Adalet Ağaoğlu – Yüksek Gerilim

Ana Sayfa » MATERYALLER » HİKAYELER » Adalet Ağaoğlu – Yüksek Gerilim
Sitemize 17 Ağustos 2014 tarihinde eklenmiş ve 202 views kişi tarafından ziyaret edilmiş.

Yağmurlar dindi. Ovanın böğründeki hafif eğimli toprak kanallar taralarda biriken fazla suyu denize akıttı; akıntı, kıyılarında sivrisineklerini ve kurbağalarını çoğalttı. Tarlalar da kanalların toprakta bıraktığı nemi sakladı, pamuğunu büyüttü. 

Tek pervaneli uçaklar mayıs sonu ovanın üstünde dolaşmaya başladılar. Sonra artık tarlaların üstünde sık sık uçtular, ovaya ilaç püskürttüler. Siyolan kokusu, bir yol ayrımındaki çilek tarlasında olgunlaşan çiçeklerin tadına sindi. Ardından sırayla ekmeğin, etin, sebzenin tadına sindi. Çevredeki hüsnüyusufların, morsalkımların, ıtırların özsuyuna yürüdü; şantiyelerdeki araçların dişlilerine, çimento ve çakıla, battaniyelerle karavanalara; işinden göçenlerin ve iş aramaya gelenlerin yatağına, yorganına, poturlarına, mintanlarına sindi. 

Tek pervaneli uçakların attığı ilaç, pamuk fidanları üstünde kurudu. Damarlı yüzlerinde benek benek beyaz lekeler bıraktı. Dümdüz ovayı yer yer kesen çitler arasındaki otlar, önceleri pamuk tarlalarına dolan fazla suyu bir uçtan çaldı, emdi, azıp gelişti. Kanallar suyun fazlasını denize attıkça otların payına düşen nem de azaldı. Yaz boyu azaldı bu pay ve otlar kurudu, dikene sardı. Dikenleşen sürgünlerde gövdeler, yolun tozuyla havanın ilacını tuttu; beyaza yakın bir kül rengine buladı. Bu kirli beyaz öbekler arasında kurumamakta direnen ince mor çiçekli ılgınlarla süpürgeotları ve çavşırlar güneşten renklerini attılar. Atılan rengin yerini hemen ilacın beyazlığı aldı. 

Kuru pamuklar eylülde toplanmaya başlandı. Sulanan ekim pamukları daha dolup gürbüzleşerek, yağmurlara kalmadan toplanacakları günleri beklediler. Yaprakları genişti. Üstlerinde daha çok ilaç lekesi biriktirdiler. 

Güneş, bütün yaz denizin üstünü kaynattı. Kaynatıp buharını aldı. Getirip taa ötelerden, ovanın üstüne saldı. Buhar tabakası, uçakların püskürttüğü ilacın pek az kısmını kaptı. Yine de yoğunlaşıp kalın bir sis bulutu yaptı. Uçaklar yeniden ilaç püskürtmeye geldiklerinde ovaya doğru biraz daha alçaldılar. Sisin altından uçup her seferinde biraz daha alçaldılar ve artık son ilaçlarını püskürtecekleri zaman, yoğun buhar tabakasıyla benekli bitki örtüsü arasında kalan ensiz bir koridorda uçtular. 

Hafif eğimli kanallardan akan suyu yüzü hareketsiz ince, kahverengi, tahıl kabuğunu andıran nesnelerle örtüldü. Böylece kanallar, ovadan çektikleri fazla suyun yüklediği sivrisinek ölülerini de denize akıttılar. Ama kanalların nemli karanlığında kurbağalar yaşamlarını sürdürdüler. Kanalların içinde siyonlardan korunup büyüdüler. Gece ay, yoğun buhar tabakasını delip de tarlaları aydınlattığında tedirginleşip daha çok bağırdılar. 

Yukarda, kuzeyde baraj, nehrin bahar suyunu biriktirdi. Biriktirip güçlü çarklarında döndürdü, ağdırdı. Ağdırıp ağdırıp bu suyu elektrik gücüne dönüştürdü ve yüksek gerilim hattına akıttı. Durmadan akıttı. Yüksek gerilim hattı, direkler üstünde ovaya uzandı. Tarlalarda, yol kıyılarında dura dikile; sulama kanallarının ve bu kanal yavrularının döşenme çizgilerini şurda burda kese atlaya daha güneye, kalabalığın toplaştığı yerlere uzandı. Uzanıp, yüklendiği öldürücü ve diriltici gücü bu yerlere taşıdı. Geçtiği her yerde kendisiyle kesişen her şeye ve herkese güçlü adını kazdı, bıraktı. Ama oralara uzanmadan önce bu yüksek gerilim hattı, geçtiği yerlerde hiç bir katı cismin kendisine elli santimden daha yakın gelmesine izin vermedi. Yağışlı havalarda çevresini daha geniş tuttu; yüz elli santimlik bir çapın çizdiği daire içinde egemenliğini kurdu. Dokunulmazlığını koruyarak yürüdü, gitti ve milyarda bir gücünden daha çok, ama çok daha azını vinç operatörü Kadir Çiçek'in ot-sap tavanından sarkan yirmi beş mumluk ampulüne boşalttı. 

Ampul, Kadir Çiçek'in tavanında bir saat kadar ışıdı. Karısı çocukları yatırdı, bulâşıkları yıkadı, ekşimiş yoğurt artığının üstüne tel kasnağı iyice örttü; öylece getirip pencere önüne bıraktı. Cansız pencereye ince naylon bir gergi gerdi; dışarı, avluya çıktı. 
Kadir Çiçek, yirmi beş mumluk ampulün kapı önüne vuran aydınlığında tuzlu su kabını önüne çekti. Kabaran avuçlarını tuzlu suyun içine soktu. "Çok erken varmalı şantiyeye. Vinvin makarasını yağlatmalı. Doğru sürmeli kanaletlerin başına. Hava kararmadan ne kadar çoğunu oturtursak eğerlerine, o kadar iyi." 
Ellerini tuzlu sudan çıkardı, üstündeki atlet fanilaya sildi. Kapıdan süzülen ölü aydınlıkta baktı ellerine: 

"-Dürzünün vinci!" dedi. Güldü yine de. 

Karısı tuzlu su dolu kaba uzandı: 

"-Oldu mu?" dedi. 

"-Oldu, oldu" dedi Kadir Çiçek. "Götür dök" 

Sakine çiçek, tası aldı, avlunun karanlığına daldı. Kocası bir sigara yaktı. Duvar dibindeki peykede yatan kardeşi Hasan'a baktı: "Aferin ülen" dedi nerdeyse yüksek sesle. "Dünün çocuğu… Şaka maka, kıvırdın gitti bu işi… Çabuk öğrendin orta halat yardımcılığını…" 

Hasan uykusunda mırıldandı. Sonra bir bağırdı ve peykeden aşağı sarkan sol bacağı seğirdi. Bacağını çekti yukarı. Yan döndü. Derin uyuyordu. 

Damın üstünde Hasan'ın küçüğü Sefer'le kendi büyük oğlu Kemal yatıyorlar. Uyumadıkları, cibinlik bezinin altında itişip kakıştıkları duyuluyordu. Kemal, neye gülüyorsa, kikir kikir gülüyordu. Sefer: 

"-Sus be, uyu artık!" diye bağırdı. 

Kadir Çiçek başını yukarı kaldırdı. Sefer'le Kemal'i görecekmiş gibi baktı. Oysa dam, ensesinin üstünde kalıyordu. 

"-Seslen şuna. Rahat versin. Her akşam bir oyun bulur. Uyutmaz küçük amcasını it". 

Karısı, dama çıkan merdiven başına vardı. Yıkarı seslendi: 

"-Kemal! Baban yanına varıyor ha!" 

Kemal'in zorla sindirmeye çalıştığı sesi yine de bıcır bıcır duyuluyordu aşağıdan. 

"-İşin bittiyse söndür ışığı" dedi Kadir Çiçek karısına. 

"-Yatacaksan yatağını açayım mı?" 

Sakine Çiçek, yeniden içeri yöneldi. 

"-Açma daha. Çok sıcak. Uyunacak gibi değil. Işığı söndür. Sivriler dolmasın içeri". 

Kapıdan dışarı süzülen sarı ışık birden yitti. Kadir Çiçek, kapının önünde ak bir leke olup kaldı. 

Uzaklarda kurbağalar durmadan haykırıyorlar. Bütün kanalların, derelerin, su birikintilerinin içinde yükseliyor bu haykırışlar ve yankılanıp geliyor: Kadir Çiçek'in avlusundaki bütün sesleri, Kemal'in gülüşlerini falan bastırıyordu. 

Sakine usulca çıktı içerden. Usulca konuştu: 

"-Sivriler pek eskisi kadar değil artık. Azaldılar". 

"-Uyumuş mu kızlar?" 

"-Uyumuşlar. Oğlan da uyusun iyice, alıcam yanıma". 

Kocasının soluna bir sandık çekti. Üstüne ilişti. Karanlıkta onun yüzünü seçmeye çalıştı. Daha otuzuna varmadan yaşlı bir ağaç gibi kalın kabuklu, yol yol çizgiliydi kocasının yüzü. "Bütün gün vincin üstünde. Ha babam, de babam. Ovanın güneşi üç yılda çökertti onu da". 

İçini çekti: 

"-Nasıl avuçların?" 

Kadir Çiçek dizlerine sürttü avuçlarını. Ses vermedi. 

"-Düşünme Kadir. Ne düşünüyorsun anam? Borçlarımız tükendi oldu işte. De işine bak. Kışa pencereleri camlarız". 

Kocası başını çevirip baktı ona. "Yine de kurban olduğum güneş. Yaz boyu Kadir'imin gözlerine dolmuş dolmuş da şimdi, gece ortasında gelmiş ordan şavkıyor". Böyle geçti Sakine Çiçek'in içinden. Kocasının gözlerindeki parıltıdan hoşlanıp eğdi başını. 

Peykede bir kıpırdanma oldu. Hasan doğrulup kalktı. 

"-Uyunmuyor be yenge. Çok sıcak…" 

Genç irisi gövdesiyle dikildi peykenin önüne. Ayak alışkanlığı gitti, avlunun bir köşesindeki musluklu tenekeden su çarptı yüzüne. Kollarını iyice ıslattı. Çizgili pijama altlığını çekerek şöyle bir dolandı avlunun ortasında. Abisi bir kibrit çaktı. Bir sigara daha ateşledi: 

"-Hasan…" dedi sonra, "demin uykunda konuşuyordun düdük…" 

Hasan, kötü şaşırdı: 

"-Yok yahu abi?… Ne diyordum ki?…" 

(Vinç operatörü treylerin üstündeki Hasan'ı gördü şimdi. Bütün gün gözü onun gözlerindeydi. İki yardımcı da treylerin üstünde, yan halatları bir kanaletin iki ucuna geçiriyorlar, kancalarına takıyorlar, onlar kancaları takar takmaz Hasan abisine "vinç askısını indir" işareti veriyor, sonra acele çelik halatı döndürüyor, vinç askısını çelik halata geçiriyor, yeniden abisine bakıyor, tam zamanında "kaldır" işareti veriyor. 

Önceleri bu iş sesli sürüyordu. Giderek iki kardeş gözleriyle anlaştılar. Hasan'ın işi çok dikkat istiyordu. Orta halatı döndürmekte, anında "indir" ya da "kaldır" işaretini vermekte ustalaşıyordu. Bakışları hep öyle çocuksu bir ciddiyeti, çocuksu bir önemsemeyi barındırıyordu. İşini öğrenmekte gösterdiği tükenmez çaba; o, kollarını oyuna çıkmış gibi gerişi; o, boynunu balıkçıl kuşu gibi dikişi, hep bir kıvırmayla, bir gülme duygusunu da birlikte getiriyordu Kadir'in yüreğine). 

"-Söyleyim mi?" dedi, Hasan'ın ürkek gözlerine bakıp. 

"-Söyle…" 

"-Yengenin yanında?" 

Durdu Hasan. Uykusunda olmadık sözler ettiyse yengesinden çok abisinden utanacak. 

"-Olan olmuş zaten. Duymuşsun ya" dedi. 

Pijamasının altlığını az daha çekti yukarı. Gidip yeniden musluklu tenekenin önüne çöktü. Ağzına bir lokma su alıp çalkaladı, tükürdü. Arkasını dönmedi hiç. Öyle çömeldiği yerden: 

"-Yengem de duysun, n'olacak" dedi, isteksiz. 

"-Hadi Kadir, deyiver neyse…" 

"-Ah oğlum, kız adı sayaydın daha iyi olurdu ya…" 

"-Eee, ne saymışım?" 

"-Kaldır, kaldııır!.. İndir, indiiir!.." 

Hep birlikte güldüler. Geniş bir soluk aldı Hasan. Gelip abisinin dizi dibine çöktü: 

"-Başka?" 

"-Ne olsun başka?" 

"-Pek bir sevdin sen bu işi Hasan… Pek bir sevdin… Etmemeydiniz… Askere gideydin daha iyiydi ya, askerden gelmiş gibi yapacağınıza…" 

Sakine, bitirmedi sözünü. Gülmeler durdu. Uzun sustular. Olmadı. Sakine, başka yerden aldı sözü: 

"-İşte, öyle istedin, öyle oldu; ne deyim?…" 

"-Aman be yenge! Der der aynı şeyi dersin. Bitirmişim ortaokulumu sayesinde abimin. Yarın bitirir Sefer de ortaokulunu acık benim sayemde… Derken Kemal, derken Gülten, derken Ayten ve dahi girer sıraya Orhan… Birbirimize dayanacağız demedik mi?" 

"-Yapsaydın askerliğini önden…" 

Kocasının kıpırdandığını, yüreğinin daraldığını bildi; kesin sustu. Yetmedi, koydu parmaklarını dudaklarının üstüne, kitledi onları. Kadir Çiçek, dibe eren sigarayı yere attı, tokyosuyla bastı üstüne. 
"-Kaç metre döşedik bu ay?" 

Hasan okulda derse kaldırılma korkusuna benzer bir korkuyu atlatmış gibiydi. Öğretmenin gözleri bir değip geçmişti kendisine, işte o kadar. Şimdilik. Şimdilik yine iyiydi her şey. 

"-Bugün yüz yetmiş metre geçtik abi… Öyle ya, eğere son monte ettiğimiz kanaletle yüz yetmiş metre geçtik… Yarın beşyüz metre fazlayı doldurursak primimiz üç bin lira tutar, değil mi?" 

"-Doldurursak tutar" dedi, Kadir Çiçek. 

"-Üç bini de pay ettin mi dördümüze…" 

Kafasında hesabını kurdu. 

"-Kadir Usta…" dedi sonra, "Kadir Usta… Yevmiyelerle, iki saat fazlalıkla birlik bu ay sade benim elime ne geçiyor biliyor musun? Tam bin dörtyüz elli lira geçiyor. İlk bu kadar çok olacak, biliyor musun? Şimdiye kadar en çok dokuz yüz elli olmuştu… İlk bin dört yüz elli lira. Para bu be!… Gidip hemen bir buzdolabı alıcam şuraya… Taksitle maksitle… Konduracam avluya… Çekecem bir de elektrik hattı içeri ampule giren hattan buraya.. Artık buz gibi içeriz suyumuzu… Ayranımızı da soğuturuz…" 

Göz kırptı abisine: 

"-Rakını da soğuturuz. Dolabın rakısı benden haa! Her zaman… Çocukların kitabı, kalemi, defteri de benden… Her zaman…" 

Abisi sevinmeye çalıştı ama, gelmedi içinden sevinmek. 

Sakine, Hasan'ın coşkusu çözülmesin diye çözdü parmaklarını dudaklarından, güldü: 

"-amanın şuna bakın!… Büyümüş, adam olmuş da…" 

Olmadı. Oturmadı bir şeyler yine yerine. Bu konu ne zaman açılsa bir söz ye fazla, ya eksik söylenmiş oluyor. 

"-Sağol Hasan… Sağol yine de…" 

"-Bir de Almanyalara gitmeye kalktındı abi. Hepimizi böylece döküm saçım bırakıp buralarda… Şimdi yani, kötü mü oldu?…" 

"-Amma öttün be sümüklü!" dedi Kadir. 

Yüreği hopladı Sakine'nin. Ama baktı ki, karanlıkta güzel parlamakta kocasının gözleri. Güzel, yumuşak. Hasan da baktı. Baktı ki, alay değil abisinin gözlerindeki. Öfke değil. Horlama değil. Sarıldı ona: 

"-Baba Kadir… Kadir Usta… Baba kadir Usta abim benim be…" dedi; kardı karıştırdı bu adları-sıfatları birbirine. 

Yüksek gerilim hattı yukarlardan dolandı, alçaklara indi. Yine döndü, dolandı ve gecenin ortasında kararmış bakır telleriyle gücünün milyarda birinden çok daha, çok daha azını, bir gün Kadir Çiçek'in avlusuna yerleşecek soğutucuya da aktarmak üzere hazır etti; bekledi. 

Yirmi altı beton kanaletle yüklü treyler, akşama doğru yükünden hafiflemiş olarak birkaç metre daha ilerledi. Kanalet hattına çapraz durdu, bekledi. 

Vinç operatörü Kadir Çiçek, boynuna bağladığı turuncu mendili çözdü; vincin üstündeki yerinde kımıldadı; alnının terini havalandırdı; parmaklarını büktü, açtı, levyeyi kavradı ve vinci, yirmi dördüncü kanaleti yerine oturtmak üzere treylerin ilerleyip durduğu yere sürdü; vinç askısını doğrultup bekledi. 

Az önce yirmi üçüncü kanaleti yerine oturtmak üzere, ellerinde katranlı iple eğerlerin başına koşmuş olan iki yan yardımcı, boşalan vinç halatlarının kancalarını çözmüşler, yirmi dördüncü kanaleti vince takmak için yeniden treylerin üstüne çıkmışlardı. Hasan Çiçek, katranlı iplerin eğerlerinden tam yerine konulup konulmadığına bakmış, abisine "tamam" işareti vermiş, yirmi üçüncü kanalet eğerlerindeki yerine oturduktan sonra o da dönmüş; treylere, yirmi dördüncü kanaletin ortasına çıkıp durmuştu. Vinç burnundan sarkan çelik askı halatını yakalayıp bekledi. 

Sağ yardımcı Bilal ile sol yardımcı Osman, yirmi dördüncü kanaletin iki ucundaki yerlerini aldılar, beklediler. Hasan orta halatı öptü. Orta halattan sarkan iki yan askıyı ayırıp birini Osman'a, ötekini Bilal'e attı. Vincin üstünde, gözlerini kendisinden ayırmayan, her hareketini hoşgörmez bir usta dikkatiyle izleyen abisine gülümsedi. Vinç motorunun büyük gürültüsünü bastırarak: 

"-Varan yirmi dört!" diye bağırdı ona. 

Sesini daha çok yükseltti: 

"-Geçtik! Dokuz kilometreyi tam dört yüz doksan metre geçtik şimdi!" 

Kadir Çiçek, yeniden önündeki kola uzandı. Kolu çekti. Çatırtı büyüdü. 

"-Kes hesabı! İşi bitirelim!.." diye haykırdı kardeşine. Çenesinde bir damar seğirdi. Hasan'ın o anda derin bir utanç ve saygıyı yükleniveren bakışlarını görmemek için gözlerini uzak denizle ova arasına kalın bir perde çeken yoğun sis tabakasına çevirdi. 

Güneş iyice alçalmış, şeklini iyice dağıtmıştı. Bir buzlu camın ardından yansıtıyordu kendini. Nerdeyse, haşlanmış, haşlanıp diriliğini itirmiş püskül püskül radika otları gibi, radika otlarının renksiz kökleri gibi buharlar saçarak ve artık her an biraz daha biçimini dağıtarak ovayı tarıyordu. Buharını koyveren ova mı, buzlu bir cam gerisinden yansıyan ışınlar mı, ayırdetmek her an güçleşiyordu. 

Taa uzaklarda, büyük kentin güneye bakan salkım saçak dış mahallesinde bu kereste bıçkısının cızırtılı sesi bütün gün Sakine Çiçek'in dişlerini kamaştırdı. Gürültüye alışkın kulakları, duyarlığını ağzına, dişetlerine aktarmıştı. Küçük bütan gaz ocağını avluya çıkardı. Tüpün düğmesini çevirdi, kibriti çaktı. Hışırtıyı duydu ve ocağın yanmış olduğunu bu güçlü hışırtıdan bildi. Yanmış gazın deliklerden fışkıran parıltısı, alçaldıkça aydınlığı yayvanlaşan ova güneşin parıltısını yine de bastıramıyordu. 

Sakine Çiçek, avluda çok eski bir bisiklete düşe kalka alışmaya çalışan Kemal'e: 

"-Koş anam, Sefer abine söyle, bir paket de Sana alıversin gelirken" dedi. 

Bütan gaz ocağının üstüne bir tencere su kodu. Kemal, annesini duymamış gibi bisikleti yalpalatarak bir kez daha döndü avlunun içinde. Gaz ocağına sürtünerek geçti. Sakine'nin içinde bir şey sıçrayıp indi. Dışarıdan avluya dolan bıçkı sesine arkasını dönüp yeniden seslendi: 

"-Sağır mısın Kemal? Sana söylüyorum!" 

"-Duydum" dedi, Kemal. Bisikletin cantını duvara sürttü. 

Sakine'nin dişleri daha bir derin kamaştı. Dilini dişetlerinin üstünde gezdirdi. Tükrüğünü yuttu. 

"-Duydunsa koşuversene. Gelirler nerdeyse. Hazır edelim yemeklerini …" 

"-Erken daha". 

"-Erken… Sana erken. Bana her şey geç, baksana… Koş hadi!" 

Kemal isteksiz, bisikleti duvara dayadı. Camsız pencere önünde duran plastik sürahiyi ağzına dikti, içti. 

"-Ilık. Kan gibi" dedi. 

"-Buzdolabı alacak Hasan Amcan. Akşam söyledi. Babanla bir olup alırlar…" 

"-Ne zaman?" 

"-Bu ay başında". 

"-Yarından sonra yani?". 

"-Yarından sonra belki. Belki birkaç gün daha sonra… Hesaplarını bir yapsınlar hele… Borç-harç ne kalmış, görsünler de…" 

"-Fruko da koyalım içine anne. Şişe şişe, her çeşidinden koyalım". 

"-Bakalım. Belki. Bir gün koyarız belki". 

"-Keşke yaz başında alsaydık be anne!" 

"-Sana konuşması kolay. Fırla hadi!.. Yağ lazım bana. Koşuver Sefer Abin dönmeden…" 

Orhan, peykenin üstünde bir mısır koçanıyla oynuyordu. Koçanı ağzına, yeni çıkan diş yerlerine sürtüyor, salyasını akıtıyordu. Ayten'le Gülten, musluklu tenekenin başında bez bebeklerinin çamaşırlarını yıkıyorlardı. Kemal, avlu kapısından çıktı. Sakine Çiçek, kızların yanında yanına koştu; çekip aldı onları ordan. 

"-Bütün suyumu harcadınız yine!… Su nerede?…" 

Beton sulama kanallarının içi kuruydu. Çeşmeler çoktan kurumuştu. Eğimli kanallar, yaz başı pamuk tarlalarından artan suyu denize akıttıktan sonra, şimdi bu kanalların içbükey toprak duvarlarında dağınık tebeşir tozunu andıran ince, beyaz, iplik iplik, düzensiz bir çizgi kalmıştı. Çizgiler kendilerini yenileyerek dibe indikçe iç bükey duvarlarda da ince çatlaklar açılmıştı. 

Ovanın pamuğunu ilerde daha uyumlu sulayacak kanalet yapım tasarısı kağıtlar üstünden kalkıp her gün biraz daha genişleyerek, büyüyerek, uzayıp oranlarını çoğaltarak ovayı örtmeye başlamıştı. Bütün yaz ovaya ilaç püskürten küçük uçak pilotları, mat sedef renkli kalın çizgilerin ovayı düzgün parçalara bölerek toprakta yürüdüğünü görmüşlerdi. 

Güneyde iki büyük kenti birleştiren asfalt yol üstündeki kanalet fabrikası her gün biraz daha çok sayıda kanalet üretti. Fabrikanın önündeki yapım şantiyesinde, duvara asılı ova haritasına bir mühendis, her akşam daha çok sayıda renkli topluiğneler batırdı. Topluiğneler arasındaki uzaklığı gözüyle birleştirdi; her santimini iki binle çarptı; şantiye muhasebecisi, bu çarpımdan çıkan metre ve kilometre fazlalarını paraya dönüştürüp yevmiyelere böldü. Şirket mühendisi her akşam, yerleştirilen kanaletlerin en son ucuna gitti; işçilerin kaç eğere kaç kanalet oturttuklarına baktı. Devlet kontrol mühendisi, her ay sonuna doğru gidip, yerlerine oturtulan kanaletlere ayağının üçüyle vurdu ve dönüp masasının başına, şirketin devlet alacağını hesabetti. Akşamları şirket mühendisleri devlet mühendislerini içkili, serin lokantalarda ağırladılar. Ağırlamadıkları zaman, devletin şirkete sundu

Paylaş
Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

Bu Yazıya Toplam 0 Yorum Yapılmış

İsminiz

E-Posta Adresiniz

Şehir

Önceki yazıyı okuyun:
Müslümana Haram Çeşmesi

Bursa ' da vakti zamanında bir müslüman çeşme yaptırmış eski adı yahudilik yol ağzı, bugün ki adı Arap Şükrü muhitinde,başına...

Kapat