük önem taşımaktadır.

"Yer basrukı tag, budun basrukı beg", yani "Yerin baskısı dağ, budunun baskısı ise, bey veya hükûmdardır". Bu eski atasözünü, başka bir şekilde de türkçeye aktarabiliriz: "Yeri tutan dağ, milleti tutan ise beğdir". Bu atasözüne göre, "Eğer dağlar olması idi, yer, yer olamayacaktı. Belki de dağılıp gidecekti. Tıpkı hükûmdarların toplumları tuttuğu gibi". Tabiî olarak bunu yapan da Tanrı idi. Bu konuda başka bir atasözü de şöyle diyor: "Tengri, tag birle yerig basurdı". Yani "Tanrı, dağ ile yeri bastırıp daha sağlam yaptı".

 

Dağa kişilik veren Türk inançları da çoktur. Yeri geldikçe bu konu üzerinde de duracağız. Yalnız, bugün de söylediğimiz bir atasözümüzü, bin sene önceki söylenişi ile, vermeği de faydalı buluyoruz: "Tag tagka kavuşmaz, kişi kişiye kavuşur". "Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur". Türklerde dağlar hakkında pek çok deyimler vardır. Bunların hepsini burada inceleyecek değiliz. Ancak güneş görmeyen, bin sene önceki deyimle "kuz dağları" "Kutsal ardıçlı (Arduçlıg) dağlar", Türk mitolojisinde ve masallarında büyük bir yer tutuyorlardı.

 

3. ALTIN DAĞ VE AKDAĞLAR

 

"Türk mitolojisindeki Altındağ":

 

Yüksek dağlar Tanrıların yeri olara kabul edilirdi. Bu inanış, Türkler arasında çok yayılmıştır. Bu konu ile ilgili kayıtları, eski İran kaynaklarında bile bulabiliyoruz. Biliyoruz ki eski Türkler, ölen Türk büyüklerini, yüksek dağ tepelerine gömerlerdi. Altay dağlarındaki rastlanan kurganların çoğunun, yüksek dağlarda bulunmasının bir sebebi de bu idi. Bazı dağlar da, böyle Türk büyüklerine mezarlık ettikleri için şöhret bulmuşlardı. Meselâ Göktürk yazıtlarının bahsettiği "tinesi oglı yatıgma tag", yani "Tinesi Oğlu'nun yattığı dağ", bunlardan birisidir. Eski Türkler, çok yüksek dağlara "Kan" adını verirlerdi. Uygur iline yakın, çok yüksek bir dağa da "Altun-Kan" derlerdi. "Altın" gibi dağlardan da, çok söz edilirdi. Göktürk yazıtlarında da böyle dağlar vardır.

 

"Altındağ" motifi bütün incelikleri ile, yalnızca Altay Türklerine ait mitolojik masallarda görülür. Onlara göre, "Gök kubbesinin altında, som altından yapılmış bir dağ vardı. Fakat bu dağın tabanı ve etekleri, yeryüzüne kadar inemiyordu. O, gökler âlemi ile ilgili ve göklerin bir dağı idi. Büyük Tanrı Bay-Ülgen, yeryüzünü yaratırken, bu dağda oturmuş ve yaratılışı, Altındağ'dan idare etmişti. Altındağ'ın üzerinde, ay ile güneşin ışıkları daima parlar ve gece denen şey, hiç görülmezdi". Bazı masallarda bu dağın çöktüğü, ve bu yüzden dünyanın gölgelendiği de söylenirdi. Kuzey-Doğu Asya'ya gidildikçe bu inanç, daha da iptidaileşir ve Amerika yerlilerine kadar uzanır. Doğu, Sibirya'daki Goldlara göre, "Bu dağ taştan yapılmış imiş, bunun için insanlar, bir gün bu dağdan bir taş düşecek diye, korkarlarmış. Tanrı, bu dağın insanlar tarafından görülmesini hoş görmemiş ve gözlerden gizlemek için, hava tabakasını yaratmış. O zamandan beri bu dağı yer yüzünden bir daha gören olmamış".

 

"Türk mitolojisindeki Akdağ":

 

Akdağ, Türk yer adları arasında, en çok gölenlerden birisidir. Az yukarıda da gösterdiğimiz gibi, Türk dilinde ve edebiyatında dağla beraber kullanılan renk daha çok, kara idi. bir dağ, ne kadar beyaz olursa olsun, yine de toprak rengindedir. Bir dağa eğer "Ak" denmişse, onda manevî bir sebep aranmalıdır. Uzun zamandan beri dış âlemle ilişkilerini kesmiş ve dış tesirlere karşı kapılarını kapamış olan Yakut Türklerine göre, "Tanrı bembeyaz ve ap ak bir dağ üzerinde oturmuş. Dağın tam zirvesine kurduğu tahtına ise, üç basamaklı gümüş merdivenle çıkılırmış". Yakut masallarında "Tanrı, süt akında 7 katlı, beyaz dağ üzerinde tahtını kurmuş oturuyor", tekerlemeleri, sık sık görülen şeylerdendir. Yakut Türkleri, vaktiyle kuzeye göç etmişler ve yeni yurtlarını, Kuzey buz denizine yakın yerlerde kurmuşlardı. Bu sebeple, güneydeki Türk âlemi ile ilişkileri, hemen hemen hiç kalmamıştı. Güney Sibirya'daki, meselâ Abakan Tatarlarının ise durumu böyle değildi. Eski Kırgızların toruları olan bu Türkler, daima türkçe konuşmuşlar ve Türk âlemi ile, ilişkilerini kesmemişlerdi. Onların dünyayı görüş ve anlayışlarına göre, "Kuzeyde büyük bir okyanus vardı. Efsanevî büyük hakanlardan biri olan Ak-Han, bu büyük denizin kenarındaki Akdağ'ın eteklerinde, denizin köpükleri yanında oturur ve bu kutsal denizden de su içerdi". Dede Korkut kitabındaki; masal tekerlemelerine benzeyen, şiir halindeki bu sözlerde, dış tesirlerin bulunması pek muhtemel değildir. Bunlar, yeni meydana gelen bir düşünce düzenini değil; halk dilinin, insan ağzının, asırlardan beri söyleye söyleye, meydana getirdiği verilerdir.

 

4. KUTSAL DEMİRDAĞ

 

"Türk mitolojisine göre dünyanın ortasından yükselen Demirdağ":

 

"Ergenekon" efsanesini incelerken, "Demirdağ" motifi üzerinde özel olarak durmuştuk. Aynı konuyu burada yeniden inceleyecek değiliz. Bu Demirdağ'dan, birçok Türk kaynaklarının söz açtığı bir gerçektir. Aynı zamanda Ergenekon da, bu demirdağdan başka bir şey değildi. Fakat bu dağın, dünyanın ortasından yükseldiğinden ve dünyanın direği ile göbeğinin, bu dağ olduğundan, pek az kaynak bahseder. Eski Kırgızların torunları olan Abakan Tatarları ise kendi masallarında, "Bu dağın, dünyanın ortasında bulunduğunu ve dünyanın göbeğinin de, burası olduğunu" açık olarak söylerler.

 

5. YER KUŞAĞI

 

"Dünyanın kuşağı" olan dağlar:

 

Bu inanca daha ziyade, Türk kültürünün akraba batı kanadı olan Fin-Ugor kavimlerinde rastlıyoruz. Mesela Ural dağları bölgesinde yaşayan Türk ve Fin halkları, Ural dağlarını "Dünyanın kuşağı" olarak kabul ederlerdi. Onlara göre, "Ural dağları, dünyayı baştan başa saran, taş bir kuşaktan başka bir şey değildi". Bunun için Ruslarda Ural dağlarına "zemnoy poyas", "Yer kuşağı" derlerdi. Türkler arasında şimdilik bu konu ile ilgili fazla bir bilgi bulamadık.

 

"Uygurların 'Yeşil yeşim taşı dağı' ile Kaf dağı arasındaki benzerlikler":

 

"Kaf-Dağı" da Önasya mitolojisinin en önemli bir motifidir. Kaf dağı hakkında rivayetler pek çoktur. Fakat en köklü mitolojik kaynaklara göre Kaf dağı, "Dünyayı çeviren büyük bir silsile" idi. Bu konuyu "Yer kuşağı" ile ilgili bölümümüzde inceledik. Yine rivayete göre, "Kaf dağının etrafını da büyük bir okyanus çevirirmiş. Yeşil bir zümrütten yaratıldığı" da söylene gelen rivayetlerden biridir. Bu bakımdan, Uygur efsanesindeki "Yeşil yeşim" dağı ile aralarında bir bağ olsa gerekir. Mütercim Asım Efendi Kaf dağı için şöyle diyor: "Her sabah güneş çıktığı zaman yeşil ve mavi görünürmüş. Göğün her zaman mavi görünmesinin sebebi de, bu şuaların göğe aksetmesinden ileri gelirmiş. Bu renk, Bahri Muhite de aksedermiş ve deniz de bu rengi alırmış".

 

"Yedi iklim" ve "Yedi bölge" de, hep Kaf dağına göre ayarlanırdı. Babil'de de, "7 altındağ zinciri" ile "7 gezegen burcu"ndan söz açılırdı. Budizm'deki Pagoda'lar da bir nevi dünya dağının sembolü olarak yapılıyordu. Budistlere göre Pagoda, temsili olarak Kutup yıldızına kadar uzanıyordu.

 

 

ACUN VE DÜNYA

"Soğuk geldi yaslandı,

"Kutlu yazı kıskandı,

"Karla Acun kaplandı…"

Eski Türk Halk Şiiri

 

1. ACUN, İNSANLIK DÜNYASI

 

"Acun", esik türkçede dünya anlamına gelirdi. Fakat bu dünya, maddî dünya olmaktan ziyade, "İnsanlık dünyası" idi. Toprak ve su yığınından ibaret olan dünya, eğer insansız kalsa idi, hiçbir manası olmayacaktı: "Bu dünya, insanlıkla birlikte düşünüldüğü için, insanların hayatı gibi fâni ve yine insanların talihi gibi dönek ve kahpe bir dünya idi". Bunun için eski Türkler yeryüzünde yaşayan varlıkların tümüne, "Acunlar" demiş ve bu suretle Acun deyimi ile de, ne demek istediklerini daha açık olarak göstermişlerdi. Eski Türkler, yeryüzünde yaşayan insanlara "Acunluk" derlerdi. İnsanlar nihayet dünya için yaratılmış, dünyalık ve bu dünya içinde güçleri ile kuvvetleri yeter olan varlıklardı. Onların iyilik veya kötülükleri, Tanrının insanlara bahşettiği talihe, yani, "Kut"a bağlı idi. Tanrı onlara kut verirse, zaten herkes iyi olur; kurt kuzuya bile katılıp giderdi:

 

"Acunluk belinge badı kurt kurı,

"Kozı birle kadlıp yorıdı böri!"

"İnsanlar bağladı kut kuşağını,

"Kuzuya katılıp yürüdü börü (Kurt)"

 

İnsanları idare eden ve bu işi meslek edinen hükümdara da "Acuncı" denir. Fakat, Acuncı unvanı, daha çok bütün insanlığın hükümdarına verilen bir ad idi. Eski Türklerde, "Cihanşümûl" (Üniversal) bir devlet fikri vardı. Onlara göre, "Türk Hakanı, Tanrı tarafından bütün insanlığı idare için gönderilmiş bir hükümdar idi". Türk devlet felsefesi, bütün dünyayı ve insanlığı içine alan bir anlam, yani Universalismus ile dolu idi. Bunun için de Türk hükümdarının yine Tanrı tarafından bahşedilen faziletle dolu olması lâzım geliyordu:

 

"Acunçıka erdem gerek ming tümen"

"Acuncı'ya erdem gerek, on milyon!…"

 

Unutmamalıyız ki, insanların iki dünyası vardı: "Biri bu dünya ve diğeri de, öbür dünya idi". maddî dünya ise, bir tane idi. Bunun için Acun sözü, maddî dünyanın çok üstünde ve insanların gönlündeki diğer dünyayı da, ahireti de ifade ederdi. Bu sebeple eski Türkler, "Bu Acun" veya "Ol Acun" derken, bu iki dünyayı birbirlerinden ayırmağı da ihmal etmezlerdi. Fakat bu dünya fâni, öbür dünya ise ebedî bir dünya idi. bu sebeple de, öbür dünya ve ahiret için "Menggü Acun", yani "Ebedî dünya" deyimini kullanırlardı.

 

"Bu dünya, o dünya", Anadolu'da da çok kullanılan bir deyimdir. Bektaşî edebiyatında ise, bunun yerine hemen hemen hiçbir arapça söz tercih edilmemişti. Şu güzel Bektaşî nefesinde, bunu açık olarak görüyoruz:

 

"Bu dünyadan, o dünyaya giderken,

"Tu yüzüne, lânet şanına Yezid!

"Hak evini yıkıp harap edersin,

"Tu yüzüne, lânet şanına Yezid!…"

                        Teslim Sultan Abdal

 

Türklerde bu deyimler X. yüzyıldan itibaren söylenmeğe başlanmıştı. Elbette ki bunların doğuşunda, İslâmiyetin de büyük tesirleri vardı. Fakat bu deyimler, daha önceleri müslüman olmayan ve Buda dinine inanan, Türkler tarafından da söylenmişti. Örnek olarak bunlardan bir tane verelim:

 

"Togrup takı kalmadı menggü eren,

"Ajun küni, yulduzı tutçı togar."

 

"Doğup da kalmamıştır, (dünyada) bir, tek insan, ebediyen yaşayan,

"Acunun güneşiyle, yıldızlarıdır ancak, ebediyen ışıyan!…"

 

Acun insanlar için ebedî değildir. Ebedî olan şey, hergün doğan ve dünyaya bağlı olan, güneş ve yıldızlardı. Burada "Dünyaya önem veren" (Geocentric) bir kâinat görüşü, kozmoloji vardır. Bu görüşü, İran edebiyatında görmüyor değiliz. Fakat Astronomi bakımından Ptoleme'nin sistemine bağlı olan bu inanış Çin'de de vardı. Asıl şaşılacak nokta şudur: Kutadgu Bilig'deki bu şiirlerde, eski Uygur anlayış ve deyimleri, en güzel bir şekilde ifade edilerek söylenmişti. "İran deyimleri" nin en ufak bir izi bile yoktur. Eğer bu şiirler, İran edebiyatının mana ve mefhumları kullanılarak yazılmış idiyse; nasıl oluyordu da, İran edebiyatının deyimleri ve terminolojisi, bu şiirlerde, en ufak bir "sızıntı ve görüntü bile gösteremiyordu". Meselâ Ahmed Yesevî ile Yunus Emre'de, bu dil saflığını göremiyoruz. Çok eski de olsa, İran edebiyatının tesirlerini inkâr edemeyiz. Fakat bunun yanında, Kutadgu-Bilig'den önce de var olan, bir tür düşünce düzeni ile bir Türk şiir an'anesinin varlığını kabul etme zorunluluğa da vardır.

 

2. "ACUN", DÖNMEK ZAMAN VE KAHPE FELEK

 

"Süren, Erenler süreği,

"Süre gelmiş, süre gider!…"

                                       Teslim Sultan Abdal "

 

Acun'un felek ve zaman anlamına kullanılması":

 

Astronomi bakımından, "Felek" ile ilgili ayrı bir bölümümüz vardı. "Acun" deyimi dolayısı ile, burada bu konuya, yeniden döneceğiz. Türklerin Felek'e, astronomik görüşle, "Çığrı" dediklerini söylemiştik. Az önce de söylediğimiz gibi Türkler, dünyaya önem veren kâinat görüşleri (Geocentric) dolayısı ile, dönen feleği ve değişen gece ile gündüzü de, Acun sözünde toplamış ve Acun deyimi ile ifade ede gelmişlerdi. Değişen zaman, çağ ve talih de, artık, Acun sözü ile anlatılır olmuştu:

 

"Ajun tüni kündüzi yedkin keçer

"Kimni kalı satgasa küçin kever."

"Acunun gecesiyle, gündüzü gelip geçer,

"Kimin üstüne varsa, gücünü ezip geçer!"

 

Felekten kurtuluş yoktur. Kader pususunu kurarak fırsat bekler ve farsatını bulunca da insanı can evinden yaralar. Ne yazık ki, insanoğlu bu yaranın, nereden ve kimin tarafından geldiğini bilemez. Yine de, çaresini ve yarasını sarmak için, gereken yakıyı İnsanoğlundan arar ve ister:

 

"Urmuş Ajun pusuğın, kılmış anı balığ;

"Em sem angar tilenip, sizde bulur yakığ."

"Kurmuş Acun pususın, kılmış anı yaralı,

"İlâç, çare aranır, sizde bulur yakıyı!…"

 

Çarkı felek ile dünya, kahpe ve dönektir. İnsanlar, rahat ve uzun yaşamasınlar diye zamanı bile çabuk geçiştir. "Acun, erlerin ve yiğitlerin değil; kötülerin dostudur". Dünyayı iyi insanlardan ayırmak ve ayıklamak, sanki onların bir vazifesi gibidir. Kaşgarlı Mahmud'un verdiği şu çok eski Türk şiirini, bugünkü türkçemize çevirmeğe çalışalım:

 

"Zaman günleri çabuk, geçirip davrandırır,

"İnsanoğlunun ise, gücünü yıprandırır;

"Erleri seyrek yapar, Acun'dan hep kaldırır,

"Kaçsa dahi yetişir, canlarını aldırır!…"

 

Burada, Felek ve Acun yerine, "Zaman", (Ödhlek) geçmiş ve onların vazifelerini, artık "Zaman" yapmağa başlamıştır.

 

3. ACUNCI, DÜNYANIN SAHİBİ "TÜRK HAKANI"

 

"Acuncı, yani Dünyanın sahibi olan iyi bir Hakan, Feleğe karşı insanları korurdu":

Az yukarıda da söylediğimiz gibi hükümdar, bütün dünyanın sahibi gibi görülüyor ve ona "Acuncı" adı veriliyordu. Bütün hükümdarlara, aynı ünvanın verilip, verilmediğini bilmiyoruz. Fakat bu deyim, eski Türk metinlerinde aynı anlam için birkaç defa kullanılmıştır. İranlıların "Efra siyab" ve Türklerin de "Alp Er Tonga" dedikleri büyük kahraman ve hükümdar için Acun Begi deniyordu. Bu deyimi, eski Türk metinlerinde sık sık rastlıyoruz. Alp Er Tonga ölünce, Acun sahipsiz kalmıştı:

 

"Alp Er Tonga öldi mi?

"Ödhlek öçin aldı mı?

"Issız Acun kaldımı?

"Emdi yürek yırtılur!"

 

"Alp Er Tonga öldü mü?

"Felek öcün aldı mı?

"Kötü Dünya kaldı mı?

"Şimdi yürek yırtılır!…"

 

Bu çok eski ve güzel Türk şiirind, Acun'un arsız, utanmaz, kötü ve fena olduğu söylenmek isteniyor. Bunun için dünyaya, "Issız Acun" deniyor. Eski türkçede "Isız" sözü, daha çok haylaz, yaramaz, terbiye ve söz almaz çocuklar için söylenen bir deyimdi. Eski Türkler, Dünyaya bu sıfatı vermekle, ona bir "Kişilik" de vermiş oluyorlardı. Tıpkı bizim "Kahpe dünya" diyerek, dünyayı kötü bir kadına benzettiğimiz gibi. Bu benzetmeler unutmayalım ki İran edebiyatında olduğu kadar Budizmde de vardı. "Ödhlek" deyimi burada da karşımıza çıkıyor. Esas itibari ile zaman için kullanılan bu söz, öyle anlaşılıyor ki, "Felek" karşılığı olarak da, dilden düşürülmüyordu. Diğer bir şiirde, yine Alp Er Tonga'nın ölümü için şöyle deniyordu:

 

"Zaman artık inceldi, süzüldü, yufkalandı,

"Cılız, zayıf erlerse, yavuz oldu davrandı!

"Erdem artık kalmadı, atıldı savsaklandı,

"Çünkü Acun'un Begi (Efrasiyab) yok oldu!"

 

Şairi bilinmeyen bu çok eski Türk halk şiiri, faziletin ve faziletli kişilerin yok oluşunu, Hakan Efrasiyab, yani Alp Er Tonga'nın ölüşünü ve dünyanın sahipsiz kalışına bağlıyor. Şiirin esas metninde Efrasiyab'ın adı geçmiyor. Fakat şiirin söylenişinden, bö sözlerin Alp Er Tonga ile ilgili olduğu, açık olarak anlaşılıyor: "Acun, erleri ve yiğitleri ayıklayarak, dünyayı yiğitlerden temizlemeği, âdeta kendi için bir vazife bilirdi. Akıllı ve bilgi kişileri ise, istemezdi ve onlara yar değildi. Bilgili insanları yok edip, dünyadan kaldırmasa bile, onları kovalar, ısırır ve etlerini koparırdı. Bu sebeple bilge kişilerin de vücutlarında açılan yaralar, yavaş yavaş kopup çürümeğe başlarlardı". Daha doğrusu şair demek istiyordu ki, bilgelerin kafalarında bilge bulunmasına rağmen, kokmuş vücutlarında artık fazilet barınamamağa başlamıştı. İşte, Acun'un bu marifetlerini anlatan şu çok eski Türk şiiri bize şöyle diyor:

 

"Bilğe, akıllı kişi, artık hep yoksul kaldı,

"Acun onları tutup, ısırdı, etin aldı,

"Erdemli vücutlarsa, çürüdü, koku saldı.

"(Tükendi artık gücü) yere değip sürtülür!"

 

Yine çok eski ve çok manalı bir Türk halk şiirini Dede Korkut'un dilinden dinleyelim:

 

"Kanı dedüğüm, Beg Erenler,

"Ecel aldı, yer gizleri,

"Dünya menüm diyenler.

"Bu dünya kime kaldı!…"

 

4. "ACUN", MADDİ DÜNYA ANLAMINA

 

"Maddî Dünya anlamına kullanılan Acun sözü":

 

"Acun" sözü eski Türklerde, esas itibari ile, içinde doğduğumuz ve yaşadığımız Dünya anlamına gelirdi. Eski Türk şiirleri, her konuda dünyamıza bir kişilik verir ve dünyayı güzellikleri ile bezeyerek, öyle anlatırlardı. Meselâ şu çok eski Türk halk şiiri, tıpkı bir insan gibi, dünyanın nefesini ılındırmakta ve ondan sonra da baharı getirmektedir:

 

"Kalkar kamug kölerdi,

"Ajun tını yılırdı,

"Taglar başı ilerdi,

" Tütü çeçek, çerkeşür!"

 

"Kuru yerlerin hepsi, yağmur ile göllendi,

"Dağların başı artık, göründü belirlendi,

"Dünyanın soluğuysa ılındı, meltemlendi,

"Türlü, türlü çiçekler, dizilip, demetlendi!…"

 

Diğer eski bir Türk şiiri de, soğukların ve kışın gelişini, mevsimler arasındaki kıskançlık ve rekabete bağlıyor. Ona göre kış, yazın güzelliklerini kıskanmış ve bunun için de bütün şiddet ve kuvvetini toplayarak gelmiştir:

 

"Tumlıg kelip kapsadı,

"Karlap Ajun yapsadı,

"Kutlug yayıg tepsedi,

"Et, yin üşüp, emrişür!"

 

"Soğuk geldi yaslandı,

"Karla Acun kaplandı,

"Kutlu yazı kıskandı,

"Vücut üşür, titreşir!…"

 

Mevsimlere "Kişilik" veren şair, yazı kıştan üstün tutarak, yaza "Kutlu yaz" diyor. Acun sözünü Uygurlar, "Acun" şeklinde yazıp söylerler iken; Kaşgarlı Mahmud bu sözü, "Ajun" şeklinde söylemeğe başlamıştı.

 

YILDIZLAR

"Kubbesini sert göğün, gezegenler delmişler,

"Soğuklar öğün öğün, Yeryüzüne gelmişler!…"

 

Yıldız bilgisi, "Zaman" ve "Yön" ler için önemli idi:

 

Yıldızlar Türk kavimlerinde daima önemli bir rol oynamışlardı. Eskiden beri dünyanın tanınmış at yetiştirenleri ve savaşçıları olan Türkler, yıldızlardan bir yandan günlük hayatlarında istifade ederlerken, diğer yandan da onlar için efsaneler düzmüş ve şiirler yazmışlardı. İyi bir yıldız bilgisi, atçı ve harpçı bir kavim için, hayati bir önem taşırdı. Akınlar kervanların ve sürülerin yola çıkışı, meraya gidiş, yatış ve kalkış, hep yıldızlara göre yapılırdı. Daha düne kadar Anadolu'daki durum da böyle idi. Bilhassa yaz aylarında, şafakla birlikte şehirdeki pazarda bulunmak isteyen birçok köylülerimizin, yola çıkış saatlarini, Ülker yıldızının durumuna göre ayarladıklarını yakından biliyoruz. Bu sebeple, Yıldız bilgisi, türkler arasında başlıca iki bakımdan önemli sayılmıştı.

 

1. Vakti öğrenme bakımından, yıldız bilgisi çok faydalı idi. Özellikle, yeni bir hayatın başlayacağı sabaha yakın saatlarda, bu konuda sağlam bir bilgiye sahip olma, Türk toplumuna büyük faydalar sağlıyordu.

 

2. Yıldız bilgisi ile yönleri ve yolu bulma, atlı ve savaşçı kavimler için, ihmal edilemez bir bilgi idi.

Gerek vakti ve gerekse yolu bulmak için, iyi kullanılan böyle bilgiler, bir topluma birçok faydalar sağlıyorlardı. Yine aynı bilgiler, o toplumun gözlerini ve dikkatlerini de göğe çeviriyorlardı. Bu ilgi, toplumda bir yandan sağlam ve şaşmaz yıldız bilgisi meydana getirirken; diğer yandan da göğün ve Tanrının, bu değişmez düzeni için, insanlarda hayranlık uyandırmaktan geri kalmıyordu.

 

Eski Türk dini, gerçekçi bir "Gök dini" idi:

 

Efsaneler, birer sembol ile ifade edilmiş, his ve inanışların, aynalarından başka bir şey değildirler. Bizce "Önemli olan efsaneler değil; onların köklerinde yatan ve onların doğuşlarına sebep olan dinler ve diğer inanışlardır". Bu inançları bilmeden, Türklerin gök ve yıldızlar hakkında söyledikleri efsanelerin sırlarını çözüp ve açıklamanın imkânı yoktur.

 

Türklerin hayatında en önemli rol oynayan şey, "Çadır" idi Bütün hayatları burada geçer ve aile bağları da, bu yurt ile sembolleşirdi. Onlar çadıra girdikleri zaman, dünyaları da gökleri de hep kendi çadırları olurdu. Babil metinlerinde bile, gök bir çoban çadırına benzetilirken, Ortaasya'lı nasıl olurdu da, bu muhteşem göğü, çadırına ve yurduna benzetmezdi. İşte bizim bu konuda, hareket edeceğimiz en önemli çıkış noktamız bu olacaktır. Göğün bir çadıra nasıl benzetildiği ve bu fikrin nasıl geliştiğini, "Kutup Yıldızı" ile ilgili bölümümüzde inceleyeceğiz.

Ortaasya Türk kavimleri tarafından umumiyetle "Göğün kapısı" kutup yıldızının bulunduğu yer olarak kabul edilmiştir. Bunun da, başka türlü bir düşünceye dayandığı anlaşılıyordu. Eski geleneklerini bırakmamış bazı, Ortaasya boylarında, bunun az çok açıklamalarını da bulabiliyoruz. Birçok Türklere göre gökteki yıldızlar, Gök çadırının deliklerinden dünyamıza sızan ışıklar idiler. Tabiî olarak bu, çok ilksel bir açıklamadır. Herhalde Göktürk çağında böyle bir gelenek, itibarını çoktan kaybetmişti. Fakat Göktürk halkları arasında bu inancın, bir halk inanışı olarak yaşamadığını da iddia edemeyiz. Başlangıçtan beri söylediğimiz gibi, "Halk inanışları ile devlet dini, ayrı gelişme yolları takip etmişlerdi. Türklerde, Devlet dini de, ana prensipler bakımından halk inanışlarına dayanmakla beraber, daha gerçekçi ve içtimai bir yola girmiş, ayrıca dünyanın yüksek dinleri arasında yer almıştır". Halk ise daima mistisizme meyletmiş ve günlük hastalık v.s. gibi işleri için de, dinlenen fevkalâde yardımlar ve çareler ummuştu. Bunu söylemekle, Göktürk devletinde, halkın devlet dinine inanmadığını demek istemiyoruz. Din, bir imam konusu olduğu kadar, büyü v.s. gibi pratiği de olan bir yoldur. Şamanların yaptığı bu pratik işler, devletin büyük din merasimlerinde herhalde büyük bir önem taşımıyordu. Bununla beraber devletin yüksek din anlayışını anlayabilmek için, yine halkın bu iptidaî geleneklerine bakmak icap etmektedir.

 

"Mevsimlerin değişimi" de, yıldızlara göre öğrenilebilirdi:

 

"Göğün kapısı" olan kutup yıldızı, hem kutsal ve hem de, bütün gezegenlerin başladığı bir "Demir kazık" idi. Uygurlar bu yıldıza daha büyük bir saygı göstererek, ona "Altın kazuk" demişlerdi. Kutup yıldızı parlaklığın bir sembolü idi. "Kutup yıldızının bulunduğu yerden veya gök kubbesinde meydana getirdiği kapıdan, Tanrı insanlara şefaat eder ve Kamlar (Şamanlar) da bu delikten Tanrı ile ilgi kurarlardı. Bu kapı, insanlar dünyası ile, gökteki ruhlar dünyasının bir sınırı idi". Bu sebeple bu yerin, diğer yıldızların deliklerine nazaran, ayrı bir kutsallığı vardı. Ortaasya kavimlerine göre, "Hava değişimleri"nin de, bu yıldızlarla büyük bir ilgisi vardı. Meselâ Yakut Türklerine göre, "Soğuk havalar, diğer gezegenlerin deliklerinden yeryüzüne inerlerdi. Bu bakımdan bilhassa Ülker yıldızı büyük bir önem taşırdı. Gezegenlerin yükselip alçalması ile, soğuk veya sıcak havaların geleceği, çoğu zamanda isabetli olarak söylenirdi". Anlaşılıyor ki, "Yıldız bilgisi" ile "Efsane"nin de çok yakın ilgileri vardı. Meselâ Kuzey-Doğu Asya'da "Büyükayı burcunun kuyruğunun döndüğü yöne göre, mevsim de değişirdi. Büyükayı burcunun kuyruğu, kuzeyde ise kış; batıda ise, sonbahar; güneyde ise, yaz ve doğuda ise, ilkbahar gelirdi". Bundan da anlaşılıyor ki, Ortaasya kavimleri, bir yandan yıldızlar hakkında efsaneler düzerken, diğer yandan da yıldızların gezişleri ve yönleri hakkında, az çok bilgiye sahip idiler.

 

Eski Türklerde "Ülker" sözü, "Gezegen yıldızı" karşılığı idi:

 

Türkler başlangıçta bütün gezegenler için "Ülker" veya "Ülgel" deyimini kullanıyorlardı. Bu deyim sonradan, diğerlerinden ayrıla ayrıla, en sonunda "Ülker" yıldızı için bir ad olmuştur. Yakut Türklerinin lehçesinde "Ürgel" sözü, bugün bile, "Gök deliği" anlamına kullanılmaktadır. Hatta şöyle, güzel bir efsane de vardır:

 

Bir zamanlar delikmiş, nedense gök kubbesi,

Dondurmuş hiç dinmemiş rüzgârın soğuk sesi.

Yakut adlı Türklerde kahraman bir er varmış,

Ne var diye göklerde, gezegenlere varmış.

Kubbesini sert göğün, gezegenler delmişler,

Soğuklar öğün öğün, yeryüzüne gelmişler.

Bu er çok kurt avlamış deriler hazırlamış,

Otuz eldiven yapmış, ta göklere fırlamış.

Er Gökleri kapamış, soğuğu yenmiş, inmiş.

Sıcak günler başlamış eski soğuklar dinmiş.

 

Gökteki gezegenlerin deliklerinden soğuk geliyormuş. Bunun önüne geçmek için de, Yakutların efsanevî kahramanı bu çareyi bulmuş. Fakat 30 çift "Kurt bacağı derisinden eldiven" yaptırmasının sebebi, pek anlaşılamıyor. Kurt derisinin kök olarak değeri, bilinen bir şeydir. Öyle anlaşılıyor ki, dondurucu soğuklar vardı ve buna tahammül edebilmek için de, böyle bir yol seçilmişti. Kürkleri daha kıymetli olan hayvanlar var iken, derisi niçin seçilmişti? İşte bu nokta ile Türk mitolojisine girilmiş olunuyordu.

 

Sıcak ve soğuk havalar, yıldızların hareketine bağlıydı:

 

Gezegenlerin yükselip alçalması ve yahut da yavaş veya Sür'atli yürür gibi görünmesi de, hava değişikliklerini gösteren bir belirti gibi kabul edilirdi. Gezegenlerin sür'atli gezinmeleri sıcak havaların, yavaşlamaları da soğuk havaların geleceğine bir işaret idi. Yine Yakut Türklerine ait aşağıdaki efsane, yukarıdaki inanışları tamamlar bir durumdur. Onlara göre havalar, başlangıçta çok daha soğuk idi. fakat sonradan yavaş yavaş ısınmağa başlamıştı:

 

Uzunmuş bütün kışlar, nedense bir zamanlar,

Çok da kısaymış yazlar yaz görmemiş insanlar.

Bir ağaç etrafında, gezegenler dönermiş,

Dönüş yavaşladıkça, ateşleri sönermiş.

Bir gün gelmiş ki hepsi çok yavaş dönüşmüşler,

Olmuşlar duran tepsi, hep birden sönmüşler.

Gezegenler bir iple, bağlıymış bu ağaca,

Bir Şaman kılıcıyla, dağıtmış her bucağa.

Yıldızlar ısınmışlar, döndükçe çok sür'atli,

Dünyayı ısıtmışlar, olmuşlar bir boz atlı.

 

Yukarıda efsaneden de anlaşılıyor ki, "Gezegenler başlangıçta göğün ana ve ilk yıldızları olarak kabul edilmişlerdi". Öbür yıldızlar ise artık, zamanla ortaya çıkmışlardı.

 

Gezegenlerin, Kutup yıldızı etrafında dönmeleri:

 

Bu konuyu gezegenlerle ilgili bölümümüzde birer, birer ele alacağız. Türklerin "Demir kazık" veya "Altın kazık" dedikleri Kutup yıldızı, diğer bütün burçların eksenini teşkil ediyordu. Artık diğer burçlar, onun etrafında dönüyorlardı. Kutup yıldızına en yakın olan burç, Küçükayı burcu idi. "Türklere göre bu burç, Kutup yıldızına takılan bir araba oku ile, araba çeken, iki at idiler. Bunlar bir eksen etrafında, mütemadiyen gök yüzünde dönüp duruyorlardı. Ondan sonra gelen Büyükayı burcu da, 7 kurt veya 7 vahşi köpek idiler. Onlar da bu iki atı yemek için, gökte onları kovalayıp dönüyorlardı. Fakat Demir kazık, yani Kutup yıldızına demir zincirlerle bağlandıkları için, onları tutamıyorlardı. Zaten zincirlerini koparıp da, bu işi yapmış olsalardı, dünyanın sonu gelecekti". Kırgız Türkleri bunu demekle, Gök ve Tanrının büyük düzeninden söz açıyorlar ve kâinatın varlığını veya yokluğunu bu düzenin devamına bağlıyorlardı.

 

DÜNYANIN KUTUP YILDIZI EKSENİNDE DÖNMESİ

"Göğü kötü ruh basmış, inmesin yere diye,

"Tanrı bir çadır asmış, koca bir direk ile!…"

Yakut Türklerinin Efsanesi .

 

Bütün gezegenler ve burçlar, Kutup yıldızı etrafında dönerlerken, dünya bir Kutup yıldızının ekseninde dönüyordu. Çünkü Dünya Kutup yıldızına bir "Demir kazık", "Demir ağaç" veyahut da bir "Demir dağ" ile bağlanmıştı. Bu konuları Kutup yıldızı ile ilgili bölümümüzde, yeniden ve daha derin olarak ele alacağız. Bir gerçek varsa, "Ortaasya ve Sibirya mitolojisinin dünyanın döndüğüne inandığıdır". ObiUgorları bu dönüşü bir efsane ile de süslemişlerdi. Prof. Rasony, bu konuda yazılmış macarca bir makaleyi de, bize özetlemek lûtfunda bulundular. Bu mesele ile ilgili olarak söylenmiş, bir Kuzey-Batı Sibirya efsanesi, kısaca şöyledir:

 

Tanrı yeni bir dünya, yaratma özlüyormuş,

Yaratmış ama dünya, durmadan dönüyormuş,

Tanrı'nın elçisi de, bir "Ana-Tanrı" imiş,

Onun düşüncesi de, azıcık ayrı imiş.

Bu dönüş Tanrı demiş: "Birazcık yavaşlasın!"

Sonra kızınca demiş, "Artık Tufan başlasın!"

Sular dünyayı basmış ruhlar dünyadan kaçmış.

Uçup gökte gezenler yer dönerken hep şaşmış.

Dünya tekerlek gibi, hiç durmadan dönermiş,

Sonra ateşli sular, basınca az sönermiş.

 

Yukarıda ayrı olarak verdiğimiz bir Yakut efsanesinde yıldızların yavaş döndüğü ve bunun için de havaların soğuk olduğu söyleniyordu. Havaların ısınması için, yıldızların çabuk dönmesi de, yine bu efsaneye göre, bir şart gibi gösteriliyordu. Burada ise, başlangıçta dünyanın, çok çabuk döndüğü ifade edilmektedir. Efsanede, bundan dolayı dünyanın sıcak mı veya soğuk mu olduğu pek söylenmiyor. Fakat bundan anladığımız bir önemli nokta var ise, Dünya ve yıldızların yavaş veya sür'atli dönmelerinin, Ortaasya ve Sibirya mitolojisinde önemli bir motif olduğudur.

 

Diğer Yıldızlar ve Türkler:

 

"Zuhal (Saturn) yıldızını eski Türkler, iyi tanıyorlardı. Bazı eski Türk kitaplarında bu yıldızın adı da geçer. Fakat bu ad, henüz daha kesin olarak okunmamıştır. Kültür hazinemiz Kutadgu Bilig, bu yıldız için şöyle diyor:

 

"En üstün Zühal (Sekentir)'dir, en önde yürür,

"İki yıl, sekiz ay bir evde kalır!…"

 

"Müşteri" (Jupiter), eski Türklerin takvim bilgilerinde, önemli bir rol oynardı. Jupiter'in, eski Türkçe adı "Eren-tüz" idi. XI. yüzyıldan sonra Türkler bu yıldıza "Ongay" demeğe başlamışlardı. Bugün Anadolumuzun bir çok yerlerinde, bu yıldıza "Öngay" veya "Öngey" adı verilmesi de, üzerinde durulması gereken önemli bir meseledir. "Oniki hayvanlı Türk takvimi, oniki gezegen burcun, dönüş sürelerine göre kurulmuştu". Jupiter'in dönüş süresi de, oniki burcun dönüşlerine yakındı. Bu bakımdan Türkler, Jupiter'e büyük bir önem vermişlerdi. Kutadgu Bilig, bu yıldız için şöyle diyordu:

 

"Ondan sonrada gelir, ikinci olur Onay,

"Her evde kalır on ay, ayrıca da iki ay!…

 

"Merih" (Mars) yıldızının "Kızıl rengi" Türklerin gözlerinden kaçmamıştır. Avrupa'da bu yıldıza, "Kırmızı yıldız" diyenler yok değildir. Eski Türkler ise, Merih yıldızına "Bakır Sokum" derlerdi. Türk mitolojisi ve düşüncesi bakımından, Kutup yıldızı, yani "Demir kazık" la bir benzerliği vardı. Anadolu'da Merih'e, "Yaldırık" da derler. Bu da, çok eski türkçe deyimdir. Karahanlılar çağında Türkler Merih'e "Kürüd" demeğe başlamışlardı. Türklere göre Merih yıldızı, korkunç ve ateşi ile her şeyi yakan bir yıldızdı. "Bakır sokum" adı da bundan dolayı verilmiş olmalıydı. Kutadgu Bilig, onun için şöyle diyordu:

 

"Üçüncü Merih (Kürüd) gelir, korkuç gururlu yürür,

"Bir defa kime baksa, yeşermiş bile kurur!…"

 

"Utarit" (Merkür) uğurlu bir yıldızdı. Bunun için eski Türkler de ona, "Tilek" yani "Dilek" derlerdi. Utarit'e karşı dilekler, dilenir ve bu dileğin yerine getirilmesi beklenirdi. Yine çok eski bir Türk şairi olan Yusuf Has Hacib, onun için şöyle diyordu:

 

"Sonra geldi arzu, "Tilek" arzular,

"Kime yakın gelse, özüne bağlar!…"

 

Türkler burçları da çok iyi tanırlardı:

 

Türkler, "Koç burcu" na, "Kuzu"; "Boğa burcu" na da "Ud" yani "Öküz" burcu derlerdi. Sonradan boğa denmiştir. "İkizler" burcu için söylenen "Erendir" ile "Akrep" burcunun Türkçe adları "Kuçık" da, çok eski türkçe deyimlerdir. Kutadgu Bilig, bu burçları şöyle anlatıyor:

 

"Yaz yıldızı Kuzu, sonra da Boğa (ud) gelir,

"İkizler (Erendir), Akrep (Kuçık) ile, dostça yan yana gelir!…"

 

Eski Türkler, "Arslan burcu" na, yine "Arslan" derlerdi. "Başak burcu" için ise, "Buğday " veya "Buğday başı" deyimi kullanırdı. "Yengeç" burcuna da "Çadan" yani çayan derlerdi:

 

"Gök arslan burcu ile, komşu buğday başı,

"Sonra Terazi burcu (Ülgü), olduğu Yengecin (Çadan) eşi!…"

 

"Oğlak, Kova, Balık" burçlarının adları eski türkçede de değişik değildi. Eski Türkler, Kova'ya "Koğa" derlerdi. Kova'nın daha eski türkçesi ise, "Könek"ti:

 

"Sonra da geldi Oğlak, Kova (Könek), ile hem Balık,

"Bunlar doğarsa eğer, aydın olur, gök kalık!…"

 

Anadolu'da Türkler, İslâmiyetin ve Batının tesirleri altında Kova burcuna, "Saka yıldızı" da demişlerdi.

 

SERÂP VE TÜRKLER

 

Serâp, ışık yansımaları ile ilgili bir tabiat olayıdır. Daha çok çöllerde görülen bu olay, Türklerin hayvanlarını yaydıkları yüksek yaylalarda ve sulak vadilerde, çok az görülürdü. Buna rağmen Türkler, çöllerdeki bu ışık yansımasını da deyimsiz bırakmamışlardı. Türkler, bu erken çağlarda İran edebiyatı ile ilgiler kurmuş ve yüksek Doğu edebiyatlarında, serâp sözü ile ifade edilen diğer mefhumları da alabilmişlerdi. Bu sebeple, hayal kurma, hayale kapılma, hayalet görme v.s. gibi anlayışları da hep bu deyimle ifade edegelmişlerdi. Anadolu'da serâp için kullanılan "Ilgın-salgım" deyimi öz türkçe bir sözdür. Anadolu Türkleri serâp için, "Ilga, ılgım, ılgın, yalgın, ılgır, ılkımak" gibi, sözler de kullanırlardı. Bunların kökleri de, hep eski türkçeye dayanırdı.

 

"Eski Türkler Serâba Sakım derlerdi":

 

Eski türkçede serâp için kullanılan esas deyim, "sakım" idi. Anadolu'da, aynı anlam için söylenen, "sağın" şeklindeki sözlere de rastlamıyor değiliz. Göktürkler "sakınmak" fiilini, "düşünmek" ve yahut da "birisini veya bir meseleyi hayallerinden geçirmek" için kullanırlardı. X. yüzyıldan sonra ise bu fiil, artık yalnızca bir şeyi "hayal gibi görme" anlamına kullanılmağa başlanmıştı. Bu fiil, sanmak ve zannetmek anlamlarına da gelirdi. Türkler yalnızca ışıkların değil; seslerin de aksetme hali için yine aynı fiili kullanırlardı. Söylenen şarkıların dağlarda yansıyarak, tıpkı bir sesin hayali gibi bize dönmesi veya bir şarkı sesinin, derinden derine çok uzaklardan bize yetişmesi de, yine bu fiil ile ifade edilirdi.

 

Kâşgarlı Mahmud "sakımak" fiilinin, "bir şeyin hayal gibi görünmesi" anlamına geldiğini söyler. Eski türkçede, "Ol mening közüme sakıdı" deyimi, "o benim gözüme hayal şeklinde göründü", anlamına geliyordu. "Sakığ sakıdı" denince de, doğrudan doğruya"serap göründü" anlamı çıkarılırdı. "Sakımak" fiili, "sakırmak" türeyişi ile de söylenirdi. "Anadolu'da serap anlamına gelen 'sağın' sözü de kökünü yine bu fiilden almış olmalı idi". Aynı fiilden gelen eski türkçedeki "sağın" sözü de "sanmak" zannetmek anlamına gelirdi. Şimdiki Ortaasya lehçelerinde "sakım" ve "zakım" sözü, yalnızca "ışığın aksetme olayı" için söylenen bir sözdür. Bununla beraber Kırgızlarda "zakımdanmak" fiili, "serapla örtülmek ve ılgım salgımla kaplanmak" anlamına da gelir. Issız ve tenha bir yerde şarkı söylemek veya başkalarına yalnızca uzaktan duyulabilecek bir tarzda ırlamak için de, bu deyim kullanılırdı.

 

"Anadolumuzdaki Ilgım-Salgım sözü de eski bir deyimdi":

 

Anadolu Türkleri serâba, "pusarık" veya "busarık" da derlerdi. Pusarık, Türklerde daha çok "alaca akşam karanlığı ile sisli havalar" için kullanılan bir deyimdi. Buna rağmen, pusarık sözünün de serâb anlamına kullanıldığını, önemli kaynaklarımızdan öğreniyoruz.

 

Anadolu'daki "ılgım-salgım" deyiminin sonundaki "salgım" sözünün aslı, başlangıçta "sagım" şeklinde idi. Sonradan bu söz, "ılgım"a uydurularak "salgım" şekline gelmiştir. Anadolu'da, uzaktan hayalet şeklinde görünen şeylere, "ılgın-yalgın" görünmek da denirdi. "Yalkımak" fiili Türk lehçelerinde, genel olarak "parlamak ve alev alev yanmak" anlamında kullanılırdı. Anadolu'daki "yalgın" veya "algım" sözleri de köklerini aynı fiilden almışlardı. Fakat anlamlarında, esas fiile nazaran, küçük bir hafifleme olmuştu. Anadolu Türkleri, yalgın sözünü daha çok, altın, gümüş veya incilerin parlaması için kullanmışlardı. Elbette ki alevin parlaması ile altının parlaklığı arasında bir fark vardı. Anadolu Türkleri "ılgın-yalgın" derler iken, bu parlaklığa "ılgın", "ılgıt" sözleri ile, daha da bir hafiflik katıyorlardı. İşte Anadolu'da "ılgım, ılgın, ılgır, ılkımak, yalgın" sözlerinin serâp anlamında kullanılması, herhalde bundan ileri geliyor olsa gerekti.

 

"Serâp" sözü, Türkçemize Farsça "serâp"dan bozularak girmişti. Öyle anlaşılıyor ki serâp deyimi, Kazan Türkleri yolu ile Çuvaş Türk lehçesine kadar yayılmıştı. Çuvaşlarda, "serep" şeklinde görülen bu deyim, gerçek anlamını kaybetmiş ve "Ebekuşağı" ve buna benzer anlamlar için de kullanılmağa başlanmıştı. Kazan Türklerinden geldiğinde şüphe olmayan bu deyim, artık Çuvaş Türklerinin Hıristiyanlıkla ilgili bayram ve törenleri için de kullanıyordu. Bu bayram ve törenlerde, eski Türk inançlarının da hâlâ yaşadıkları gözden kaçmıyordu.

 

Çuvaş Türkleri, erken çağlarda Hıristiyanlığı kaybetmiş ve bir çok eski Türk inançlarını unutmuşlardı. Çuvaş Türklerinde, "Serem", "Sören" veya "Serap" denen bazı din törenleri görülüyordu. Hıristiyanlığa uygulanan bu tören, genel olarak Hıristiyanların kutsal günlerine tesadüf ettirilirdi. Tören sırasında, "Bir çok insanlar ellerine borular, tahta kılıçlar veya sopalar alarak duvarlara vururlar ve büyük gürültüler çıkarırlardı. Çıkarılan bu görüntüler ile de, evlerindeki kötü ruhları kovduklarına inanırlardı". Türklerde oldukça uzak Çeremisler de, bu törene "Sürem" veya "Şürem" derlerdi. Bu deyimlerin köklerinin, türkçe "sürmek" fiilinden gelmiş olması çok muhtemeldir. Çünkü bu törenin gayesi, kötü ruhları evlerinden kovmak ve "sürmek" idi.

 

GÖĞÜN DİREĞİ

 

1. GÖĞÜN DİREĞİ, "ÇADIR" DİREĞİ, GİBİ;

 

Türkler, "Göğün direğini", bir çadır direğine benzetmişlerdi:

 

"Göğün de bir direği vardır" şeklindeki bu inanış, yeryüzünde çok yayılmış ve âdeta insanlığın bir malı olmuştur. Avrupalılar, eski Roma ve Yunan kültürleri de bu direği (Universalis columna) derlerdi. Bu inanış, elbette ki Türklerde de vardı. Bunlar artık, insanlığın müşterek düşünce düzenine mal olmuşlardı. Bizce bu düşünceleri, kimin kimden aldığını, pek sormamak lâzımdır. Çünkü onları meydana getiren,aynı yaratılışa sahip olan insan mantığıdır. Dış tesirler konusunda ısrar edildiği takdirde, çok şükür TÜrk düşünce düzenini müdafaa edebilecek kadar, geniş belgelere sahibiz.

 

Türkler ve akrabaları gökyüzünü, yeryüzüne gerilmiş bir çadır gibi düşünürlerdi. Bunun için de Göktürk yazıtlarında "Göğün basmasından ve yıkılmasından" söz açılmaktadır. Yer, nasıl Tanrının yarattığı bir varlık ise; Gök de onun yarattığı, Göktürklerin dili ile – "Kıldığı" kutsal bir varlık idi. "Gök Tanrının kendisi değildi". Aynı zamanda gök kubbesinin, bugünkü anlayışımızla, uzay gibi bir sonsuzluğu da yoktu. "Ortasaya'nın atlı Türkleri, göğü kendi çadırlarına benzetmişlerdi". Bu, tam manası ile bir Ortaasya düşüncesi idi. Çünkü ne Babil'lilerin ve ne de İsrail'lilerin çadırları, Ortaasyalıların ki gibi kubbe şeklinde değildi. Babil metinleri de göğü bir "Çoban çadırı" na benzetmişlerdir. Yalnızca uzaktaki çoban çadırına. Böyle bir düşünce onlarda, Ortaasyalılar gibi, her gün kendilerini ve ailelerini ilgilendiren yurt ve yuvaları üzerine kurulmamıştı. Babilliler ile Tevrat'ın sözleri, nihayet bir edebiyat teşbihi ve benzetmesi idi. Ortaasyalıların bu inanışları ise, günlük hayat ve varlıklarının gerçek bir yankısı halinde idi.

 

Müslüman Türklerde "Göğün direği" Muhammed ve Ali olmuştu:

 

"Göğün direği" ile ilgili düşünceler, Türklerin İslâmiyeti kabul etmeleri ile epey değişmiştir. Yerden göğe doğru uzanan direk, artık Muhammed olmuştur. Alevî'ler buna Ali'yi de katarlar. Meselâ Pir Sultan Abdal'ın Şah İsmail'den aldığı şu güzel şiir, bunun için güzel bir örnektir.

 

"Yakdıcağım bir çırağdır,

"Yerden göğe bir direkdir,

"Bindiceğim bir burakdır,

"Allah bir, Muhammed, Ali!"

 

Zamanımızdan 900 sene önce, Kaşgarlı Mahmud'un verdiği bir ata sözünde de söylendiği gibi, yeri de bastıran dağdı. "Türkler, yalnız göğün değil; yerin de bir direği olduğuna" inanıyorlardı. Nitekim göklere yükselen bir dünya ağacı ve kazığı olduğu gibi; yeraltından yeryüzüne çıkan bir de "Yeraltı ağacı vardı". Nitekim yine bir Bektaşî şairi olması muhtemel görünen Dedemoğlu, yerin direğinden de söz açıyordu. Ona göre, bu direk de Muhammed'dir:

 

"Yerin göğün, arşın, kürsün direği,

"Varınca bir tel ver pirime turnam!…"

 

Ne zaman yaşadığı bilinmeyen Dedemoğlu'nun bu şiirini, Sadeddin Nüzhed Bey bulmuştu. XIX. yüzyılda, Mısırda yaşamış bir Bektaşî şairi olan Deli Şükrî'nin bir şiirinde, Muhammed de silinmiş ve göğün direği olarak Kaygusuz Abdal yer almıştır:

 

"Kaygusuz Abdaldır eylemen güman,

"Yerden göğe direk imiş bu Sultan,

"Gazaba gelirse bu Şir-i Yezdan,

"Zahirde, batıda çalar seyfullah!"

 

Eski Türklere göre "Göğün direği", Kutup Yıldızı idi:

 

Türkler göğün direği olarak Kutup yıldızını düşünmüşler ve bu yıldıza "Demir-Kazık" veya "Altun-Kazık" demişlerdi. Tabiî olarak bu deyimler, yüksek bir toplum seviyesine erişmiş ve büyük devlet hayatını yaşamış Türkler tarafından kullanılmıştı. Henüz daha iptidaî bir hayat yaşayan Türklerle onların akrabaları ise, bu düşünceyi daha ilksel sembollerle ifade etmişlerdi. Bazan, "Demir direk" veya "Demir ağaç" da demişlerdi. Bu konu ile ilgili kaynakları, Kutup yıldızı ile ilgili bölümümüzde vereceğiz.

 

Eski Türk düşüncesine göre, "Kutup yıldızı gökte hiç kımıldamadan duruyor ve bütün gezegenlerle yıldızlar da, onun etrafında dönüyorlardı". Aynı zamanda Kutup Yıldızı, Tanrının ışıklı ülkeleri olan yüksek gökle, yer yüzünü de birleştiren kutsal bir kapı idi. "Orası, gökle yeri, ruh âlemi ile maddî dünyayı ve aynı zamanda insanla Tanrı'yı birbirinden ayıran bir sınır idi". Tanrı ile ilgili kuran Kamlar, Kutup yıldızına kadar giderler; fakat daha ötesine geçemezlerdi. Tanrı da ruhlarından birini elçi olarak gönderir ve Kutup yıldızı kapısına kadar uçup gelen Şamanlar ile, ancak bu şekilde konuşur ve ilgi kurardı. Ruhlar da bu kapıdan aşağıya inemezlerdi. Tabiî olarak bu halin bir çok ayrıntılı ve ifratlı halleri de görülmüştür. Bazı Ortaasya ve Sibirya efsanelerine göre Şamanlar, Tanrının yanına kadar da gidebilmişlerdi. Artık böyle bir düşünce, her kavmin, her bölgenin ve hatta her Şamanın arzu ve isteğine göre değişmiştir.

 

2. "GÖK DİREĞİ" FİKRİ VE ASTRONOMİ

 

"Yerin, göğün,

"Arşın, kürsün direği!…"

Dedemoğlu

 

Yıldızlarla ilgili bölümümüzde, bu konuyu daha geniş bir belgeleri ile birlikte yeniden ele alacağız. Ancak bu bölümümüzün de yarım kalmaması için, böyle bir düşünce düzeninin köklerini, öz olarak anlatmağı da faydalı görüyoruz. Türklerin "Demir-Kazık" veya "Altın-Kazık" diye adlandırdıkları kutup yıldızı, gerçekten de, bütün gezegenlerin etrafında döndüğü bir yıldızdır. Uygurların "Altun-Kazuk" deyimi sonradan Moğol âlemine de yayılmış ve onlar da, bu sözü kullanmağa başlamışlardı. Bilindiği üzere Uygurların, Cengiz-Han ve oğulları ile, onların kurdukları devletler üzerine, büyük tesirleri olmuştu. Cengiz-Han'ın bütün oğulları ile torunlarının, Uygur bilginlerinden birer hocaları vardı. Ayrıca devlet idaresi ve ilimle ilgili bölümlerin başında da Uygurlar bulunuyorlardı.

 

"Göğün direği" ne bağlı "Yedi azgın kurt".

 

Kutup yıldızına Demir-Kazık veya Altun-Kazuk denmesinin sebeplerini yeniden özetleyelim: "Kutup yıldızına en yakın burç, Küçükayı burcu idi. Yedi yıldızdan meydana gelen bu burcun kuyruğundaki yıldızda, Kutup yıldızına en yakın olan bir yıldızdı. Küçükayı burcu, Kutup yıldızı etrafında, sanki bu kuyruğu ile ona bağlanmış gibi dönerdi. Türkler, kuyruktaki bu iki yıldızı, iki aygır gibi düşünmüşlerdi. "Ak-boz at" ile "Gök-boz-at" olan bu iki yıldız, arkadaki dört yıldızı çekerlerdi. Arkadaki dört yıldız da, Türklere göre bir araba idi. Atlarla araba arasında kalan küçük yıldız ise, arabanın oku idi. Bir "Araba oku" na benzetilen uçtaki bu yıldıza Kırgızlar, "Urgan yıldızı" derlerdi.

 

"Kutup yıldızına bağlı olan bu atlar, Türklere göre onun etrafında dönüp dururlardı. Ondan sonra gelen Büyükayı burcu da, sanki küçükayı burcunun etrafına takılmış gibi, onu kovalar dururdu".

 

Bunun da ayrı bir hikâye ve efsanesi vardır. Bazı Türklere göre ise, "Büyükayının yedi yıldızı, aç kalmış, vahşi birer kurt idiler. Küçük Ayının bu iki aygırına göz dikmişler ve yakalayıp da yemek için onları kovalayıp duruyorlardı".

 

"Daha kuzeydeki Sibirya Türkleri ise, "Bu yedi kardeşi, yedi vahşi köpek sanmışlardı. Bunlar da kalın zincirlerle kutup yıldızına bağlanmışlar ve o zincirlerinin etrafında dönüyorlardı. Dönüyorlar, dönüyorlardı, ama, bir türlü de zincirlerinden kurtulamıyorlardı. Zaten bu kurtlar köpekler, bir gün zincirlerinden kurtulup da, gökyüzüne yayılsalardı, uzayın ve dünyanın sonu gelecekti". "Bunun için de Türkler, kıyamet gününü tarif ederken gökteki bu düzenin bozulmasını işaret olarak gösterirlerdi. Meselâ eğer bir gün kurtlar zincirlerinden boşanıp da, Küçükayı burcunun bu iki atını yeselerdi, işte o zaman dünyanın sonu gelecekti.

 

"Göğün direği" nin etrafında kaçan ve kovalayan burçlar:

 

Bu düşünce düzeni, efsane olmasına bir efsanedir. Fakat gerçekle de ilgileri yok değildir. Düşünelim ki bir gün, uzaydaki bu düzeni bozulacak olursa, ne gibi bir durum meydana gelecektir? Türkler, sembollerle ve mitolojik motiflerle bu hali ifadeye çalışıyorlardı. Ama, sonuç bakımından, bizim de ulaştığımız noktaya geliyorlardı. Artık bundan sonra gelen Terazi ve Zühre burçları, mitolojik anlamlarını Büyükayı burcundan almışlardı. "Yedi kardeşler" dediğimiz Büyükayı burcunun kuyruğundaki üç yıldız, hafifçe bir kıvrım yapar. Tam bu kıvrımın ortasındaki yıldızın karşısında da, küçük bir yıldız vardır. Bu yıldıza bilim dilinde, "Alcor" adı verilmiştir. İşte Türk mitolojisi, Alcor ile meydana gelen bu fazlalığı bir türlü hazmedememiştir. Türklere ve akrabalarına göre, "Bu küçük yıldız, başlangıçta yoktu. Bu Yedi kardeş veya bazı Türklere göre de Yedi-Hakan, bu küçük yıldızı başka burçlardan yağma veya hırsızlık yolu ile elde etmişlerdi". Bunun için de bazı Türkler Büyükayı burcuna, "Yedi-Hırsız" veya "Yedi-Haydut" demişlerdi. İşte Türk mitolojisi, böyle mantıkî bir sebeb de bulduktan sonra, diğer gezegenleri de Yedi kardeşlerin peşlerine takmıştı. Diğer gezegenler kendilerinden çalınan bu yıldızı yeniden almak için, Yedi kardeşleri Gökte kovalar dururlarmış.

Bildiğimiz üzere, "Zühre" burcunun altı tane yıldızı vardır. Yalnız Türk mitolojisine göre değil; Avrupalılara göre de "Zühre yıldızı başlangıçta yedi yıldız idi". Bu yıldızlardan birisi Büyükayı burcu tarafından çalınmıştı. Bunun için de Zühre yıldızı, gecesini gündüzünü bırakmış, yıldızını almak için Büyükayı burcunun peşine düşmüştü. İşte Türk mitolojisi, böyle bir mantık silsilesi kurarak, gök düzenini anlatmağa çalışmıştı.

 

Yukarıda anlattığımız efsaneler, daha çok, yüksek bir toplum seviyesine ulaşmış ve büyük devlet hayatı yaşamış Türklere ait idiler. Tabiî olarak bunların daha geri örnekleri de vardı. Belki de bunlar, Türk mitolojisinin temel din düşüncelerini teşkil ediyorlardı.

 

"Gök direği", dünyadan yükselen bir "Demir ağaç" gibi:

 

Meselâ Yakut Türklerine göre, "Dünyanın ortasında, Kutup yıldızına kadar uzanan bir Demir Ağaç vardı. Yer ve Gök yaratılırken, bu ağacın da tohumları atılmıştı. Yer ve gök gelişip de, büyüdükçe; bu ağaç da büyümüş ve yerle gök arasına gerilmişti". Bildiğimiz üzere Yakut Türkleri Kuzey Buz denizinin kıyılarında otururlar ve türkçenin tanınmış bir lehçesini konuşurlardı. Dış tesirlerden uzak kaldıkları için, en eski Türk kültürünü de saklıyabilmişlerdi. Öyle anlaşılıyor ki Yakut Türkleri, eski zamanlarda Ortaasya'da oturuyorlardı. Herhangi bir sebepten dolayı yurtlarında kalmamışlar ve kuzeye göç etmek zorunda kalmışlardı. İşte o günden bu güne kadar, buzlu, Tundraların ve geçilmez Kutup ormanlarının içlerine sıkışarak, insanlık ile ilgilerini kesmiş ve bu suretle de en eski Türk kültürünü zamanımıza kadar getirmişlerdi. Sibirya kavimleri arasında, onlar kadar geniş bir edebiyata sahip olan, hiçbir toplum yoktur. Yakut lehçesi de, Türk lehçeleri içinde, en zengin söz hazinelerini toplayan lehçelerden biridir. Bu sebeple bu kitapta, Yakut Türklerinin düşüncelerine, önemli bir yer verilmiştir.

 

"Göğün direği", kutsal bir "Demir-kazık" gibi idi:

 

Ortaasya Türklerinin "Demir-kazık", Yakutlar arasında "Demir Ağaç" şekline girmişti. Acaba bunların hangisi, Türk mitolojisinin, ana motifi idi? Bizce her ikisi de doğrudur. Türklerin hayatında, "Kazık" önemli rol oynayan bir alet idi. Türkün çadırının veya evinin önüne, çakıllı duran kazık, onun atını korur ve Türkün gözü de hep o kazıkta idi. Atı veya diğer hayvanları hep bu kazığın etrafında dönüp dururlardı. Bu sebeple Türk mitolojisinde, Kutup yıldızının bir kazık ve onun etrafında dönen gezegenlerin de, birer at olarak düşünülmüş olması, gerçeğe dayanan bir düşünce düzenidir.

 

Yakut Türklerinin düşüncesi ise, daha çok dinin temel inanışlarına dayanıyordu. Yakutların bu demir ağaçları da Ortaasya Türkleri için yabancı bir motif değildi. "Türklere göre, çadırın kubbesi gökyüzü ve direği de göğün direği idi". Bu direği Yakut Türkleri daha mitolojik bir şekle koymuş ve onu bir demir ağaç yapmışlardı. Veyahut da Türk düşüncesinin aslı böyle idi. Bizce bu, pek muhtemel görünmemelidir. Çünkü Yakutların bu düşüncesi, herhalde "Hayat-Ağacı" motifinin tesirleri altında kalmış olmalı idi. Türk mitolojisindeki Hayat Ağacı motifini, başka bir bölümümüzde incelemiş bulunuyoruz. Ama ne olursa olsun, bu demir ağacın bir "Demir direk" şeklinde düşünülmesi bile, Türk mitolojisinin temel prenbiplerine uygundur. Yakut Türklerinin yaşadığı bölgeler "Ren geyiği" sahaları idiler. Bu sebeple "Demir kazığa bağlı Ortaasyalıların yedi kurduna, yani Büyükayı burcunun yedi yıldızına karşılık; Yakutlar da demir ağaca bağlı yedi ala ren geyiği düşünmüşlerdi. Onlara göre, bu geyikler bu demir ağaca kalın bağlarla bağlanmışlar ve bu bağlarını koparmak için öteye beriye koşar ve uğraşır dururlardı?"

 

Görülüyor ki bütün bu efsanelerin, birbirinden çok uzak bölgelerde yaşayan Türkler tarafından söylenmiş olmalarına rağmen, ana düşünce ve mantık düzenlerinde bir birlik ve benzerlik vardı. Nihayet birinde Kutup yıldızına bağlanmış yedi azgın kurt olan Büyükayı burcu, diğerinde de yedi azgın geyik olmuştu. Esasen bu burçların yıldızlarına geyik diyen Türkler de yok değildi.

 

"Göğün direği", Türklerin kutsal bir "At kazığı" gibi:

 

Yakut Türklerinin bir efsanesinde Kutup yıldızı, demir bir ağaçla sembolleştirilmiştir. Diğer bir Yakut efsanesinde ise, Kutup yıldızına "Kutsal at kazığı" denmiştir. Yalnız bununla da kalınmamış, Kutup yıldızının ikinci derecede bir Tanrı olduğuna inanılmıştır. Bu Tanrıya da "At kazığının kutsal ruhu, Toyun" u denmişti. Bütün bunlar bize gösteriyor ki, Türklerin mitolojik düşüncelerinde her ne kadar ufak ayrılıklar var idiyse de; yine de bir noktada birleşme ve anlaşma görülüyordu. "Demir-Kazık" ile "Kutsal at kazığı" arasında, fikir ve düşünce bakımından bir ayrılık yoktu. Güney Sibirya'da yaşayan Moğol kabilelerinin efsaneleri ise, Türklerin düşüncelerinden derhal ayrılıyorlardı. Moğollar, Türklerin bu güzel düşünce düzenlerini bozmuş ve dejenere etmişlerdi. Onlara göre, "Gökte yaşayan Dokuz Demirci, Kutup yıldızını döğerek işlemişler ve bu yıldızdan bu Demir-Kazık yapmışlardı". Esasen bu kitabın ayrı bir bölümünde, Moğolların "Demircilik kültürünü" incelemiş ve bunların, eskiden ve hatta şimdi bile, demircilik san'atı ile bir ilgileri olmadığını söylemiştik.

 

3. DÜNYA, KUTUP YILDIZININ ETRAFINDA DÖNÜYOR

 

Türkler Kutup yıldızına yılnızca Demir-Kazık demişlerdi. Bu inanışın doğuşuna sebep olan düşünceleri ve astronomik düzeni, az önce açıklamağa çalışmıştık. Bu demir-kazık, yalnızca göğü de birleştiren bir kazık idi. Türklerin bu düşünce düzeni, Batıya doğru dalga dalga dağıldıkça, biraz daha dejenere olmuştu. Bununla beraber, daha açık ve belirli bir şekle de girmişti. "Kuzey-Batı Sibirya'da yaşayan Fin-Ugor kavimleri ise, Kutup yıldızına "Gök kazığı" demişlerdi". Bu deyimler, Finlere ve hatta Baltık denizi kıyılarına kadar yayılmışlardı. İzlanda'da bile Kutup yıldızına "Dünya kazığı" denmeğe başlanmıştı. Bu deyim ve düşüncelerin, Ortaasya'dan, ta İzlanda'ya kadar nasıl gittiğini, burada ispat edecek ve bu konu üzerinde uzun uzun duracak değiliz. Zaten bu meseleler inceden inceye araştırılmış ve Fin bilginleri tarafından, yayınlanmışlardır. Diğer gezegenlerin Kutup yıldızına bağlı olduğuna dair fikirlerin Hind mitolojisinde ve hatta İncil'de bile geçtiğini bilmiyor değiliz. Fakat gerçek bir kültür tarihçisi, her bölge ve her topluma göre değişen fikirler arasındaki ayrılığı gösterebilen bir kimsedir. Bu sebeple, yukarıda Türklerin astronomim düşüncelerine girmeden önce, günlük hayatlarını incelemekle işe başladık. Ayrıca, bu düşünce düzeninin günlük hayatın nasıl ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermeğe çalıştık.

 

İşte gökteki yıldızlar Kutup yıldızı etrafında dönerlerken, dünya da demir kazıkla bağlandığı kutup yıldızının ekseninde dönüyordu. Kuzey Batı Sibirya mitolojisine göre, "Tanrı, dünyayı yarattığı zaman, bir de kendisi gidip görsün diye, ilk Ana-Ata'yı göndermişti. Ana-Ata ve diğer ruhlar, dünya üzerine geldikleri zaman, dünyanın tıpkı bir tekerlek gibi döndüğünü görmüşlerdi. O zamanlar dünya nedense çok çabuk dönermiş. Bundan hoşlanmayan Tanrı, dünyanın daha yavaş dönmesini emretmiş ve bunun üzerine dünya daha yavaşlatılmış". Bu efsane Macarların çok yakın akrabaları olan Vogul kabilelerinden derlenmiştir. Bu sebeple, bu konu üzerinde Macarlar çok ciddi olarak durmuşlar ve Ortaasya ile Sibirya'da dünyanın dönmesi ile ilgili inançları bir araya getirmişlerdi. Gerçekten bu Batı Sibirya efsanesinde, herhangi yabancı bir tesir, hemen hemen yok gibidir. Daha doğrusu bu efsane, bu inanaçla ilgili en eski ve en iptidaî bir tipdir. Yıldızların böyle çabuk veya yavaş dönmesi, Yakut Türklerinin mitolojisinde de yer bulmuştu: "Eskiden gezegenler çok yavaş dönermiş. Bunun için de havalar çok soğukmuş. Bu soğuklardan büyük bir ızdırap çeken insanlar, gezegenlerin daha çabuk dönmesini istemiş ve hiç olmazsa bu yolla havaların ısınmasını dilemişlerdi. Elindeki sopası ile yıldızlara vuran bir Şaman, gezegenleri kovalamış ve onların daha süratli dönmesine sebep olmuştu. Bunun için de havalar ısınmış ve insanlar rahat etmişlerdi".

 

4. "ÇİFT BAŞLI KARTAL", GÖĞÜN DİREĞİNDE TÜNÜYOR

 

Köy Direkleri Üzerinde Kartal Heykelleri:

 

Göktürk bayrak direklerinin üzerinde altından yapılmış bir kurt heykelinin bulunduğunu, biliyoruz. Atillanın bayrağının üzerinde de, doğan cinsinden yırtıcı bir kuşun resmi veya heykeli vardı. Ortaasya'nın kuzey-batı kısımlarında, İrtis ve Konda nehri boylarında oturan Fin-Ugor kavimlerinden bazılarının oturduğu köylerin meydanlarında, bir direk bulunur ve bu direğe de "Dünya Direği" denirdi. Bu konuyu az sonra göreceğiz. Kuvvetli bir Türk tesiri altında kalmış olan bu köylerdeki böyle direkleri pek çok seyyah görmüştü. Fakat bunlar içinde en orijinal direk, Konde nehri kıyılarındaki bir köyde görülmüştür. Bu direğin, diğerlerinden farkı, üzerinde bir de kuş heykelinin oturtulmuş olması idi. Gerçi, diğer köylerin ortasındaki direklere de saygı gösteriliyor ve hatta kurbanlar bile kesiliyordu. Fakat böylesini hiç kimse görmemişti.

 

Gök direği üzerinde oturan "Çift başlı kartal" heykeli:

 

Bu kuşların direkler üzerine niçin konduklarını, yine Yakut Türklerinden öğreniyoruz: "Yakut Türkleri, sırıklar üzerine ağaçtan yapılmış çift başlı kartallar koymuşlardı. Tepesi çift başlı kartal heykelcikleri konan bu sırıkların üzerine, merdiven gibi enlemesine ağaçlar da çakmışlardı. Bu ağaçların sayıları, 7 ile 9 arasında değişiyordu. Bazıları da beş sırık üzerine bir tahta çakıyorlar ve çift başlı kartalı bu tahta üzerine oturtuyorlardı. Tahta, göğün ilk katı ve ortadaki sırık da, göğün direği oluyordu…"

 

Gök sırığına enlemesine çakılan 7 veya 9 ağaç, Türk düşüncesi ile ilgilenen kimseler için, çok şey ifade eden sembollerdir. Bilindiği üzere gök, Batı Türklerine göre yedi ve Doğu Türklerine göre ise, dokuz kattan meydana gelmişti. Bu duruma göre sırık, sembolik olarak göğün direği oluyor ve göğün direğinin üzerine de, bir çift başlı kartal oturtuluyordu. Bu düşünce düzeni, Çin denizinden ta İzlanda'ya kadar uzanan, bütün Altay kültüründe yer bulmuştu. Bu sebeple, geniş bölgelere yayılmış olan bu fikir, yer yer değişikliklere de uğramıştı. Bazıları, bu kutsal çift başlı kartalı, göğün üçüncü katına oturtmuşlar ve bazıları da onu, göğün dokuzuncu katına kadar çıkarmışlardı. "Göğün yedinci veya dokuzuncu katı, Büyük Tanrı'nın bir oturağı idi". Bazı Altay kavimlerince, çift başlı kartalı, Tanrı ile beraber oturtmak hoş gelmemişti. Bu sebeple onlar kartalı, birkaç kat daha indirmişlerdi. Tabiî olarak bu düşüncelerin hangisinin doğru olduğunu şimdiden kestirmek, oldukça güç bir iştir.

 

Türkler "Gök direği"ni, bir "Dayak" gibi düşünmüşlerdi: .

 

Teslim Sultan Abdal, yerin göğün olduğu kadar, Cehennemin de direğinden söz açıyor:

 

"Süren erenler süreği,

"Münkir, Cehennem direği,

"Süre gelmiş, süre gider!

"Dura gelmiş, dura gider!

 

Buradaki "Süren" ve "Sürek deyimleri, Türk düşünce tarihinde çok önemli bir yer tutarlar. Bu deyim, "Zaman ve Felek'in dönüş süresi" ile ilgilidir. Bin sene önceki tükçede buna "Ödhlek" derlerdi. "Direk" ise nihayet türkçedeki "Dayak" deyiminin bir karşılığıdır. Bu sebeple biz Türkler, göğün direği yerine çoğu zaman "Göğün dayağı" deriz. Nitekim Azmî Baba da, aynı deyimi kullanıyor:

 

"Yerleri temelsiz, göğü dayaksız,

"Durdurursun aceb, iskâncı mısın?"

 

Türkler, eski ve orta İran edebiyatının tesiri altında kalmışlardı. İran edebiyatını iyice araştırırsak bunlara benzer bazı örnekler de bulabiliriz. Ne yapalım ki, bizim deyimler, de belki de iki bin senelik türkçe deyimlerdir. Bunu da, insanlığın müşterek düşünceleri olarak kabul edip, geçelim. Eski Türkler bu direği daha maddî düşünmüşlerdi. "Bunun için de Yakut Türkleri, kurbanların yere dikilen bir sütuna verirler ve buna da 'Ağır bağah', yani 'Kurbanlık kutsal sütun" derlerdi. Her kutsal ormanın, direği sayılan büyük bir ağaç da vardı ki, buna da 'Ağır mas' derlerdi. Yakutlar, çadır direği ile avlu sütunlarına da, 'Bağah" adı verirlerdi".

 

5. KÖY MEYDANLARINA DİKİLEN "GÖK DİREKLERİ"

 

Finlandiyalı bilginler Ortaasya ve Sibirya'da büyük seyahatlar yapmış ve kendi atalarının eski kültürlerini toplamak istemişlerdi. Tanınmış Fin bilgini K.F. Karyalainen, İrtiş nehri boylarında gezmiş ve çok değerli bilgiler toplamıştı. Ayrıca bu bölgede, köyün orta meydanına bir "Gök direği" dikme adetinin, çok yaygın olduğunu da hayretle görmüştü. Bu köylerde genel olarak Finler ve Macarlarla akraba kavimleri, Türk köyleri ve obaları ile sarılmıştı. Bu sebeple, bu tanınmış Fin bilgini de, İrtiş boyundaki Ostyak köylerinin, kuvvetli bir "Türk tesiri" altında bulunduklarını söylemekten kendini alamamıştı. Aralarındaki tek fark, Türklerin müslüman olarak bu aretleri kaldırmış olmaları ve Ostyakların ise, eski dinlerini muhafaza etmiş olmaları idi. Şüphesiz ki İslâmiyet ile ortadan silinmiş olan bu adetler, İslâmiyetten önce, Türk obalarında da yaşamıştı.

 

Öyle anlaşılıyor ki daha önceleri, köy ve obaların ortasına dikilen direklerin tepesinde, bir kuş ve hatta "Çift başlı bir kartal heykeli" de bulunuyordu. Fakat zamanla ve özellikle batı bölgelerinde, bu kuş heykeli koyma adeti yavaş yavaş kaybolmuştu. Nitekim geçen asırda İrtiş nehri boylarını gezen bazı seyyahlar, köy ortalarına dikilen gök direklerinin tepesine konmuş kuş heykellerini de görmemiş değillerdi. "Meselâ Batı Altaylardaki Konda nehri kenarında bulunan bir köyde, direk dikilmiş ve direğin üzerine de kurşundan dökülmüş bir kuş konmuştu. Kuşun bulunduğu yerin tam altında da, tahtadan yapılmış bir sahanlık bulunuyordu. 'Bu da, Yakut Türklerindeki göğün çatısını temsil eden tahta sahanlıktan başka bir şey değildi". Kuzeye doğru, Yenisey Ostyakları ile Samyedlerin terkedilmiş köylerinde de böyle kuşlu direklere rastlanıyordu.

 

6. ÇADIRLARDAKİ GÖK DİREKLERİ

 

Büyük devletler kuran Türkler gelişmiş ve bir çok eski Türk adetlerini bırakmışlardı. Buna rağmen bazı inanışlar da vardı ki bunlar, Türklerin zihinlerinden bir türlü silinmemişlerdi. Bunun içindir ki, hem eski Türkler ve hem de bugünkü Sibirya'daki geri Türk kavimleri, "Çadırı bir gök kubbesi, çadırın direğini Gök direği ve bacasını da göğün kapısı gibi" düşünmüşlerdi.

 

Hem eski Türklere ve hem de Altay Türklerinin Şamanlarına göre, "Çadır, küçük bir Dünya idi". Bu sebeple Şamanların çadırlar içinde yaptıkları din törenleri, kültür tarihi bakımından her zaman için, büyük bir önem taşırlardı. Meselâ böyle bir töreni çok kısa olarak özetleyelim: Şamanların "Göğe çıkma" törenleri, özel olarak kurulmuş bir çadır içinde yapılıyordu. Törene başlarken ellerindeki davulu çalarak dua eden Şamanlar, göğe çıkmak için adım adım çadır direğine tırmanıyorlardı. Bazan da çadır içine bir kayın ağacı dalı getirilip, konuyor ve ucu, çadırın bacasından dışarıya çıkarılıyordu. Ağacın dallarına basan Şaman, her üst dala geldikçe, yeni dualar ediyor ve içkiler sunuyordu. Çadırın bacasına eriştiğinde de artık göğün kapısına gelinmiş oluyordu. Bazı bölgelerdeki Şamanlar çadırın bacasında dururlar ve daha öteye gitmezlerdi. Bazıları da, bacayı da aşarlar ve çadırın üstüne çıkarlardı".

 

Göğe çıkma törenlerinde en doğru sayılan hareket, şüphesiz ki Şamanların bacayı aşmadan durmaları idi. Çünkü burası, Kutup Yıldızı'nın meydana getirdiği "Gök kapası" idi. Bundan sonra artık, Tanrının aydınlık ülkeleri ile ruhlar âlemi başlıyordu. Şamanların çoğu, kişisel güçlerini göstermek için, bu çizgiyi aşıyor ve dinin esas prensiplerinden birini, bu yolla çiğnemiş oluyorlardı.

 

Bazı yerlerde de, "Çadırın içinden çıkarılan bu sırıklar, bayrak direği şeklinde yukarıya doğru uzatılır ve üzerine de bezler asılırdı". Öyle anlaşılıyor ki Türkler arasında bu adet, İslâmiyetten sonraki çağlarda da devam etmişti. Doğu Türkistan'da bol miktarda görülen, mezar ve camiler üzerindeki bayrakların anlamı, henüz daha izah edilmiş değildir. Sibirya Soyot'ları arasında dolaşan Danimarkalı bir etnoğraf, önemli bir çadır bulmuştu. "Çadırın bacasından yukarıya doğru direkler uzatılmış ve bu direkler üzerine de, türlü renkte bezler bağlanmıştı. Bezlerin çoğu da mavi, beyaz ve sarı renkteki paçavralardan çıkarılmıştı. Mavi beyaz ve sarı renkler (Altay kavimlerinin" kutsal renkleri idi". Öyle anlaşılıyor ki, bu direklerin birden fazla olmasının da bazı sebepleri vardı. Bilindiği üzere Türk kavimlerinde de, "Her yönün bir rengi vardı". "Yön renkleri", Türk mitolojisinde de önemli bir rol oynamıştır. İlgi çeken nokta, bu fakir çadırın tepesinden çıkan direklerin de, üzerlerindeki bezlerin renklerine göre, göğün ayrı yönlerine yöneltilmiş olmaları idi. çadırın içindeki direkleri tabanına, taştan ve basit bir sunak yapılmış ve bu sunağa, sık sık hediyeler konduğu da görülmüştü. Ayrıca sunağın etrafında, bir çok hayvan heykelcikleri de sıralanmıştı. Şamanizmin çok önemli bir motifi olan bu hayvan figürleri de bu gök direklerinin kutsallığını tamamlamış oluyorlardı.

 

7. "BAYRAK" VE AĞAÇLARA BEZ BAĞLAMA

 

"Ağaçlara bez bağlama adetinin kökleri hakkında":

 

Kutsal yerlerdeki ağaçlara bez bağlama âdeti, geniş bölgelere yayılmış, çok eski bir inanıştır. Bir Türk Kültürü araştırıcısı olarak, Anadolu'daki adetleri Avusturulya yerlileri ile karşılaştıran bazı meslektaşlarımızın metodlarına uymamıza imkân yoktur. Eski Türklerde, nasıl yerle göğü birleştiren bir kazık, bir direk veya efsanevî bir ağaç varsa, meselâ Başkurt Türklerinde de her kabilenin, orman içinde kutsal bir ağacı vardı. "O ağacın üzerinde de, aynı kabilenin 'Töz'ü sayılan kutsal bir kuşu tünerdi". Bu bilgileri, kendi yaşantısına göre veren sayın üstad Prof. Abdülkadir İnan, ağaçlara bez bağlama adeti için de, kısa olara şöyle demektedir: "Ağaçlara bağlanan paçavra, kıl tüy gibi nezirler de bu fetişlerdendir".

 

Yukarıdaki bilgiler, bize bir çok şeyler öğretmektedirler. Göktürk bayraklarının ve Atilla'nın bayrağının üzerinde de, bir "Kartal" ın tünemiş olarak gösterilmesi, boş değildi. Bu "Devlet armaları", nedenlerini çok eski Türk dininde ve inanışlarından alıyorlardı.

 

Bundan önceki bölümümüzde de, Sibirya'daki bir Soyot çadırında görülen gök direklerini örnek olarak almış ve bunlar üzerine bağlanan bez parçalarından söz açmıştık. Ayrıca bunlar, Türkistan'da bol miktarda görülen hem "Mezar bayrakları" ve hem de üzerlerine "Bez bağlanan kutsal ağaçlar" ile karşılaştırmıştık. Öyle anlaşılıyor ki Türklerde, "Bayrak asma ile ağaçlara ve sırıklara renkli bezler bağlama adetleri, köklerini aynı din inanışlarından alıyorlardı". Bu kutsal bezli direkler, sonradan bayrak şeklinde kullanılmağa başlamışlar.

 

Yukarıda da söylediğimiz gibi, direğe veya ağaçlara asılan bezlerin renkleri, göğün ve dünyanın yönleri ile, kutsal sayılan şeylerin birer sembolü idiler. Çadırların ve direklerin üzerine asılan bayraklar, renklerine göre, aynı zamanda birer haberci de sayılırlardı. Meselâ Türklerde, "Çadır veya ev üzerine asılan siyah veya beyaz bayrak, bir yas âlameti ve habercisi olarak görülürdü".

 

Güneş

Türk mitolojisinde güneş, önceleri daha büyük bir öneme sahipti. M.S. 763 de Uygurlar "Mani" mezhebini kabul edince, yavaş yavaş "Ay"da büyük bir önem kazanmağa başlamıştı. Bununla beraber Büyük Hun Devleti zamanında hem güneşe, hem de aya, ayrı ayrı saygı gösterildikten sonra, kurbanlar kesildiğini de biliyoruz. "Türklerde güneş doğunun, ay da batının sembolü idiler". Tabiî olarak zaman zaman, bütün bu düşünce düzenleri değişe durmuşlardı. Meselâ, Teleüt Türklerine ait bir efsane de, "Ay kuzeyin ve güneş de, güneyin sembolü idiler". Bu yönleme, göğün en üst katında duran "Gök kartalı"nın duruşuna göre yapılmıştı. Söylendiğine göre, "Bu kartalın sol kanadı ayı, sağ kanadı da güneşi örtüyordu". Bu duruma göre kartalın başının doğuya bakması gerekiyordu. Bu duruş da, Türk mitolojisine uygun bir yönleme idi. Yine aynı efsaneye göre ay, karanlıklar ve geceler diyarı olan kuzeyin; güneş de aydınlığın hüküm sürdüğü ve gündüzler diyarı olan güneyin sembolü idiler.

 

Fakat eski Türklerde, "Güneş doğunun sembolü idi". Onlara göre güneşin doğduğu yön, çok önemli idi. Esasen yönlerin söylenişinde kullanılan deyimler de hep güneşle ilgili idiler. Meselâ "Gün batısı" "Gün doğusu" gibi. Göktürkler, yönlerini tayin ederlerken, yüzlerini doğuya, yani güneşin doğduğu yöne dönerlerdi. Bunun için de doğuya "İlgerü", yani "İleri" demişlerdi. Oğuz Destanı'nda da, sabaha, tan ağırmasına ve gün çıkmasına büyük bir önem verilmişti. "Bütün hayat, o gün ve güneşle başlıyordu. Güneş battıktan sonra ise, her şey duruyordu". Böyle bir anlayış, atlı Türkler ve savaş düzeninde yaşayan kavimler için, normal görülmelidir. Altay bölgesinde yaşayan Türk Şamanlarının kapıları da, daima doğuya açılıyordu. Halbuki normal olarak Türk halkları, güneş görebilmeleri için, kapılarını güneye açarlardı. Görülüyor ki, dinî ve manevî bir görevi olan Şaman, bu umumî kaideyi bozuyor ve eski din düzenine uyuyordu. Gerek Yakut Türklerinde ve gerekse Altay yaratılış destanlarında, "Cennet ile hayat ağacı da doğu bölgelerinde bulunuyorlardı".

 

Türklerde genel olarak, "Güneş-Ana" ve "Ay-Baba" deyimleri kullanılıyordu. Bu sebeple bütün masal ve efsanelerde, güneşin dişi ve ayın de erkek olarak rol oynadığını görüyoruz. Önasya kültürlerinde de, güneş dişi ve ay da erkekti. Tabiî olarak karşılıklı tesirlerin ne zaman meydana geldiğini kestirmek çok güçtür. Mısır'daki Türklerin menşei ile ilgili olarak anlatılan efsanede de, "Güneş, Saratan burcuna girdiği bir sırada, suyu ve toprağı ısıtmağa başlıyor. Bu sular ile balçıklar bir mağarada toplanıyorlar ve mağara da, onlara bir ana rahmi vazifesi görüyor. Bu balçıklardan meydana gelen Türklerin ilk atası da, Ay-Ata adını alıyor". Burada da güneş, yine anne rolünü oynar gibidir. Fakat baba ortada yoktur.

 

Yakut Türkleri, ay ile güneşi iki ayrılmaz kardeş gibi kabul ediyorlardı. Onlara göre "Güneş Tanrısı" (Kün-Toyon) daha önemli idi. Yakut efsanelerinde, "Ay ile güneşin aralarında kavga ettiklerini de görüyoruz. Büyük kahramanlar ve iyi insanlar, genel olarak ay ile güneşin himayesinde idiler. Kötü ruhlar ise onlarla, süresiz olarak savaş halinde idiler. Bu kötü ruhların bazan, güneşi kovalayıp yakaladıkları da oluyordu. Güneş tutulması olayı, böyle kötü ruhların güneşi mağlûp edip de, ele geçirdikleri zaman meydana geliyordu. Yakutlar, ay ve güneş bayramını da ilkbaharda yaparlardı".

 

Altay Türklerine göre, "Büyük Tanrı Ülgen, ay ile güneşe dokunan bir dağda otururdu. (Bazı hikayelere göre ise) Tanrı Ülgen, ay ile güneşin daha da ötelerinde idi. onun tahtı, çok uzaklardaki yıldızlar üzerinde kurulmuştu. Esasen, ay ve güneşi yaratan da, yine Tanrı Ülgen idi. (Altay Türklerine göre), güneşin kırıntılarından meydana gelmiş ve insanlara daima iyilik getiren, bir Tanrı da vardı. Bu Tanrının adı, "Suyla" idi. Bu Tanrı insanları daima korur ve onların, gök altında rahat ve huzur içinde yaşamalarını sağlardı.

 

"Güneşin oluşu" ile ilgili efsaneler:

 

Aşağıda özet olarak vereceğimiz bir Altay efsanesi, yine Altay Türklerinin "Türeyiş" efsaneleri ile yakından ilgilidir. Altay türeyiş efsanelerinde de, önceleri sonsuz bir denizden başka bir şey yoktu. Aşağıdaki efsaneye göre ise, ay ile güneş bir ayna (Toli) dan başka bir şey değil idiler. Cengiz Han'ın en küçük oğlunun adı da "Toluy", yani "Ayna" idi. Bu inanışa göre, "Ay ile güneşin kendi kendilerine, sahip oldukları bir güç veya kudretleri yoktu. Bunlar, yalnızca Tanrı'nın verdiği ışık ve sıcaklığı yansıtmaktan başka, bir iş yapmıyorlardı. Nihayet bir maden parçası olan aynadan başka bir şey değil idiler. Bu sebeple, Şamanların ayna ile fala bakmalarını, bu inanışlarla ilgili görenler olmuştur. Şamanlara göre, dünyada ne olmuş ve ne olacaksa, her şey ve her olay, bu aynaya vururdu. Tabiî olarak Şaman'ın elindeki ayna da, ay ile güneşin bir sembolü idi. şaman, elindeki bu güneşe bakarak falını açar ve gelecek hakkında fikirlerini söylerdi.

 

Batı Sibirya kavimlerinden Ostyak'lar ise, ellerine bir ayna bile almağa lüzum görmeden güneşe ve üzerindeki lekelere bakarak fallarını açarlardı. Şamanlar elbiselerinin üzerinde, ay ile güneşin resimleri bulunan madenî pilâkalar da taşırlardı. Bunlar da hep, fal açma ve sihir yapmağa yarayan, aynı zamanda ayna yerine de geçen aletlerdi. Artık bu eşyaların nevileri, Şaman'ın zenginliğine ve büyüklüğüne göre değişirdi. Yanlarında yerli aynalar taşıyan Şamanlar olduğu gibi; Çin'den getirilmiş ve üzerinde, gökteki "Oniki burcun" resimleri bulunan ithal mallarına sahip olan Şamanlar da vardı. Güneşin oluşu ile ilgili Altay efsanesi şöyledir:

 

"Ne ay, ne güneş varmış, insanlar uçarlarmış,

"Uçanlar ısı verir, ışıklar saçarlarmış.

"Nasıl olmuşsa birgün, bir insan hastalanmış,

"Tanrı bir şey göndermiş göğün içinde yanmış.

"Aynaya benzer şeyler, büyümüş büyümüşler,

"Onların ışıkları, gökleri bürümüşler.

"Bunlar göklerde yanan, ayla güneş olmuşlar,

"Yeryüzünde yaşayan, insana eş olmuşlar".

 

Altay Türklerinin yukarıdaki efsanelerini, Kalmuk'lar biraz daha değiştirerek, şöyle anlatırlar:

 

"İnsanoğlu yaşarmış, Tanrı'nın göklerinde,

"Ne suç ne günah varmış insanın köklerinde.

"İhtiyaç duymazlarmış, ne ay, ne de güneşe,

"Tanrıyla yaşarlarmış yokmuş gerek bir eşe.

"Tanrı onlara kızmış, insana şekil vermiş,

"Dünyaya gidin demiş yeryüzüne göndermiş.

"Ne ısı, ne de sıcak, insan saçamaz olmuş,

"Tanrıya güneş için, insanoğlu yalvarmış,

"Tanrı güneşle aya, buyurmuş hep parlamış".

 

Türk mitolojisine göre, "Gökte bir güneş ve bir tane de ay vardı". Kuzey-Doğu Asya ve Moğol'larına gidildikçe, onların mitolojisinde, güneşin sayıları daha da çoğalır. Bu, daha ziyade Budizm'in ve Güney Asya kültürlerinin tesiri ile meydana gelmiş bir inanç olmalıdır. Meselâ, Çin mitolojisine göre 10 ve Hint mitolojisine göre 7 güneş vardı. Asya'nın kuzey-doğu uçlarında yaşayan iptidaî kavimler, önceleri genel olarak "Üç güneş" in var olduğuna inanırlardı. Bu bölgede yaşayan Gold'lara ait bir efsaneyi burada vermeden geçemeyeceğiz:

 

Yer ile gök imişler, ta ezelden akraba,

Ayla güneş demişler: "Ah bunlar da ne kaba!"

Hücum edip almışlar, ayla güneşi gökten,

Yerde zindan yapmışlar hapse koymuşlar kökten.

Zalimmiş yer nedense, onları hep ezermiş,

İyi kalpli gök ise, kendini hep üzermiş.

Gök hemen kirpi olmuş, göklerden yere inmiş,

Yerle bahse tutuşmuş, bahiste yeri yenmiş.

Demiş: "Bana bir at ver ayna gibi çok parlak,

"Yer aramış denemiş, mızrak at bulamamış,

Güneşle ayı vermiş, daha çok tutamamış.

 

Güneşin "sıcaklık" ve ayın da "soğukluk" sembolü olması:

 

Altay Türklerinde genel olarak güneş sıcağın ve ay da soğuğun sembolü olarak görülür. İnsanların, gündüzleri sıcaktan yanarken; geceleri de soğuktan üşümeleri, bu inanışın doğmasına yol açan en önemli sebeplerinden biri olsa gerekti. Aşağıya özetini çıkardığımız efsane, Altay dağlarının kuzeyinde yaşayan Teleüt Türkleri tarafından anlatılmıştır:

 

Yeryüzünde yaşarmış büyük güçlü bir hakan,

Güzel bir kızı varmış, bayılırmı her bakan.

Hakan demiş: "Kızıma, lâyıktır ayla güneş,

"İnsanoğlu neyime, nasıl olsun ona eş!"

Almış kızını koymuş, küçük bir çöpten eve,

Ayla güneşi tutmuş, indirmiş gökten yere,

Ayın sabrı kesilmiş, az bakmış pencereden,

Yemekler buz kesilmiş, fırlamış tencereden.

Han'ın sözüne kanan, güneş kapıdan bakmış,

Gökyüzüne uzanan, alevler evi yakmış.

Hakan demiş: "Güneş ay, insanların neyine"

"Kendini bir insan say dön kızım sen evine!"

 

"Güneşin yaratılışını" anlatan ikinci Altay efsanesinde de Budist tesirleri görebiliyoruz. Esasen Hindulara göre de ay erkek ve güneş de dişi idi. bu efsane de öncekini tamamlamaktadır. Anlatışta Budist tesirlerin açık olarak görülmesine rağmen hikâye, Altaylıların inanç ve üslûpları ile erimiş ve yerli bir mitoloji haline gelmiştir:

 

Bay Tanrı Oçirvani bir gün bir ateş bulmuş,

Ateşi kılıcının, hemen ucuna koymuş.

Bu ateşi çevirmiş, kılıcının ucunda,

Güneş hemen belirmiş ta göklerin burcunda.

Soğuk sulara kızan, Tanrı kılıcı vurmuş,

Ay gibi topraklaşan, sular gökte ay olmuş.

 

AY

 

"Ay'ı kurtlar yakalar, iyice bir yolarmış,

"Ay, eve gidip yatar, yarası kan dolarmış!…"

Türk – Altay Efsanesinden .

 

Ay – Dede ile Öksüz kız efsanesi:

 

İnsanoğlu parlak gecelerde aya bakmış ve aydaki lekeler üzerinde uzun uzun düşünmüştü. Bu lekeler üzerinde hayal kuran insanlar, ayrıca onlar için şiirler yazmış ve efsaneler de düzmüşlerdi. Bugün Avrupa'daki masallar bile, ayda bir sırığın ucuna iki tane kova takmış bir kızın, yürüyüp durduğunu anlatır dururlar. Ortaasya'daki efsaneler de, ay da sırıkla su taşıyan iki kovalı bir kızın yürüdüğünden söz açarlar. Bu inanışın Avrupa'dan mı, Ortaasya ve Sibirya ya; yoksa Sibirya'dan mı, Avrupa'ya gittiğini, şimdiden kestirmek çok güçtür. Yalnız bir gerçek varsa, o da Sibirya'nın buzlu ve karanlık Tundralarından, doğuda Bering boğazına ve hatta Amerika kıtasının kuzeyindeki Alaska yerlilerine kadar, bu inanışın yayılmış olduğudur. Ne olursa olsun, bu içli ve güzel masalın, Kuzey Sibirya'daki Yakut Türklerinde söylenen iki değişik anlatılışını, burada özetlemeden geçemeyeceğiz.

 

Annesiz bir kız varmış, su taşırmış sırıkla,

Geceleri ağlarmış, soğuktan hıçkırıkla:

"Ey güzel ay, ey kutsal, ne olursun beni al!

"Buraya gel suya dal, eş yap beni göğe Sal!"

Dermiş kız haykırırmış, hep aya yalvarırmış,

İmdada çağırırmış, sesi göğe varırmış.

Çok soğuk bir geceymiş kız yine suya gitmiş,

Ay da gece gökteymiş, kız için yere inmiş.

Ay hemen kızı almış, ta evine götürmüş,

Ay her dolun oldukça bu kız ay da görünmüş.

 

Yakut Türklerinde anlatılan diğer değişik masalda, ayrıca bir de "Üvey anne" motifi ilâve edilmiştir. Birinci masalda güneş yokken; burada ayın rakibi olarak ortaya çıkmaktadır:

 

Annesiz bir kız varmış, sırıkla su taşırmış,

Üvey anne yüzünden, kız sabrını taşırmış.

Kadın alayla dermiş, kız biraz geç kalınca:

"Büyük adam olursun, ay gün seni alınca!"

Kız gece suya gitmiş, dua etmiş gönlünce,

Ay hemen yere inmiş, kızı yerde görünce.

Kız saklanmış korkuyla, bir fundanın dibine,

Almış kızı fundayla, Ay götürmüş evine.

 

Ay – Dede ile Yedi başlı devin savaşı:

 

Eski Türk inanışlarına göre ay ile güneş, insanlara daima iyilik getiren ve onları koruyan iki kutsal kudretti. Ay ile güneş insanoğlunu her zaman göz altında bulundurur ve onları kötü yola sapmadan korurlardı. Aşağıdaki, Altay Türklerinin anlattıkları masal da, bunun bir örneğidir:

 

Çok çok eski çağlarmış büyükçe bir dev varmış,

Nice çok canlar almış, insanoğlu az kalmış.

İnsanlar toplanmışlar, ta Tanrıya varmışlar,

Kurtar bizi diyerek, Tanrıya yalvarmışlar.

Bu çok güç vazifeyi, Tanrı güneşe vermiş,

"Yakarım ben dünyayı, ay yapsın işi dermiş".

Ay dünyaya inerken, hava da çok soğukmuş,

Dev böğürtlen yer iken, ağaçla göğe uçmuş.

Ay gökte dolun iken dev ayda görünürmüş,

Böğürtlenini yerken, keçeye bürünürmüş.

 

Bu efsanede de görülüyor ki, güneş sıcak, ay ise soğuktur. Ay her girdiği yeri soğutur ve hatta soğuğu ile, güneşin bile yenemediği yenemediği kötü ruhları yenebilirdi. Fakat ayın bu soğuğu insanlara zararlı değildi. İnsanlar ona karşı kendilerini koruyabilirlerdi. Bundan önceki efsaneler de ay, öksüz kızı götürürken ağacı da beraber almıştı. Burada da ağaç, devle beraber götürülmüştür. Soğuk bölge Türkleri tarafından anlatılan bu masallarda, aya ve soğuğa fazla önem verilmiştir. Hatta güneşin sıcaklığı bile küçüksenmiştir. Bu sebeple de güneş, aydan daha az güçlü olarak gösterilmiştir. Güneşin, ışıklarını ve sıcaklığını esirgediği bu bölge halklarının böyle düşünmelerinde, elbette ki hakları vardır.

 

Ay-Dede'yi yiyen kurtlar:

 

Ay bazan, tepsi gibi büyük ve parlak olur; bazan da küçülür ve donuklaşır. Elbette ki insanlar, bunun sebebi nedir diye, akıllarını yormuş ve düşünmüşlerdi. Ay niçin küçülür ve niçin büyürdü? Herhalde ay, her küçüldükçe onu bir şey yemekte ve bitirmekte idi. Bunu yiyebilecek şey de, kutsal kurtlardan başka bir şey olamazdı:

 

Ay her dolunlaştıkça kurtlar ayılar yermiş,

Ay azıcık kaldıkça, kurt ayılar gidermiş.

Ay gider bir ay yatar, yarasını sararmış,

İyileştikçe çıkar, yine gökte parlarmış.

Ayı, kurtlar yakalar, iyice bir yolarmış,

Ayı yine gidip yatar, yarası kan dolarmış.

 

Bu inanış, Ortaasya ve Sibirya'da çok yayılmıştır. Fakat her kavim, bu ayın yeniş ve parçalanışını, kendi kutsal hayvanlarına yaptırıyordu. Meselâ Moğollarla, Kuzey-Doğu Sibirya'daki Gilyak'lar Gökteki ayı, kendi köpeklerine; kuzey kutbuna yakın oturan halklar ise, ayılara yedirtiyorlardı. Ama Türk halklarına göre köpek, kötü ve adî bir hayvandı. Kurtların yanında da çok güçsüz kalıyordu. Bu sebeple Yakut Türkleri, diğer komşularından ayrılarak ayı, kurtlara kovalatıp ve sonra da onlara yedirtiyorlardı.

 

Altay Türklerinde de aynı efsaneyi görüyoruz. Yalnız burada, Kurtların yerine "Yedi başlı dev" yani "Yelbegen" geçmiştir. Bu Altay masalı, ana motifler bakımından, "Sırıkla iki kova su taşıyan ökzüs kız" efsanesine de benzer. Öksüz kız efsanesindeki ağaç veya funda da ayda görülmektedir. Ancak Altaylarda, kızın yerine, dev geçmiştir:

 

Yedi başlı Yelbegen, adlı büyük dev varmış,

Öç alır ay güneşten, onları yer yutarmış.

Büyük Tanrı Bay-Ülgen, aya bakar sararmış,

Ayı bitirip yiyen, bu deve ok atarmış.

Dev bazan yıldızları, kovalar götürürmüş,

Sonra da parçalarmış, ağzından tükürürmüş.

Yıldızlar bu azgından, kaçarmış hep göklere,

Dev onları ağzından, saçarmış hep göklere.

 

Yine Altay Türklerine göre, "Ayın tutulması" olayı da, yine bu "Yedi başlı dev" yüzünden meydana gelirdi. Bunun için Altay Türkleri ay tutulduğu zaman şöyle derlerdi:

"Yine Yelbegen, (Yani yedi başlı dev) ayı yedi".

 

Aydan Türeyen Türk Soyları:

 

Uygurca Oğuz-nâme'de Oğuz-Han'ın babasının adının, "Ay-Han" olduğu söylenir. Maalesef, bu Oğuznâme'nin başkısmı kaybolmuştur. Bu sebeple, bu "Ay-Han"ın kim olduğunu anlayamıyoruz. Bilindiği üzere, Oğuz Han'ın ikinci oğlunun adı da, Ây-Han" idi. Burada "Ay-Han" yalnızca bir ünvandır. Yoksa bazılarının dedikleri gibi, Ay-Han, "Ay'ın Han"ı, Kün-Han da "Güneş'in Han'ı değillerdi. Elbetteki Ay-Han, Türk mitolojisinde ay'ı temsil eden sembolik bir ad idi. Türklere göre ay, erkek idi. "Ay-Ata" deyim ve adları, buradan geliyordu. Türk-Moğol efsanelerinde "Ay'ı, çocuk doğurtan bir baba olarak" da görüyoruz. Meselâ Çingiz-Han'ın atalarından Alan-Ko'a, ay ışığından gebe kalmıştı. Bazı kaynaklar da, Ay'ın bizzat çadırdan içeri girerek kadını gebe bıraktıklarını söylerler. "Türklerdeki Gök-Kurt (Kökböri) ise, gökteki Tanrı'nın, yerde şekillenmiş bir sembolü idi. bunun için de Göğün rengini almıştı". Aydan gebe kalan kadınlara ay, sarışın bir adam şeklinde gelmiş ve köpek şeklinde gitmişti. Çin'de "Altın" ve "Sarı renk", imparator'un bir sembolü idi. Bu sebeple Moğol efsanelerinde, Çin tesirleri aranırsa, ihtiyatsızlık olmayacağı kanaatındayız.

 

TÜRKLERE GÖRE "İNSAN"

1. "KİŞİOĞLU", ÜÇ KUTSAL VARLIKTAN BİRİ

 

Eski Türkler, "İnsanoğlu" na, "Kişioğlu" derlerdi. Türk mitolojisinde, "Kişioğlu, kâinatın üç önemli varlığından biri idi". Göktürk yazıtları şöyle diyordu: "Yukarıda gök, aşağıda yer yaratıldığında, ikisi arasında da kişi oğlu yaratılmış". Bundan da anlaşılıyor ki, "İnsanoğlu", gök ile yer gibi, Tanrının yarattığı büyük varlıklardan biri idi. İslâmiyette de şüphesiz ki, "Âdem Tanrının yarattığı en değerli varlıktı". Kur'an'a göre, "Tanrı insanı, kendi sûretinde yaratmıştı". İnsanoğlu en sonra yaratıldığı için de, bütün varlıkların en olgunu ve aynı zamanda, kâinatın da bir hülâsası gibi idi.

 

2. ALTAY DESTANLARINDA "İNSAN"

 

Altay ve Sibirya destanlarında da şeytan, ile insanoğlu, rekabet halinde idiler. Türk mitolojisi adlı eserimizde, bu efsanelerin hepsi bir araya getirilmiştir. Bu destanları şöyle özetleyelim:

 

İNSANIN YARATILIŞI

Bir insan şekli yapmış Tanrı bir gün çamurdan.

Demiş ki: "İnsanoğlu, türesin bu hamurdan!

Düşünmüş ki ne duyar, ne hisseder bu çamur,

İnsanoğluna çok var, yetişmez yalnız hamur.

Demiş: "Uçup çıkayım göklere bir ruh bulayım,

"Çamura ruh katayım, tam bir Tanrı olayım".

Tanrı ne yaratsaymış, Şeytan da kıskanırmış,

Hele fırsat bulsaymış, ne korkar utanırmış.

Tanrının çıplak tüysüz, bir de köpeği varmış,

Yabancıya vermez yüz, tepinerek havlarmış,

Tanır demiş köpeğe: "Eğer Şeytan gelirse,

"Sakın aldanmayasın, sana bir şey verirse".

Bir ruh bulayım diye, Tanrı uzaya çıkmış;

Tanrı ne yapmış diye, Şeytan ortaya çıkmış.

Köpek Şeytanı görmüş, korkutarak havlamış,

Bakıp köpeği süzmüş, güzel sözle tavlamış.

Demiş: "Ey köpek niçin tüysüzsün sen doğuştan.

"Titriyor bak hep için, rahatın yok soğuktan;

"Tanrı'nın İnsan'ına, gel yol ver bir bakayım;

"Senin tüysüz sırtına, altın tüyler takayım!"

Köpek bu söze kanmış, havlamamış Şeytana,

Şeytan çamuru almış, tükürmüş ilk insana.

Şeytanın tükrüğüyle, köpek de hep boyanmış,

Altın tüy buldum sanmış, pis tüylerle donanmış.

Tanrı dönünce bakmış, insanı tükrüklerle,

Köpek de dolaşıyor, gururla pis tüylerle.

Köpeğe demiş: "Doyma insandan rahat bulma.

"Nefret etsinler senden, dayaktan eksik olma!"

Tanrıdan kıllı imiş, atası ilk insanın,

(Vücudu da kıllıydı, aslında Oğuz-Han'ın).

Şeytanın tükrüğünü, çevirmiş Tanrı içe,

" İnsanın iç yüzünü, getirmiş Tanrı dışa.

İnsan ölümlü olmuş, içi hastalık dolmuş,

Fesat kalbini yolmuş, insan gökten kovulmuş.

Güzelmiş dıştan insan, sakın bakıp aldanma!

Güdermiş içten Şeytan, sakın aldanıp kanma!

 

Şeytanın tükrükleri içinde kalan insanoğlu, hilekâr, yalancı ve kötü olmuş. Gerçi bu yüzden, insanın dışı temiz görünürmüş ama; Şeytanın tükrükleri ile dolu olan içi, fesatla sıvanmış imiş. Tanrı göklerde yaşasın diye yarattığı insanoğlunu, Şeytanın bu hareketi yüzünden beğenmemiş ve yeryüzüne indirmiş demiş ki: "- Git seni gözüm görmesin, git de yeryüzünde yaşa, gerektiği zaman öl ve gerektiği zaman da doğ! Sen gökyüzünde ölümsüz olarak yaşamağa lâyık bir mahlûk değilsin!" insanın içinde kalan şeytanın tükrükleri yüzünden hastalık doğmuş. Bunun için de insanoğlu hastalanır, iyileşir ve ölür olmuş. Anadolu'da şöyle atasözlerine çok rastlanır: "İnsanın alacası içinde, hayvanın alacası ise dışında!" Bizim Anadolu Türkleri böyle derler. Altay efsanelerine göre de, "Köpeğin pislikleri, tüylerinde; insanın ki ise, içinde kalmıştır".

 

3. "İNSAN", TANRI İLE BERABER

 

"İnsan ta başlangıçtan beri Tanrı ile beraber yaşıyordu": Altay efsaneleri, birçok bölümlerden meydana gelmişlerdi. Bunların, özellikle baş kısımları, genel olarak orijinal idiler. Sonradan bu efsanelere, birçok yeni bölümler eklenmiş ve yeni kompozisyonlar meydana getirilmişti. Bazılarına göre, "İnsanın kendisi bizzat şeytandan başka birşey değildi". Bu sebeple şeytan insanın, insanda şeytanın zaman zaman yerlerine geçiyorlar ve birbirlerini tamamlıyorlardı. Buna rağmen Altay yaratılış destanlarında, "İnsanla yaratıcı Tanrı, hemen hemen, aynı zamanda yaşıyorlardı". İnsanoğlu Altay destanlarına göre Tanrı ile beraber idiler. Bu fikir biraz değişik de olsa, "İslâm tasavvufunda" da vardır. Hacı Bektaş'ı Velî'nin kendisi olduğu söylenen Şirî'nin şu nefesinde, bu fikir çok güzel bir şekilde ifade edilmektedir:

 

"Cihan varolmadan ketmi ademde,

"Hak ile birlikte yektaş idim ben".

 

Gerçi bu şiir, tasavvuf edebiyatının güzel bir örneğidir. Fakat ne yapalım ki, insanlığın fikirlerinde de benzeşen ve yakınlaşan birçok noktalar vardı.

"İnsan, Tanrı'yı kıskanıyor ve onunla rekabete girişiyordu":

İnsanoğlu, yalnız Tanrı ile beraber yaşamıyor, aynı zamanda onunla rekabete girişiyordu. Ama Tanrı, ona güzel bir ders vermişti. Bu düşünce, Altay yaratılış destanlarının birinde, çok güzel bir şekilde anlatılıyordu:

 

Yoktu Tanrının artık başında düşüncesi,

İnsanoğlunun ise durmadı hiç hilesi.

Bir rüzgâr çıkarmıştı suları kaynatarak,

Tanrıyı kızdırmıştı yüzüne sıçratarak.

Sandıki insanoğlu bununla bütün oldum.

Ben çok güçlendim artık Tanrıdan üstün oldum.

Ama nasıl olduysa sulara düştü birden,

Gömüldükçe gömüldü denize daldı hepten.

Tanrıya yalvarmıştı sularda boğulurken,

"Kurtar beri,ey Tanrı", diye bağırır iken.

Tanrı insafa geldi gitmedi üzerine,

Dedi: "Ey insanoğlu çık suların yüzüne!"

Tanrının buyruğu ile insanoğlu kurtuldu.

Gitti Tanrı yanına orada uslu durdu.

 

 

GÖK VE TÜRKLER

"Ey Türk Milleti!

"Gök yıkılmasa! Yer çökmese!

"Seni kim ortadan kaldırabilir!…"

 

1. GÖK VE GÖĞÜ YARATAN "YÜCE TANRI"

 

Gerçi Türkler göğe "Tengri" diyorlardı. Fakat göğü de yaratan kutsal ve yüce bir güç vardı ki, bunun da adı, yine Tengri, yani Tanrı idi. Göktürk yazıtları, gökle yerin ve insanlığın yaratılışını anlatırken, söze şöyle başlıyorlardı:

 

"Yukarıda mavi gök,

"Aşağıda Yağız Yer yaratıldığında,

"İkisi arasında İnsanoğlu yaratılmış;

"İnsanoğlunun üzerine de,

"Atalarım, Bumın-Kağan, İstemi-Kağan, (kağan olarak) "oturmuşlar!…"

 

Onların ağzından dinlediğimiz bu cümlelerden de anlaşılıyor ki "Kök Tengri", kendi kendine kutsal bir güç ve yaratıcı değildi. Onu da yaratan ve her şeyin üstünde olan bir güç vardı. Bunun için de göğe, bir renkle sıfatlandırma yolu ile, "Kök Tengri" diyorlardı. Herhalde, yalnızca Tengri sözü, bunların çok üstünde, yaratıcı ve kutsal bir güçle ilgili idi. Bu sebeple tarihçi Süryani Mikâil, Anadolu Selçuklularının İslâmiyetten önceki tek Tanrılarından söz açarken, "Türklerin bu yüce Tanrıya Kan Tengri, yani Han Tanrı, en Yüce Tanrı dediklerini" yazıyordu. Bu deyim "Kang Tengri" şeklinde de söylenebilirdi. Çünkü eski Türkçede "Kang" sözü, baba ve en ulu ata için kullanılan bir deyimdi.

 

Türk Kağanları, "Tanrının elçisi" idiler:

 

Büyük Hun devleti Çağında "Tengri" sözü, yalnız başına, Çinlilerin en kutsal gücünü ifade eden "Tien" deyimini karşılıyordu. Çin imparatoru da, "Göğün ve Tanrının oğlu" idi. Bunun gibi, Büyük Hun İmparatorluğunun meşhur Hükümdarı Maotun (Mete)'nin unvanı da, "Tengri'nin oğlu" idi. Bu deyimler, Çin'de de zamnala değişikliklere uğramıştı. Çin imparatorları Göktürk kağanlarına yazdıkları mektuplarında onlara artık "Kutsal Kağan" demeğe başlamışlardı. Bu yolla, meselâ meşhur Göktürk Kağan'ı İşbara (saha-po-lüeh) Kağan'ın unvanına bir Tanrı sıfatı da, eklenmiş oluyordu. Biz burada bu konuların derinliklerine inecek değliz. Ancak bunları söylemekten maksadımız, "Türklerin yerin ve göğün üstünde olan, tek ve güçlü bir Tanrıya inandıklarını" göstermek içindir.

 

Türkler başlangıçta Tanrı sözünü, yalnızca yaratan tek Tanrı için kullanırlardı. Sonradan anlamını genişletmiş ve her türlü kutsal ve büyük şeyler için söylemeğe başlamışlardı. Bu konuda Kaşgarlı Mahmud şöyle diyordu:

"Kâfirler göğe Tengri derlerdi. Yine bu adamlar, büyük bir dağ, büyük bir ağaç v.s. gibi, gözlerine büyük görünen şeylere de, hep Tengri adını verirlerdi. Bu yüzden de bu gibi şeylere tapınır ve secde ederlerdi. Yine bu kimseler, bilgin insanlar da Tengrigen adını verirlerdi".

 

Bu kitabın birçok yerlerinde sık sık söylediğimiz gibi Türklerde, sağlam prensiplere dayanan bir "devlet dini" vardı. Büyük devletler yaşadıkça bu değişmez prensipler her şeye hâkim oluyor ve devlet dağılınca da, halk yine kendi bildiğine devam ediyordu. Gerçi halkla devlet dininin esasları birdi. Fakat, her bölgeye ve zamana göre, esas prensiplerde bazı farklar beliriyordu. Uygurların Mani ve Buda dinlerini kabul etmeleri ile, durum büsbütün değişti. Bu dinlerin birçok tanrıları varıd. Bu sebeple her kutsal şeye Tanrı denmeğe başlandı. Hatta öyle bir hale geldi ki, hürmet edilen bir yengeye bile, saygı ifadesi olarak, "Tengrim" sözü kullanıldı. Bunları söylemekten maksadımız, bizi burada ilgilendiren tek şeyin, her türlü dış tesirden uzak, esas Türk düşüncesini bulup ortaya çıkarmak olduğunu belirtmektir.

 

"Eski Türklerin yüce ve tek Tanrısı, İslâmiyetteki 'Allah' gibi mücerret ve şekilsiz bir güçtü":

 

Hatta Altay Şamanizminde bile, göğün katlarının resmi yapıldığı halde, Tanrının şekli çizelemiyordu. Düşünmeliyiz ki Şamanizm, Türk dininin en dejenere olmuş bir tipidir.

 

"Türkler göğün yaratılışı hakkında, İslâmiyetten önce ve sonra, pek ayrı düşünmemişlerdi":

 

Eski Bektaşî şairlerinden Âşık Hasan'ın aşağıdaki şiiri, İslâmiyetin ana düşüncelerine ne kadar uygun ise, eski Türk düşünce düzenine de o kadar uygundur:

 

"Yerlerin göklerin binasın düzen,

"Ak üstünde kara yazılar yazan,

"Engûr şerbetini Kırklara ezen,

"Hünkâr Hacı Bektaş Alî kendidir!"

 

Başka bir Türk şairi de aynı fikri, daha başka türlü anlatıyordu:

 

"Yeri göğü, insü cinni yarattın,

"Sen ey mimarbaşı, eyvancı mısın?

"Ayı, günü, çarhı, burcu varettin,

"Ey mekân sahibi!… Rahşaneı mısın?

                               Azmî Baba

 

Göktürk yazıtlarında da Tanrı güç verir, Tanrı kut, yani şans ve devlet verir, yanılanları yok eder ama; bütün bunları yapan Tanrının nasıl ve kim olduğundan da söz açılmazdı.

 

Tanrı'nın şekli yoktu:

 

"Tanrı kendine benzerdi": Göktürk yazıtlarında "Tengri-teg Tengri" diye bir deyim geçer. Bu deyim, şimdiye kadar "Göğe benzer gök" diye tercüme edilmiş ve böylece açıklanmıştır. Buradaki Tanrının gök olabilmesi için ona Kök Tengri denmesi gerekirdi. Bu sebeple biz bu deyimi, şimdiye kadar hep, "Tanrıya benzer Tanrı" diye açıkladık. Bu, bir nevi, İslâmiyetteki "Vâci. Ül-Vücud" nazariye ve tefsirinin karşılığı idi. Allah'ın şeklini ve biçimini bilen yoktur ve bilemeyiz. "Onun vücudu bilinmeyen kendi bünyesine göre, nasıl icâb ediyorsa ve nasıl väcib ise, öyledir". Yukarıdaki eski türkçe cümle de, Tanrının şeklini soranlara böyle bir cevap veriyordu. Yahut da Tanrı, "Göğün maviliği ve sonsuzluğu" gibidir. Bu durumda da şahıs ve şekil bahis konusu değildi ve İslâmiyetin Allah'ından başka bir şeye benzetilmezdi. Dede Korkut Kitabında, Deli Dumru'un Tanrı için söylediği sözler de, bir nevi Göktürk yazıtlarının bir devamı gibidir. Konumuzu Deli Dumrul'un sözleri ile bitirelim:

 

"Yücelerden yücesin!

"Kimse bilmez nicesin!

"Görklü Tanrı!"

 

Tanrı, "Yokluk" demek değildi:

 

"Zaman ne mekân" prensipleri üzerinde ayrı bölümlerimizde durmuştuk. Yunus Emre derin bir Mutassavvıftır. Onun fikirlerinde, eski Türk halk inançlarını bulmak biraz zordur. Aşağıdaki şiirinde, yer ve göğün yaratılışını, yine Türk halk deyimleri; fakat "Vahdeti vücûd" nazariyesinin fikri içinde anlatır:

 

"Yere göğe bünyad uran,

"Irılmadan kayyım duram,

"Denizlere göl çağıran,

"Adım Yunus, umman benim!"

 

Mustasavvıflara göre yer gök yaratılmadan önce "adem", yani "Yokluk" vardı. İnsan ruhu, yokluktan geçerek bugünkü hale geldi. Altay mitolojisinde, yaratılıştan önce, uçsuz bucaksız bir "Okyanus" vardı. İran mitolojisinde ise, bir esir (Aether) her tarafı kaplıyordu. Altay ve İran mitolojisinde dünya yokluktan "Ex-nihilo" varolmamıştı. Bununla beraber tasavvuftaki "ademiyet" de büsbütün yokluk demek değildi. İşte yine Azmî Baba'nın bir şiiri:

 

"Bu âlemi ekvan yaratılmadan,

"Evvel yokken, vara uğradım geldim!

"Onsekiz bin âlem, dünya boğiken,

"Kâmildeki nura uğradım geldim!"

 

Bütün bunlar da bize gösteriyor ki, ister Şamanizm'de, isterse İslâmiyet veya tasavvufta olsun, insanlığın birleştiği bazı müşterek düşünceler vardır.

 

Türklerin, gökle beraber insanlığa da önem vermeleri:

 

Şamanist Altay Türklerinin "Yaratılış destanları" nı ayrı bir bölümümüzde inceleyeceğiz. Bu destanlara, birçok dış tesirler sızmıştı. Aynı zamanda, eski Türk düşüncesi de, bu destanlarda oldukça dejenere edilmişti. Bu bölümümüzde bizi ilgliendiren konular, daha çok büyük devletler kurmuş ve yüksek bir içtimai seviyeye erişmiş Türklerle ilgili meselelerdir. Türk mitolojisi gökle yere büyük bir önem vermişti. Bunların yanında üçüncü olarak, çok önemli bir eleman da vardı ki, o da insanlık (Hümanitas) idi. Eski Türkler, bu üçüncü ve en önemli unsura, "Kişi oğlu" diyorlardı. Türklere göre insanlık, İran ve Hint mitolojisinde olduğu gibi Tanrının tecrübe ve hatta eğlenmek için yarattığı canlılar değildi. İnsanlar, Önasya mitolojilerinde olduğu gibi, cennetten kovulmuş ve cezalandırılmış günahkârlar da değillerdi. Eski Türklerde, Mani dininde veya Altay yaratılış destanlarında olduğu gibi, zayıf, korkak, âciz ve iradeleri ellerinden alınmış insanlar da yoktu. Türklerde, ve Yunan mitolojisinde olduğu gibi "Kadın, erkek", "Okeanus" ve "Tethys" gibi Tanrılar, ne de Hint, İran ve Yunanistan'daki gibi ateş, su, toprak ve hava gibi unsurlar görülürdü.

 

"Göktürk yazıtları, her türlü mistisizmden uzak, gerçekçi büyük bir devlet mitolojisini, bütün açıklığı ile bize veriyorlardı":

 

Elbette ki bu çağda da, böyle Türk destanlarını anlatan ozanlar ile türlü kutsal şeylerden söz açıp törenler yapan, fal açan, hasta iyileştirmek isteyen Şamanlar da vardı. Fakat bunların devlet düzenindeki tesirler azdı. Devlet içinde "Baş Rahip" (Pontifex maximum), kağan ve hükümdardı. Tanrıya tarşı mes'ul olan, o idi. Büyük Hun devletinden beri din törenlerinde hükümdarların başkanlık etmesinin nedenini bunlar da aramak lâzımdır. Yavuz Sultan Selim'i Halife olmağa zorlayan sebepler, Ortaasya Türk devletlerinde çoktan denenmiş ve gereği yerine getirilmişti. "Devlet içinde tek otorite prensibi", Türk ictiami teşkilâtının temel düzenini teşkil ederdi.

 

"Türk Kağanlığı", yer ve gökle beraber yaratılmıştı:

 

Türkler, Güney ve Önasya mitolojilerinde olduğu gibi ateş, su, toprak v.s. gibi cansız şeylere değil; gök, yer gibi büyük varlıklarla, insanlığa önem vermişlerdi. Bu duruma göre Türk mitolojisinin "Dört elemanı" şöyle sıralanabilirdi:

 

1. "Gök", 2. "Yer" 3. "İnsanlık" (Kişi oğlu), 4. "Devlet": Türk Kağanı. Tanrının yarattığı ve izin verdiği başlıca dört şey, bunlar idi. Genel olarak büyük devletler kuruldukça, mitolojilerde değişikliklere uğruyor ve bu yeni devlet düzenine uyuyorlardı. Büyük İskender ile Yunanistan; Serhas (Xerxes)'le de İran miitolojileri, bu hükümdarların devlet düzenlerine uyma zorunda kalmışlardı. Elbette ki Türk devleti düzeni ile mitolojisine dışarıdan hiçbir tesir girmemiştir, denemezdi. Ama az sonra da göstereceğimiz gibi, Ortaasya'lılarla Doğu Cermenlerin gök dini ile sosyal düzenleri, atlı göçebelerin yaşama ortamlarına göre doğmuş ve gelişmiş bir sistemdi. Türklerden söz açılırken, hatırdan bir an bile çıkarılmaması gereken önemli nokta işte şudur.

"Tanrı, yer ve gökle beraber insanlık ile Türk Hakanını da yaratmıştı". Buna benzer düşüncelere, Güney Sibirya'da türk halklarının, mitolojilerinde de rastlıyoruz. Meselâ Ak-Han adlı bir Han, yanındaki adamına şöyle diyordu:

"- Gökler yer yaratıldığında ben de vardım".

Gerçi Ak-Han bu sözü, hükümdarlığının ve devletinin eksikliğini göstermek için söylemişti. Fakat ne de olsa bu da, eski bir zihniyetin bize kadar gelen bir yankısı idi. Manas destanında, Alman-Bet bölümüne geçilirken de şöyle deniyordu:

"Yer, yer olduğunda; su, su olduğunda;

"Altı atanın oğulları kâfirler; üç atanın oğulları müslümanlar da vardı…" Bu da bir masal tekerlemesidir. Fakat, insanoğlu ile ilgili olayların yer ve suyun yaratılışı ile birlikte başlaması, elbetteki üzerinde durulacak önemli bir noktadır.

 

ALTAY YARATILIŞ DESTANLARI

X. yüzyıldan sonra Altay dağları bölgelerinde, artık büyük Türk devletleri kurulmaz olmuştu. Ama bu bölgelerdeki halk, bir Türk olarak binlerce yıl yaşamış, gelişmiş ve nihayet, soylu Türkler batıya gittikten sonra da dağlar ve vadiler arasında kaybolup, kalmış kimseler idiler. Bu sebeple eski Türk mitolojisinin, en ilksel izlerini, Altay dağları bölgesinde bulmak mümkündür. Fakat zamanla, onlara da dışarıdan birçok tesirler gelmiş ve yeni, yeni efsaneler meydana çıkmıştı. Biz Altay dağlarındaki efsaneleri incelerken, bu tarihi gelişimi, hiçbir zaman gözden uzak tutmadık. Etnoğraflar, tarih ve tarih olaylarını bilmedikleri için, Altay dağlarındaki Türklerin efsanelerini sanki birden bire ortaya çıkmış gibi görürler. Bazıları da bunları, binlerce yıldan beri hiç değişmeden zamanımıza kadar gelmiş, eserler olarak kabul ederler. Biz ise, "Altay dağlarındaki efsaneleri incelerken bütün çabamızı, eski Türklerden kalan motifler ile, bu bölgelere sonradan girmiş yabancı tesirleri, birbirinden ayırmağa verdik".

 

1. DÜNYAYI KAPLAYAN İLK "OKYANUS"

 

Altay dağlarında söylenen yaratılış ve türeyiş destanları, değil yalnız Türklerin; bütün Ortaasya ile Sibirya'nın bile, en gelişmiş ve üzerinde ilgi ile durulan mitoloji verileridir. En eski Türklerin ne düşündüklerini bilmiyoruz. Fakat sonradan, Ortaasya'dan toplanan bütün yaratılış destanlarına göre, yeryüzü başlangıçta, büyük bir okyanus ile kaplı idi. Bir Altay efsanesi, bunun için şöyle diyordu:

 

Yerin yer olduğunda, sular yeri sarardı,

Ne gök, ne ay, ne güneş, ne de bir dünya vardı.

Tanrı uçar dururdu, insan oğluysa tekti,

O'da uçar, uçardı, sanki Tanrıyla eşti.

Uçar, hep uçarlardı, yer yoktu konmazlardı,

Tanrı idiler çünkü, ondan yorulmazlardı.

Yoktu Tanrının hiçbir, başında düşüncesi,

İnsan oğlunun ise, durmadı hiç hilesi.

 

Altay Türklerinin bu efsanede adı geçen Tanrıları "Bay-Ülgen" , yaratıcı bir Tanrı idi. Kendisi yerle gök arasında, yüce Tanrının bir elçisi olarak bulunuyordu. Bu sebeple dünyayı yaratmadan önce, Büyük Tanrının kutsal bir ilhamı, "Bay-Ülgen" in bütün varlığını sarmıştı. Çünkü o, dünyayı yaratmak için, Tanrı tarafından yeryüzüne gönderilmişti. Bu durumu, başka bir Altay yaratılış efsanesi, daha güzel anlatıyordu:

 

Dünya bir deniz idi, ne gök vardı, ne bir yer,

Uçsuz bucaksız, sonsuz, sular içreydi her yer.

Tanrı Ülgen uçuyor, yoktu bir yer konacak,

Uçuyor, arıyordu, bir katı yer, bir bucak.

Kutsal bir ilham ile nasılsa gönlü doldu,

Kayıptan gelen bir ses, ona bir çare buldu.

 

Bu iki efsane, birbirlerini tamamlıyorlardı. Bu sırada dünya, büyük bir okyanusla kaplı idi. Öyle anlaşılıyor ki bu okyanusun üzeri de, ruhlar âlemi ile doluydu. Tıpkı tasavvuftaki "Vücûd-u mutlak" gibi. Altay efsanesindeki bu hali, bir Bektaşi şairi şu nefesinde, ne kadar güzel anlatmıştır:

 

"Ârif sundu, aldı Cihânı biçti,

"Cebrail çok vakit deryada uçtu,

"Hak bir avuç toprak deryaya saçtı,

"Derya süzülüp de, yer olmadı mı?"

 

Bu Bektaşî nefeslerinin çoğu, konularını peygamberlerin tarihlerinden almışlardır. Bununla beraber, İslâmiyetle uyuşmayan pekçok Bektaşi şiirlerine de, rastlamıyor değiliz. Tasavvuf edebiyatında "Vahdet", bir okyanusa benzetilmişti. Seyyit Nesimi ise, bu vahdet okyanusuna, "Mûhit" adını veriyordu. Zaten muhit de tasavvuf da, okyanus anlamına geliyordu. Seyyit Nesimi'ye göre önceleri bu okyanus çok durgun ve sakin idi. Fakat yaratılış, yani "tecelli" sırasında okyanus coşmuş, kendi deyimi ile, "cûşâ ve hurûşa" gelmişti. Varlık âleminin meydana gelişi de, yine bu coşkunluk ve dalgalanma sırasında oluyordu.

 

2. İNSAN "BALÇIK"TAN YARATILMIŞTI

 

Eski Altay efsanelerinde, büyük bir okyanusun ve suyun esas olmasına rağmen, onlara göre insanoğlu, sudan yaratılmamıştı: "İnsanoğlu aslı yine topraktı". Altay efsanelerinde bu olay, şöyle anlatılıyordu:

 

Yine günlerden birgün, Tanrı Ülgen denize,

Bakarak duruyordu, şaşırdı birdenbire.

Bir toprak parçacığı, sularda yüzüyordu,

Toprağın üzerinde, bir kil görünüyordu

Toprak üzerinde, bir kil görünüyordu.

İnsaoğlu bu olsun, insana olsun baba".

Görünmeye başladı, insan gibi bir şekil,

Birden insan olmuştu, toprak üstündeki kil.

"İnsanoğlu bu olsun, insana olsun baba".

Bu iki insanın ise, adı olmuştu Erlik.

 

Bu Altay yaratılış efsanesinde de açık olarak görülüyor ki insanoğlunun aslı, su değil; toprak idi. Bununla beraber tasavvuf edebiyatında, kendilerini sudan getiren şairler de yok değildi. Özellikle İslâmiyetin henüz daha çok iyi anlaşılmadığı çağlarda Bektaşi şairleri, kendilerinin sudan geldiklerini ileri sürüyorlardı.

 

"Kim bilür bizi, nice soydanız,

"Ne zerrece oddan, ne de sudanuz,

"Bize meftun olan marifet söyler,

"Biz Horasan ellerinde, baydanuz!

"Bizim zahmumuza merhem bulunmaz!

"Biz kudret okından, gizlü yaydanuz!.."

 

En eski Bektaşi şairlerinden birisi sayılan Abdal Musa'nın söylediği bu nefesi, Altay yaratılış destanları ile bir ilgisi vardır diye, buraya almadık. Böyle bir iddiada bulunmak, elbette ki büyük bir ihtiyatsızlık olur. Ama ne yapalım ki, her iki inanışın temellerinde yatan düşünce düzenleri arasında, büyük benzerlikler bulunuyordu. İran mitolojisinde de ilk insan, "kil" dediğimiz yapışkan topraktan yapılmıştı. Onun için İran'lılar ilk insana "Kil Şah" adını veriyorlardı. Türkler ise daha çok, "balçık" üzerinde durmuşlardı. Bektaşi şairi Dehlûl Danâ şöyle diyordu:

 

"Âdemi balçıktan yoğurdun yaptın!

"Yapıp da neylersin, bundan sana ne?

"Halkettin insanı, saldın Cihana!

"Salıp da neylersin, bundan sana ne?.."

 

Şüphesiz ki, Bektaşi şairinin söylediği bu şiirde, İran mitolojisinin de tesirleri vardı. Artık Şah İsmail devrinde, balçıktan çok, toprağa önem veriliyor ve topraktan geldiğimiz söyleniyordu:

 

"Hataî ümidüm kesmezem Hak'tan,

"Bizi var eyledi, o demde yoktan,

"Balçığımız yuğurmuştu topraktan,

"Türâbiyem, yerden bittüm ezelden!.."

 

Öyle anlaşılıyor ki, "toprak ve balçıktan türeme" inancı, Türkler arasında çok yayılmıştı. Mısırdaki Türklerin yazdıkları eski Türk efsanelerinde de, bu anlayış ve düşünce, zaman zaman kendi kendini gösteriyordu. Mısırdaki Türkler, İran ve eski Samî mitolojilerinden de bir çok şeyler almışlar ve kendilerine göre, yeni bir efsane yaratmışlardı:

 

Yılları sayılmaz, çok çok eski bir çağmış,

Gökler delinmiş gibi pekçok yağmur yağmış.

Dünya sele boğulmuş, bu şiddetli yağmurla.

Yeryüzü hep kaplanmış, sürüklenen çamurla.

Sellerin önündeki, çamurlar bir yol bulmuş,

Kara-Dağcı dağında, bir mağaraya dolmuş.

Mağaranın içinde, kayalar yarılmışmış,

Yarıkların bazısı, insanı andırırmış.

Kayaların yarığı, insan kalıbı olmuş,

Kalıpların içine, killer, çamurlar dolmuş.

Aradan zaman geçmiş, yıllar asırlar dolmuş,

Bu yarıklarda toprak, sular ile hâlolmuş.

 

Bütün bu efsanelerin tam metinleri, "Türk mitolojisi" adlı büyük eserimizde toplanmıştır. Bu eserde, metinler en orijinal kaynaklardan tercüme edildikten sonra birer birer açıklanmış ve bir aydınlığa kavuşturulmak istenmiştir. Biz burada yalnızca kısa örnekler ile, okuyucularımıza bir fikir vermek istiyoruz.

 

İran ve Sâmî mitolojilerindeki, "Dört unsur" nazariyesi de Türkler arasına girmiş ve benimsenmişti. Ama zamanla İrandaki eski dört unsur nazariyesi, Türkler arasında orijinal şeklini kaybetmiş ve âdeta Türkleşmişti. Karahanlılar çağında yazılan ünlü "Kutadgu-Bilig" adlı eserde bu dört unsur şöyle sayılıyordu:

 

"Üçü ateş, üçü su, üçü oldu yel,

"Üçü oldu toprak, dünya oldu il".

 

Türklerde dört unsur, üçerden 12 bölüm meydana getiriyordu. Bu 12 bölüm de, "bir takvim ve zaman birimi" nden başka bir şey değildi.

 

Budist Türk Mitolojisi

Budist Uygur Rahipler9'ncu yüzyılda Uygur Türklerinin Budizm dinini kabul etmiş ve bu dinin temeli üstünde ilk büyük yerleşik Türk kültürünü geliştirmişlerdir. Uygur rahiblerin bu dönemde binlerce Budist yazıları Sanskrit ve Çince'den Türkçeye çevirmiş oldukları bilinmektedir. Bunların arasında birçok yabancı efsaneler de Türkçeye çevrilmiş, ama eski Türk destanları ve tarihi de yazıya alınmışdır. Hotan kentinde o zamanlarda dünyanın en büyük kütüphanesi oluşturmuşlar, ama maalesef Kırgızların bir saldırısında bu kütüphane tamamen yanmışdır. Günümüzde sadece yanmamış olan ufak tefek sayfa parçaları kalmışdır, ama bu sayfa parçalarının bazılarının üzerinde görünen sayfa sayıları (sayfa 500- sayfa 600) bu kitapların nekadar geniş kapsamlı ve ayrintılı olmuş olduklarını kanıtlamaktadırlar.

 

Bu az kalıntıların arasında birçok, manastırlara yeni rahibler kazandırmak için tasarlanmış efsaneler bulunmaktadır. Örneğin birisinde maddi hayatın kötü ve iğrenç olduğunu vurgulamak için korkunç bir hikâye anlatılmaktadır (Eski Türkçe):

 

körüp ince sakıntı. Bo menin yutuzum bo tep içgerü kirip ülüg birle yattı… Yeme esrökin biligsizin üçün ölügüg kuçup uluvsuz bilig sürüp ol ölügke katıltı küçedükinte ötrü ölüg yarıltı… ol yarsinçıg et'özinteki kan irin arıgsız yablak taşıltı tökülti… yeme ol tözün är kamag özi tonı baştan adakka tegü kanka irinke örgenip uvutsuz biligin üçün esrükin ögsüz bolup könülina anıg ögrünçülük boltum tep sakıntı… ançagınçagan yarın yarudı kün tugdı… ol tözün er esröki adıntı usınta uduntı birök başın yokarı kötürüp körti supurgan icre yatukın koyınta ölüg yatur irin kan tökülür tüze yıdıyor kenti özün körtü kop kanka bulganmış arıgsızka ürgenmişin körüp ötrü belinledi anıg korkutı ulug ünün manradı terkin tul tonka taşıkıp tezdi nece yügürür erti anca kusar yarsıyur erti ol munca arıg ton kedsimişin antak terkin butarlayu üze bice yırtıp taşgaru kemişti ancak yügürtü bardı.. bir toş boşına tegti.. ötrü özin ol toş başına kemişti yuntı arıtıntı ol..

Bu bazı kısımları gösterilen hikâyede karısını kaybeden bir çaresiz adam, üzüntüsünden çok feci sarhoş olana kadar içki içer ve bu sarhoşluğunda ölmüş karısının mezarına gider, mezarı açar ve karısının cesedi ile cinsel ilişkiye girişir. Ceset ile öyle şiddetli sevişirki çürümüş beden kollarının arasında çatlamaya başlar. Adam baştan aşağı çürük kana ve cerihata bulanır. Nihayet gün ağırır ve adam başını yukarı kaldırır ve görürki karısının mezarı içinde cesedinin yanında yatıyor, cesetten kan dökülüyor. Kendini görür; üstü başı kan ve cerihata bulanmış. Aniden yaptığı canavarlığı anlar, kendinden tiksinir, kiyafetlerini yırtmaya başlar, içini bir korku sarar ve paniğe kapılır. Adam mezardan çıkar ve koşmaya başlar. Bir yandan bağırarak ağlar, bir yandan kusar. Bu tip Budist hikâyelerde hep olduğu gibi adam sonunda bir manastıra gider ve tüm maddi dünyadan uzak bir şekilde hayatını Budaya adar.

Geyik Avı  Bazı diğer hikâyelerde Buda'nın başka bedenlerde tekrar doğmuş varlığı konu olarak ele alınır. Hikayelerin birisinde dengesiz bir Hint hükümdar yüzlerce adamları ile birlikte ava çıkar ve binlerce ceylanı öldürür. Ceylanların başı, altın renginde bir ceylan Buda'nın reenkarnasyonudur. Altın ceylan hükümdarı uyarır ve can almayı bırakmasını buyurur, ama hükümdar onu dinlemez. Altın ceylan sonunda hepsini feci şekilde cezalandırır.

Sibirya Türklerinde Mitoloji

Sibirya'nın Türk halkları, Türk mitolojisini günümüze kadar en canlı, en renkli tutmuş ve muhafaza etmiş olanlarıdır. Günümüze kadar Tengriciliğin kutsal varlıklarına hala ibadet edip eski türklerin destan anlatma geleneğini ayakta tutmaya devam etmektedirler.

Örneğin, sayıları çok azalmış olan Dolganlarda çok eski bir mitoloji bulunmaktadır. Sibirya'nın çok kuzeyinde bulunan Tundra ikliminde yaşayan Dolganlar, göçebeliklerinde ara sıra buzları 10.000 yıldır çözülmemiş, yarısı topraktan dışarı dikilen Mamut cesetlerine rastlarlar. Dolganlar, yeraltı aleminin efendisi Erlik han, Mamutları yeraltı alemine aldığını ve onları kendine hizmet ettirdiklerine inanırlar. Inançlarına göre Mamutlar yeraltı aleminde tutsaktır. Eğer yeryüzüne çıkmaya çalışırlarsa ceza olarak derhal buz tutarlar. Radloff'a göre Dolganlar bu hiç canlı olarak görmedikleri dev hayvanların yarı yere gömük ve yarı dışarı çıkmış hali ve donmuş olmalarını bu şekilde anlatmışlardır.

 

Altaylılar, Yakutlar ve diğer Sibirya Türklerinde de dünyalarında olan çoğu şeylerin sorumluları, iyi ve kötü ruhlar ve kutsal varlıklardır. Onlara dua edip kurbanlar vererek, bereketin kesilmemesi için onları hoş tutmaya çalışırlar.

 

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir

İlgili Terimler :
Önceki yazıyı okuyun:
MİTOLOJİ`NİN DOĞUŞU, ANLAMI VE ETKİLERİ

Eski Yunan dilinde söz kavramını veren 3 kelime vardır; mitos, epos ve logos.   Mitos söylenen ya da duyulan sözdür,...

Kapat